Her yeni güne uyandığımızda, gözlerimizi odamızın tavanına dikeriz ve… Dünya Sakin Bir Yermiş Gibi gelmez mi size de? Sonra perdeleri açarız; güneşle, göğü saran bulutlarla, adaları örten sisle, damların üzerinde pike yapan martılarla buluşuruz. Pencereyi açarız; odaya dolan havanın kokusunu içimize çeker, soğuğun ardından şehri saracak beyaz örtünün beklentisiyle “havada kar kokusu var” ya da baharda açan çiçeklerin yoğun kokularına istinaden “bahçedeki mor salkım onuncu kata uzatmış dallarını” deriz. Sonra çılgın taksicinin sabırsız kornası deler kulak zarımızı. Karşı apartmandan çıkan, omuzları düşük, yorgun yüzlü yaşlı adamı görürüz. Yaşını tahmin etmeye çalışırız. Biz de onun yaşına gelince, emekli maaşının kifayetsizliğini örtbas etmek için çalışacak mıyız diye sorgularken buluruz kendimizi. Asıl kötüsü insanların arasına karışınca çarpar yüzümüze, sert esen poyraz gibi. Bir kadının pudrayla silikleştirmeye çalıştığı morluğun üzerine saçlarını attırdığı çarpar gözümüze. Yüreğimiz sıkışır. Babasının elinden tutan bir çocuk sürüklenircesine arkasından yürür, gözlerinde hiddet ve akmaya hazır gözyaşlarıyla. Yaya yolunda yeşil ışığın yanmasını bekler bir genç kız. Yanaklarından akan yaşları kurular boşta kalan eliyle. Telefon tutan diğer elinin eklemleri bembeyazdır. Hattın ucundakini küçük bir suda boğmak isteriz. Kuaförden bir kadın çıkar. Tanırız kadını, köşedeki mağazada çalışan uzun kızıl saçlı kadındır. Kısacık kesilmiş, maviye boyanmış saçlarına kitleniriz. Nedir bu radikal kararın sebebi?

Daha nice örnek sayabiliriz. Hatta benim örneklerimi bir kenara bırakın ve Alkım Doğan’ın Ayrıkotu tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı Dünya Sakin Bir Yermiş Gibi’de toplanan öykülerini okuyun.
Kitaptaki on iki öyküden “Kestim Kara Saçlarımı Gülten Abla” 2021 yılında Konak Belediyesi’nin açtığı öykü yarışmasında üçüncülük ödülüne, “Yaşasın Bugün Cuma” Yazı-Yorum Edebiyat Dergisi ve Yeni İnsan Yayınevi’nin 2022’de düzenlediği Tomris Uyar Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne lâyık bulunur.
Kısa, akıcı cümlelerin dünya sakin bir yermiş gibi yalın algısını yaratmasıyla, cümlelerin ardında gizlenmiş yoğunluğu ise o sakinliğin içinde duyguları alt üst edecek, sadece dikkatli gözlerin görebileceği ve dinleyen kulakların duyabileceği yakıcı gerçekliklerle özdeşleştirebiliriz. Hanım hanımcık öykülerden, kurgu gereği mizaha ya da argo bir dile geçişi, okurun gözünde karakterleri netleştiriyor.
Kitabın adını iki öyküsünde gizlemiş Alkım Doğan: Filizler ve beni çok etkileyen öykülerden biri olan Marlonsuz Brandosuz.
“Bir yazar olsa buna ne derdi acaba? Önümdeki ahşap çitlerin gerisinde, suda usul usul ilerleyen iki kuğuya takılıyor gözüm. Aralarındaki mesafeyi koruyarak suyu incitmekten korkarcasına sessiz bir uyumla süzülüyorlar. Bizim bilmediğimiz bir sessizliğin içindeymiş gibi… Dünya sakin bir yermiş gibi…” (Filizler, s.20)
Anlatıcı genç kadın uzun zamandır görüşmediği babasıyla yıllar sonra bir araya gelir. Unutamadığı acı hatıraları hâlâ boğazını tırmalarken, babası geçmişe dair zihninde kalan tek bir anıya odaklanır: “Hâlâ Marlon Brando’ya benziyor muyum?” (Marlonsuz Brandosuz, s.32)
Kapak fotoğrafı da yine bu öyküden çıkar; “Kaldırım ortasındaki o ahşap sandalyede dizlerimi büküp oturdum, itirazsız. Güneşli kırların, uzun bir rüyanın ortasında oturur gibi… Dünya sakin bir yermiş gibi…” (Marlonsuz Brandosuz, s.32)
ODTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nden mezun olduktan sonra beş yıl süreyle meslek pratiğini Toronto’da yapan Alkım Doğan’ın, bir mimarın çoklu bakış açısının ve çözümsel yaklaşım kabiliyetinin öykülerine yansıdığını düşünüyorum. Nitekim bir röportajında, kitaptaki öykülerinin bazılarının uzun zaman önce yazıldığını ve fakat yıllar içinde mutlaka daha iyisini yazmak için üzerinde çalıştığını okudum.
Araştırmalarıma devam ederken de yıllar önce bir dijital dergide yayımlanan Suzan ve Elleri öyküsüne rastladım. Bugün kitapta yer aldığı halinden daha farklıydı kurgusu. Eli sürekli evi üzerinde olan bir mimar titizliğiyle öykü üzerinde çalışmış. Öykü olgunlaşmış, vapurda unuttuğu şapkasını uzatan ve kalbine aldığı Ferit’in sözleriyle Suzan’ın yüreğine oturan taş, hikâyeye eklenen Sertan’ın şiiriyle öykü sonunda yerini ümide bırakmış.
“Yatağa uzandı. Telefonu göğsüne koydu. Arasa ne mutlu olacaktı. ‘Görüşmeyelim’ demişti. Şapkasını uzatırken çıkan sesle bu ses farklıydı. Suzan bu sesin içine bir şey koyamıyordu, bir taş gibi sertti, kımıldamıyordu yerinden. Elleri bir haftadır o taşı kımıldatmaya çalışıyordu.” (s.68)
Öykülerin oyunlu bir yanı da var. Alkım Doğan biz okurlardan gizli bir imgeyi bulup çıkarmamızı istiyor adeta. Bazı öykülerin içindeki bir imge, takip eden öyküde de yazarın altını çizdiği bir imge oluyor. Bir çocuk ve hayâl kırıklığına savrulan bir yetişkin için Cuma gününün farklı anlamı, peş peşe okuduğumuz “Yaşasın Bugün Cuma” ve “Filizler” öykülerinde karşımıza çıkıyor.
“Bir Uzun Üşümek” öyküsünün anlatıcı karakteribol, sarı yağmurluğu ve eline aldığı papatyalarla yağmurda ıslanarak yürürken çalıştığı şirketin CEO’su olan arkadaşı Servet’in evindeki yemekte üşüdüğü gibi üşümediğini fark ediyor. Aynı karakter, bir sonraki öykü olan “Suzan ve Elleri”nde, Suzan’ın hasetle, elindeki papatyaları sevgilisine götürdüğünü hayal ettiği yan karaktere dönüşüyor. İki öyküde de Theodoros Angelopoulos’un her sahnesi duygu yüklü filmlerindeki sembolik nesnelere gitti aklım. Sarı yağmurluklarıyla arka planda yürüyen adamlar kadar aşina geldi.
Gördüğüm kadarıyla Alkım Doğan, fırsatını bulursa hecelerin kıvraklığıyla kelime türetmeyi de seviyor:
“Ulan en azından bir sevgilim olsaydı. Yok ki anasını atayım. Hödük hödük tipler birilerini nasıl buluyor? Ya nasıl evleniyor? Evli yazdım evil diye düzeltti gugıl. Şu Servet nasıl buldu hanımını? Tamam yani ben de çok yakışıklı sayılmam ama Servet… Ne bileyim… Saçı yok bir kere. Adam kel! Ulan CEO’ların hepsi kel! Sen de, el insaf yani daha ne olsun. Gözümün önüne Tekin ailesi geldi. CEOervet, hanımı, çocukları.”
Sevgilisi olmadığına içlenen sarı yağmurluklu, papatyalı karakter bir sonraki öyküde, Suzan’ın zihninde sevgilisi olan bir adama evriliyor. Karaktere bir umut atfederek, insanoğlunun en çabuk kaybettiği ama ucundan bir yerden tutunduğunda da hayatını baştan sona değiştirebilecek bir güce işaret ediyor: ümide.
Ve saçlar. Pek çok öyküsünde saçları sembol olarak kullanıyor Alkım Doğan. Saçlar, varlığı ve yokluğu ile kişinin yüzüne anlam yükler. Ve yine varlığı ve yokluğuyla, hangi şekilde var olduğuyla ilgili de duygusal devinimler katar. Gülten Akın boşuna yazmamıştır Kestim Kara Saçlarımı şiirini. Kadının omuzuna oturtulan sorumluluklar, kurallar, geleneksel baskılar saç tellerinden başlar yük olmaya. Başa ve oradan omuzlara sarkar. Gözü dönmüş bir eril gücü harekete geçirir dalgalı saçlar, cehalet tutuverir saç diplerinden, kafasının derisi ağırlaşır. Suçtur kadının saçları, ihtirastır, büyüdür. O yüzden örtülsün, görünmesin istenir. Kestim Kara Saçlarımı Gülten Abla öyküsü ile kara saçlarını kesip yüklerinden hafifleyen kadınları temsil eden Gülten Akın’a da el uzatıyor yazar.
Son söz Ayrıkotu’na…
Künyenin olduğu ilk sayfada yer alan aşağıdaki hatırlatmayı, okunmak üzere verdiğim ve fakat geri gelmeyen kitaplarım sebebiyle çok sevdim. Fikrinizle bin yaşayın!
Bu kitap……. aittir.
Değeri, almak için ödediği bedelden daha fazladır. İzinsiz almayın, okuyunca geri verin ki başkaları da okuyabilsin. Armağan edilirse teşekkür edin ve siz de başkasına armağan edin.
Peyman Ünalsın Gökhan
