Kadir İncesu, 1969 İstanbul doğumlu. Lise yıllarında Ali Sami Yen Stadı’nın kale arkası tribünlerinden, Galatasaray maçlarında fotoğraf çekerek başladığı mesleğine edebiyatçıların portrelerini çekerek devam etti. Üniversite eğitimini işletme alanında tamamladı. Bir dönem Rıfat Ilgaz’ın Çınar Yayınevi’nde çalıştı. Söyleşi ve yazıları Evrensel, Cumhuriyet, Birgün gibi ulusal gazetelerin kültür sanat sayfaları ile kitap eklerinde; ayrıca Varlık, Kurşun Kalem, Yaşam Sanat, Kıyı gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Yazıları ve fotoğraflarıyla armağan kitaplarda, derleme ve seçkilerde yer aldı. Aynı zamanda Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan İncesu, “Bir Kilo Peynir ile Bir Kitap Arasında Kalmak” başlıklı yazısıyla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2022 Gazetecilik Başarı Ödülleri Kültür Sanat Haber Ödülü’ne değer görüldü.

Usar Yayıncılık tarafından Ekim 2019’da okurla buluşturulan “Dile Gelen Kalem” adlı kitabı onun ilk eseridir. Bazısı daha önce çeşitli mecralarda yayımlanmış, Pakize Türkoğlu, Güngör Gençay, Nihat Ziyalan, Ülkü Tamer, Metin Demirtaş, Ayla Kutlu, Afşar Timuçin, Refik Durbaş, Necati Tosuner, Feyza Hepçilingirler, Öner Yağcı ve Osman Bozkurt’un yer aldığı on iki edebiyatçımızla yapılan söyleşileri içermektedir. Gazeteci-foto muhabiri arkadaşım sevgili Kadir İncesu ile “Dile Gelen Kalem” üzerinden meslek hayatını konuştuk.

Esme Aras

Sizi yakından tanıyarak başlayalım… Öğrenciliğinizde hem çalışıp hem okuyarak, devam zorunluluğu olmayan bir bölümde eğitiminizi tamamladınız. Başta fotoğrafçılık ve edebiyat olmak üzere gönül verdiğiniz bu iki alandaki uğraşılar, hayatınızda ne zaman önemli bir yer kaplamaya başladı?

Çocukluğumda en büyük tutkum futboldu. Okul ve dersler dışında zamanımın tamamını futbola ayırırdım. Saatlerce sürerdi maçlarımız. O heyecanın, coşkunun, mutluluğun tarifi yok. İlkokul beşinci sınıftayken… Matematik çalışmak bir kâbustu benim için. Pazar akşamı sokağımızdaki tek boş arsada futbol oynarken, bir yandan da ertesi günkü geometri sınavını düşünürdüm. Düşünürdüm düşünmesine de, tercihimi futboldan yana kullanırdım. Biraz da öğrenilmiş çaresizlik vardı galiba. Matematik uzun yıllar kâbusum oldu. Ancak bir arkadaşımın yardımıyla düzelttim matematikle aramı. Lise yıllarında, dersimizin olmadığı bir gün Galatasaray’ın antrenmanına gittik. Taraftarlar ellerindeki makineleriyle futbolcularla fotoğraf çektiriyordu. Sonraki gidişimizde, bir arkadaşımızdan aldığımız bir fotoğraf makinesi de vardı yanımızda… Futbolcularla olan fotoğraflar güzeldi, ancak antrenmandan çektiğim fotoğraflar hiç memnun etmedi beni. Sonra Ali Sami Yen’de Galatasaray’ımın maçlarına gitmeye başladım. Bu kez başka bir arkadaşımdan Zenith marka bir fotoğraf makinesi aldım. Onunla kale arkası tribünlerinden gol fotoğrafları çekmeye heveslendim. Kendimi bayağı geliştirdim. Ben de Bağlarbaşı Spor Kulübünde lisanslı olarak futbol oynuyordum. Bir süre sonra sağlık nedenleriyle futbolu bırakmak zorunda kaldım. Bu süreçte kendimi okumaya verdim. Günde 300-400 sayfa kitap okuyordum. Sonrasında İstanbul Kitap Fuarını keşfettim. Bu kez fotoğraf tutkum edebiyata yöneldi.

Dile Gelen Kalem Ekim 2019’da okurla buluşan ve edebiyatçılarla yaptığınız röportajları içeren bir seçki. On iki yazarın katılımıyla 160 sayfaya karşılık geliyor. Bazı isimlerle uzun uzun sohbet etmiş, daha çok şairlere soru yöneltmişsiniz. Sizi bu kitabı hazırlamaya iten nedenleri, yola çıkış amacınızı, bir de edebiyat türleri arasında şiirle özel bir bağınız olup olmadığını sormak istiyorum?

2004 yılında Çınar Yayınları kurucusu Aydın Ilgaz ile birlikte çalışmaya başladık. Cağaloğlu’nda bulunan yayınevine de gelen giden çok edebiyatçı oluyordu.O döneme kadar kültür sanat haberleri yapıyordum. Bir gün Varlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni ve Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı Enver Ercan, söyleşi yapmamı önerdi. Biraz çekimser kalınca da ısrar etti. Hatta “Ahmet Oktay’ın Everest Yayınlarından iki kitabı çıktı. O kitaplar üzerine bir söyleşi yap!” dedi. Çok düşündüm. Söyleşiyi yaptım. Olduğu gibi yayınladı Varlık Dergisi’nde. Bir sözcük bile çıkarmadı. Sonrasında yolladığım her söyleşi yer buldu Varlık sayfalarında… Söyleşi yapacağım her ismi ben belirledim. Kitaplarını okuduğum yazarlara öncelikle merak ettiğim soruları sordum. Özellikle de çocuklukları üzerinde durdum. Yüzlerce söyleşi oldu. Çok sevdiğim şair ağabeyim Osman Bozkurt’un çabasıyla yayınlandı Dile Gelen Kalem. Kitabın adı da Osman Bozkurt’tan. Kitaplaştırma düşüncem yoktu ancak şöyle de bir gerçek var; her söyleşi yazarla ilgili pek çok bilinmeyen bilgiyi de içerir. İleride yapılacak çalışmalara da kaynaklık eder. Bir diğer gerçek de yayıncıların bu tür dosyalara sıcak bakmaması… Bana kalsaydı Dile Gelen Kalem olmazdı. Şiiri severim ancak bir okur olarak. Ortaokul döneminde birkaç şiir yazma denemem olmuştu. Orada kaldı. İyi ki…

Kadir İncesu

Edebi söyleşilerin dergi veya gazetelerde yayımlandıktan sonra kitaplaştırılmasını, bir başvuru kaynağına dönüşmesini çok önemsiyorum. Sizin kitabınızda yer alan metinler de öyle, daha önce başka mecralarda basılı olarak yayımlanmış. Röportaj bence zamansızdır ama kitaba aldığınız röportajlar hangi zaman dilimini yansıtıyor; ayrıca bir döneme tanıklık eden isimlere nasıl karar verdiğinizden, kısacası kitabın hazırlık aşamasından söz eder misiniz?

Kapağını ressam ağabeyim İrfan Ertel’in yaptığı Dile Gelen Kalem’de Pakize Türkoğlu, Güngör Gençay, Nihat Ziyalan, Ülkü Tamer, Metin Demirtaş, Ayla Kutlu, Afşar Timuçin, Refik Durbaş, Necati Tosuner, Feyza Hepçilingirler, Öner Yağcı ve Osman Bozkurt ile yapılan söyleşiler yer alıyor. Bu kitap özelinde seçim yapmak çok zor oldu. Hepsi birbirinden değerli, yazdıklarıyla bir şekilde beni etkileyen isimler. Bazı söyleşiler çok uzun, bazıları da kısa. Böyle bir durumda insanın aklı hep kitaba almadığı söyleşilerde kalıyor.

Yayıncılık dünyasında kurgu kadar kurgu dışı kitapların ve özellikle röportajın yeri ve önemine baktığımızda, tarihe, o güne not düşmek, kayıt altına almak gibi bir işlevi olduğunu görüyoruz. Bu noktada Usar Yayıncılık ile yolunuz nasıl kesişti? Çünkü bir kitabı yazmak kadar onu yayımlatma süreci, yayıncıları yazdığınız esere ikna etme çabası ve basılmasını sağlama uğraşı zorludur. Az okunan bir tür olan röportaj dosyasının kabul edilmesi konusunda siz nasıl bir yol izlediniz, bu sürede herhangi bir sıkıntı yaşadınız mı?

Açıkçası benim söyleşilerimin kitaplaşması gibi bir düşüncem de olmadı, isteğim de. Bir gazetede, dergide yayınladı işte, okuyan da okudu. Uzun yıllar Çınar Yayınları’nda çalışan birisi olarak yayıncılığın zorluklarını biliyorum. Yayınlanacak kitabın seçimi, dağıtımı, reklam çalışmaları. Bütün bu emeklerin yayınevine dönüşü zor ve zahmetli bir süreç… Kendime sorduğum soru, “Böyle bir dosya bana gelse yayınlar mıyım?” oldu hep. Doğruya doğru. Yayıncı, yayınladığı kitabın masrafını çıkarmasını ve kâra geçmek ister. O zaman…

Ruşen Eşref Ünaydın’ın Diyorlar Ki adlı eseriyle başlayan edebiyatımızda röportaj türünün, günümüz temsilcilerinden birisi olduğunuzu düşünüyor musunuz? Edebi üslup bakımından röportaj tarzınız kime daha yakın? Sait Faik, Yaşar Kemal, Fikret Otyam ya da?

Sait Faik, Yaşar Kemal, Fikret Otyam büyük ustalar. Çok okuyorum. İster istemez seçiciyim bu konuda. Okuduğum her kitaptan besleniyorum. Ancak hiçbir zaman da farklı olmak için çalışmıyorum. Okuduğum metin bana ne duyumsatıyorsa… Etkileşim benim için önemli.

İki yıl önce röportaj kitabım Yaz’Ankara hakkında benimle konuştuğunuz zaman sorduğunuz bir soruyu, bugün izninizle ben size yöneltmek isterim. Kitabın kapağında türü her ne kadar söyleşi olarak belirtilmiş ama siz söyleşiyi mi röportajı mı kullanmayı tercih ediyorsunuz? İkisi arasında sizce nasıl bir fark var?

Dikkat ettiysen yanıtlarımda hep söyleşi diyorum. Sorularımı soruyorum, yanıtlarımı alıyorum. Bazen yazılı bazen de sözlü olarak… Günümüzün şartları gereği biraz hızlı olmak gerekiyor. Röportaj bambaşka… Röportaja o günkü havanın durumu da girer, röportajın yapıldığı ortam da, kişinin ruh hali de, soruyu duyduğundaki jest ve mimikleri de, ses tonu da, beden dili de… Zaman zaman röportaj da öne çıkıyor.

Soru tarzınıza baktığımda söyleştiğiniz kişileri önceden tanıdığınızı, onlar hakkında bilgi sahibi olduğunuzu görüyorum. Sanki eski defterlerin sayfalarını birlikte yeniden çevirmişsiniz, hem hayat hikâyelerini hem de yazın yolculuklarını konuşmuşsunuz. Bir edebiyatçıyla görüşmeye giderken nasıl hazırlanıyorsunuz, akışta neyi soracağınıza ya da nerede duracağınıza nasıl karar veriyorsunuz?

“Eski defterlerin sayfalarını birlikte yeniden çevirmek” ne güzel bir tanımlama… Eskiden misafirlere aile albümleri gösterilirdi. Bence aynı. Yalnızca bu tanımlama için bile bu söyleşiyi yapmaya değermiş. Öncelikle edinebildiğim bütün kitaplarını okuyorum. Haklarında dünden bugüne yazılan ne varsa… Merak ettiğim konular… Verdiği yanıtlara göre sorduğum hesapta olmayan sorular da oluyor. Evdeki hesap hiçbir zaman çarşıya uymuyor bire bir yaptığım söyleşilerde… Mehmet Başaran ile söyleşiye gittiğimde elimde yaklaşık 100 soru vardı. Yaklaşık beş gün üçer saat konuştuk. İlk sorumun yanıtı yarım saat sürdü. Tek yanıtla beş sorumu yanıtlamıştı. Konuya hâkim olduğum için sorun olmadı. Konuğum, konuşmak istiyorsa zaman açısından sorun yok. Konuşması çok daha önemli… Bir şekilde yayınlanacak yer bulunuyor.

Peki sizin için röportaj “unutturmamak” mıdır? Bunu şunun için soruyorum; özellikle Ayla Kutlu ile yaptığınız söyleşide sevgili yazarımız Hatay ile olan bağından, onun duygu dünyasına bire bir etki etmiş olan kentin ve mekânlarının yazarlığına katkısından söz ediyor. Ne acı ki geçtiğimiz şubatta yaşanan depremle Hatay’ın silueti geri dönüşsüz biçimde değişti; kent ve edebiyat düzleminde değerlendirecek olursak bir yazarın gözünden kayıt altına alınan hafıza mekânlarının, bugün sizin röportajlarınızda yaşaması hakkında neler söylemek istersiniz?

“Unutturmamak” önemli bir tespit. Anlatılanların anlatan için değerini tartışamayız. Okurdaki değeri de önemli. Aslolan, söylenmiş olması. Yayınlandıktan sonra da edebiyat tarihine geçer. Röportaj da fotoğraf da benim için aynı anlamda. Yaptığın tespit çok doğru, çok teşekkür ederim. Bazen insan konuşamıyor. Zor. Çok zor.

Dersinize çalışır ve soru sorma amacıyla bir edebiyat eserini değerlendirirken, devreye kaçınılmaz olarak anlam arayışı, yani sizin yorumunuz giriyor. Bir başka deyişle yazarın metne gizlediği anlamın peşine bir okur olarak düşmeniz gerekiyor. Bu noktada edebiyat röportajları yapmanın nasıl bir zorluğu ya da kolaylığı var?

Güzel bir soru… Yazar bir anlamın peşinde koşuyor, okur da. Haliyle röportajı yapan da… Bazen aynı noktada buluşabilirler. Aynı düşüncede buluşmamaları daha iyi bence. Yaptın güzelliğini, anlamın farklı düşünceler belirleyecektir. Herkes aynı düşüncede buluştuktan sonra… Yazarın görüşlerime katıldığı da oluyor, katılmadığı da. “O açıdan düşünmemiştim,” dediği de… Ortaokul ve lisede edebiyat derslerinde şiir yorumlaması yapardık. Herkes aynı düşüncede buluşmak zorundaydı neredeyse. Merak ettiğim ne varsa peşine düşüyorum. Söyleyen kadar söyleten de önemlidir. Mümkün olduğunca da sorularımın kısa olmasına çalışıyorum.

Adnan Özyalçıner, Kadir İncesu

Yazarlara çocukluk dönemlerine ait sorular sorarak röportaja başlıyorsunuz. “Çocukluğu yazarın hazine sandığıdır” sözü yanılmıyorsam Murathan Mungan’a ait. Pek çok yazar için çocukluk dönemi önemli, yazarlık serüvenine katkı sağlıyor. Yazabilmek için ihtiyaç duyulan imgelerin çoğunun, çocuklukta hafızamızda yer ettiğini düşünürsek; okurlar ya da araştırmacılar açısından yazarların yaşamöyküleri ile yazdıkları arasında bir ilinti kurulabilmesi amacıyla mı röportaja bu şekilde başlamayı tercih ediyorsunuz?

Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner’in birlikte hazırladıkları, toplumcu gerçekçi yazarların öykülerinin yer aldığı dört kitaplık Emek Öyküleri seçkisi beni derinden etkilemişti. Kitapta öyküleri bulunan yazarların bulabildiğim bütün kitaplarını almaya başladım. Kısa zamanda iyi de bir kitaplığım oldu. Sonrasında yazarların çocukluklarını da merak ettim. Rıfat Ilgaz’ın çocukluğunu, yazdığı bütün kitapları okuduktan sonra öğrendim. Özellikle Sarıyazma adlı romanında, bazı öykülerinde, denemelerinde ve çokça şiirlerinde… Adnan Özyalçıner’i “Grev Bildirisi” ve “Dokumacının Ölümü” adlı öyküleriyle sevdim. Tanıştık sonra. Yazdığı ne varsa okudum. Hayatının gizlerini öykülerinde keşfettim bir okur olarak. Sonrasında çok iyi iki dost olduk. Sohbetlerimiz sonrasında yazdıkları ile bağını daha iyi kavradım. Bana “Ailemizin fotoğrafçısı” diyen Adnan Özyalçıner ile yaptığımız uzun söyleşiler benim için ufuk açıcıydı. İlk kez Ülkü Tamer’in bir yazısında rastladığım Jorge Amado’nun bir sözünü de çok sevmiştim: “Çocukluğum anayurdumdur!” Söyleşi yaptığım her yazar ve şair de özellikle çocuklukları üzerine sorduğum her soruyu içtenlikle yanıtladı. “…okurlar ya da araştırmacılar açısından yazarların yaşamöyküleri ile yazdıkları arasında bir ilinti kurulabilmesi amacıyla mı röportaja bu şekilde başlamayı tercih ediyorsun?” soruna kısaca evet diyeyim. Ancak bu söyleşiyi okuyanlara da Adnan Binyazar’ın Masalını Yitiren Dev adlı romanını önereyim.

Bir de foto muhabirliği yönünüz var, fotoğrafçılık sizin için bir tutku. İstanbul’daki ve komşu illerdeki pek çok etkinlikte, edebiyat günlerinde, kitap fuarlarında sizi elinizde fotoğraf makinesiyle görmek mümkün. Edebiyatçıların ve kültür insanlarının portrelerinden oluşan kıymetli bir arşiviniz olduğunu düşünüyorum. Bir gün, bu temada bir sergi açmayı düşünür müsünüz, böyle bir niyetiniz var mı?

Fotoğrafçılık tutku ötesi… İstanbul’un trafiğini anlatmaya bilmem gerek var mı? Ne kadar yakın bir yere giderseniz gidin yaklaşık üç saatiniz yolda geçer. Yolda geçen üç saat de kişiyi çok yorar. Yaşanan stres ve gerilim de cabası… Kültür sanat etkinlikleri ve fotoğraf çekecek olmam bütün bunlara katlanmaya değer. Kendim için başladım fotoğraf çekmeye. Güzel anılar için. Zamanla tanıştığım kişilerin de etkisiyle çok sonraları yön değiştirdi. Özellikle Türkiye Yazarlar Sendikası Kadıköy Temsilcisi Mehrizat’ın etkisi çoktur. Kadıköy’de, Caddebostan Kültür Merkezi’nin tek katlı, büyük bir bahçe içerisinde olduğu günlerde düzenlediği etkinliklerde edebiyatımızın çok değerli isimleriyle tanışma olanağı buldum. Çektiğim fotoğrafları çoğaltıp veriyordum yazarlarımıza. Onlar da kitaplarını imzalayıp armağan ediyordu. Arşivimde bulunan fotoğrafları yalnızca katıldığım etkinliklerde “anlık” olarak çektim. Özel bir planlama olmadı. O an mevcut şartlar dâhilinde. Hâlâ da öyle. Neredeyse hiç özel olarak bir çekim yapmadım. Öyle bir imkân da yok zaten… Stüdyom da yok. Özel ekipmanlarım da… Değerli yazar ve gazeteci arkadaşım Mazlum Vesek bir gün Adana’da koordinatörlüğünü yaptığı edebiyat günlerinde fotoğraflarımdan oluşan bir sergi açmak istediklerini söylemişti. O, serginin olması için ben de olmaması için diretmiştik uzun zaman. Demişti ki, “Senin fotoğrafların anlık. Ortamı da gösteriyor. Kişiyi de. Özel bir hazırlık olmaması fotoğrafı daha da değerli yapıyor. Her şey daha gerçek.” Sağ olsun, doğru tespitler yapmıştı. O sergi olmadı maalesef. Bundan sonra olur mu? Kim bilir?

Son olarak; 28 Ekim-5 Kasım 2023 tarihleri arasında Tüyap İstanbul Kitap Fuarı kapılarını 40. kez açtı. Siz de hem bir okur olarak hem de mesleğiniz gereği yine fuardaki yerinizi aldınız. Yayıncılar, katılımcılar ve okurlar açısından izlenimlerinizi, değerlendirmenizi istersem, bize neler söyleyebilirsiniz?

İstanbul Kitap Fuarı benim için çok önemli… Kitap fuarını Tepebaşı’nda yapıldığı günlerinden itibaren takip ederim. Alan küçüktü ancak inanılmaz etkileyici bir havası vardı. Çok kalabalık olurdu. Bazen içeri girmek için birilerinin dışarı çıkması beklenirdi. Yıllık izinlerimi kitap fuarına göre planladığım da oldu. Dokuz gün boyunca kitap fuarında olmanın keyfi bambaşkaydı. Fuar Beylikdüzü’ne taşınınca işler biraz değişti. Yol çok uzak, gidiş dönüş yaklaşık dört saat. Yolun yoruculuğu da cabası. İster istemez fuarı ziyaret günlerim azaldı. Kitap fuarı, artık çoğu arkadaşım olan edebiyatçılarla bir araya gelmek için bir fırsat. Ve de fotoğraf çekmek için… Stantları gezip yeni kitapları da inceliyorum, fotoğraf da çekiyorum, uzun uzun sohbet de ediyoruz. Ancak zaman acımasız. Yaşadığımız kayıplar can yakıyor. Fuar ıssızlaşıyor. Gözleriniz tanıdığınız yüzleri arıyor. Hüzünleniyorsunuz. Güngör Gençay, Şükran Kurdakul, Burhan Günel, Kemal Özer, Mehmet Başaran, Nevzad Odyakmaz, Yılmaz Elmas, Sennur Sezer, Muzaffer İzgü, Yaba Yayınlarının sahibi Aydın Doğan, Tarık Dursun K., Kirkor Yeteroğlu, Mıgırdic Margosyan, Enver Ercan, Agâh Özgüç, Müşür Kaya Canpolat, Mustafa Aslan, Deniz Kavukçuoğlu, Yılmaz Gruda, Hıfzı Topuz her an bir standın köşesinden gülümseyerek çıkacak gibi… Çınar Yayınları’nda sekiz yıl birlikte çalıştığımız, fuarda her gördüğünde “Ooooo Kadir Bey, hoş geldiniz! Ulan sen de bizim fotoğraflarımızı çekerek meşhur oldun!” diyen Aydın Ilgaz da yok artık.

Fuar yazarların ve okurların buluşma yeri. Yayıncıların beklentisinin ekonomik olması çok doğal. Fuar masrafları, kitap maliyetleri, çalışanların maaşlarını karşılamak tek kaygıları. Depodaki kitaplarını nakde çevirip, onu da masraflara vermek pek de akıl kârı değil artık. Sonrasında “Satılan kitapları yerine nasıl koyacağız,” düşüncesi baş ağrıtıyor. Yayıncılar dertli. Bazı yayınevlerinin fuar maliyetleri nedeniyle fuara katılamadığını biliyorum. İnce eleyip sık dokumaları gerekiyor artık. Kâğıt fiyatları almış başını gidiyor. Bir yayıncı, “Fuara katılmadığım için kârlıyım” diyecek durumdaysa, varın gerisini siz düşünün.

Okur, kitap fiyatlarının yüksekliğinden dertli. Buna ulaşım maliyetlerini de eklememiz gerekiyor. Başka… Fuar alanında bir şeyler yemek isterseniz… Bence bir simit veya sandviç olsun çantanızda… Artık alamayacağım şeylerle ilgilenmiyorum. Alacak gücüm olsa da o parayla başka ne yapabileceğimi düşünüyorum. Kendim için söyleyeyim kitap biraz bahane, dostları, arkadaşları görmek, özlem gidermek asıl olan…