20.Aralık.23

Önceleri, yazmaz bir okurken yazarların mütevazı olabileceğine inanırdım. Çok şükür artık o gafil zamanlarımız geçti. Çok şey gördük, yaşadık. Mütevazı yazar ifadesi bir oksimorondan başka bir şey değil.

Borges’in şu sözü kulağımda küpedir: “Yazma işine girişip de bir başkasına dönüşmeyen, en azından kendi özellikleri ve gerçekliklerini abartmayan bir insan belki de yoktur.”

Ben el artırıyorum ve Borges’in sözlerinden “belki de”yi siliyorum.

22.Aralık.23

Paralel bir âlemde, muhayyel bir vakitte, yevmi “Havadis-i Post Hakîkat” gazetesinin Perşembe günleri gazete ile birlikte verilen “Kitap İlavesi”nde Mütercim Şeref Efendi imzası ile neşredilen, Nahid Sırrı Örik’in “Sultan Hamid Düşerken” romanı ile alakalı şedit tenkitler ihtiva eden yazıyı sunuyoruz:

Abdülhamit düştü, bize bi’şey olmasın!

Romanı kendimce tahkik etmeğe başlamadan evvel, müellifin hususi hayatına dair nahoş tefsirleri tenkit etmekle başlamama müsaade ediniz.

Birkaç sene evvel, genç ediplerimizden Melih Cevdet’in [Anday] günlüğünü kıraat ederken, bendenizi hayretlere gark eden bir hususa rast gelmiş idim. 30 Eylül 1977 tarihinde günlüğüne şunları döktürmüştü Melih Cevdet Bey:

“Hemingway’in Paris Bir Şenliktir adlı kitabını okumuştum, unutmuşum, yeniden aldım elime ve zevkle okudum bir daha. Özellikle bu kez bir tartışma üzerinde durdum. Hemingway’in sevgilisi Gertrude Stein’la eşcinsellik üzerinde konuşurken takındığı tavır çok hoşuma gitti; Gertrude Stein’ın eşcinselliği savunmasını, güçlü, sağlam bir ruhla reddediyordu. Oysa eşcinselliği savunanlar, karşısındakileri gayri medeni bir durumda bırakmak istemektedirler. Bu bir kurnazlıktan başka bir şey değildir, ama muvaffak da olmuştur. Çoğu zaman bu konuyla ilişkili konuşmalarda ilgisiz kalışımız, belki de bu yüzdendir. Nitekim ben de bu gibi durumlarda, “Bana ne! Beni ilgilendirmez” demekle yetiniyorum. Oysa hayatım Hemingway’in söyledikleri gibi. İçimden anlayış gösteremem, isterlerse saflık olsun, ben böyle bir ilişkinin var olduğuna uzun zaman inanamamışımdır. Hâlâ uydurma sanıyorum. O meslekten olanları tanıdıkça şaşıyorum. İlk karşılaştığımız ise Nahid Sırrı [Örik] olmuştu. Ama şaşkınlığımı belli etmemeyi başardım. Eşcinsellik hastalığına müptela olanlar, bu işin çok yaygın olduğunun sanılmasını isterler; oysa ben öğretim dönemimde hiç böyle birini görmedim, yoktu böyle bir kimse okullarımızda, sınıflarımızda. Sonradan düşünüp hatıralarımı canlandırdıkça, şüphelenecek şeyler bulur gibi olduydum. Ama şüphem de çok şüphelidir. Şefkat, çocuk sevgisini, onunla karıştırabiliriz.”

Evvela şunu ifade etmek icap eder ki, iki hempasıyla bir olarak Garplı şairlerin adaptasyonuna benzer yazdıkları “garip” şiirlerin intişarı ile edebiyat alemine antresini şımarıkça, âdeta zelzele tesiri vererek yapan bu zat, sonraki senelerde bir feylozof gibi hikmetli lakırdılar yumurtlamaya pek heveskâr bu genç muharrir, hatâ-âlûd bir surette hareket etmiştir. “O meslekten” nevi acaip terkiplerini bir kenara koyalım şimdilik. Tanesi eser miktarda konularak bol su boca edilmiş nohut yemeği gibi, mebzul hatalar içinde yüzen bu yazının evvela hangi cihetine itiraz etmek icap eder! Apışıp kaldım. Misal-i mücessem ile iktifa edeyim. Şu kadar ki Gertrude Stein hanımefendi, Hemingway denen masculin muharririn maşukası değildir. Paris Bir Şenliktir adlı kitabın ilgili bölümünü kıraat ettiğimizde bunu sarih biçimde zaten görürüz. Kaldı ki Gertrude Stein hanımefendi, Bay Melih Cevdet’in demesiyle, “o meslekten”dir. Âdem oğulları ve dahi hatunları olarak, bin seneyi mütecâviz bir müddetten beri bu türlü meseleleri neden hal yoluna koyamadık biz? Muharririn cinsi münasebet veyahut cinsel hüviyet meseleleri bizi neden bu derece alakadar ediyor? Hakikaten müteessirim.

Hadi bu nevzuhur Melih Cevdet’i, tevellüdü itibari ile tolère edelim; toydur, gafildir deyip geçelim. Ya Yusuf Ziya Bey’e [Ortaç] ne demeli! Mısrâ-ı berceste imişçesine döktürdüğü ve uluorta söylemekten ar etmediği şu pespayeliğini ne yapalım: “Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı / Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir.”

Nükte desen nükte değil, aklı sıra istihfaf ediyor!

Edep Yâ Hû!

Âsâbımızı daha ziyade bozmadan esere gelelim… Elma ile armudu mukayese etmek bilmem ne kadar münasip olur? Her eserin mevcudiyeti yegânedir; edebiyat tarihimizin sahifelerinde ve dahi kārîlerin gönlünde kapladığı yer müstakildir. Ve fakat Nahid Sırrı Örik beyefendinin romanı, yakın bir mazide kırâat ettiğim Üç İstanbul adlı eserin, benim nazarımda, gerisinde kalmıştır. Efendim, bu kanaatim tamamen damak zevkine benzer. Ben kerevizi sevmem de ola ki siz bayılırsınız. İçine başkaca bir şey katılmadan, sade yoğurt ile pişirilen kuzu etini bendeniz parmaklarımı yercesine mideme yollarım da siz “aman bu kuzu eti de pek kokuyor” veya “yoğurt, eti ekşitmiş” buyurursunuz. Had safhada ferdi bir hareket tarzıdır okumak denen iptilâ. Damak zevkine pek benzer; kendi nefsine bakıldıkta herkes haklı çıkar.

Bu arada, Refik Halid üstadın İstanbul’un Bir Yüzü adlı kitabını da âdeta bir yoğurtlu kuzu yemeği veya etli enginar gibi yalayıp yuttuğumu söylemem icap eder. Roman tekniği cihetinden eksikleri bulunsa da üstadın dili beni ziyadesiyle doyurdu. Bu bahsettiğim yemeklerin üstüne, yetmezmiş gibi, bir de kaymaklı ekmek kadayıfı yemiş gibi oldum.

İnsan benim yaşıma geldiğinde bile, daha önce bilmediği, tanımadığı taraflarını görebiliyor nefsinde. Yıllarca ayna diye biz nereye baktık o zaman efendim, değil mi? Fakat vâkıâ bu, kabul etmek lazım gelir. Demem odur ki insan kendi derununa doğru istikşafi kazılar yapmaktan vaz geçmemeli.

Ezcümle, bendeniz sanıyorum mizahi bir tonu olan kitapları, mizahi bir eda ile yazan muharrirleri daha çok seviyor ve beğeniyorum. İroni, ince alay, parodi ve yahut düpedüz kaba komiklik bile yetiyor bana, karnım ancak bu kaydü şartla doyabiliyor. Asık suratlı bir takım satırları âdeta, afedersiniz karta kaçmış hıyar gibi katır kutur yutkunmaktan ziyade, alelade bir Hace Nasreddin fıkrası dahi, hiç yoktan yeğdir. Karnım doymasa nefsim körelir.

Ey kārî! Romandaki İttihatçı eskisi, Nimet’in kuklası olmaklığından başka bir rolü bulunmuyan Şefik Bey misali, âdeta “on saatten beri aç kalmış bir insan iştihasıyla” bütün teşbîhatımızı sofra ile yaptık. Mütemadiyen yemekten bahis açtık, hapur hupur midemize indirdik. Madem öyle, muharririmizin hakkını bari yemeyelim… Ara ara istihza ihtiva eden sahifeler ve sahneler yok değil Abdülhamid Düşerken’de. Hem her şey yemek içmek, yahut karın doyurmakla alakalı mı olmalı? Bay Nahid Sırrı’nın muvaffak olduğu hususlar hiç mi yok?

Evvela şunu söylemek icap eder: Ekseriyetini tarihi ve gerçek şahıslar teşkil eden geniş karakter kadrosuna hakimiyetinden cihetle Nahid Sırrı, oyuncularını muvaffakiyetle idare eden bir piyes (teyatora) rejisörüne pek benzer.

Saniyen, eserin edebi ehemmiyeti ve lezzetinden müstesna; tarihi hadiselere ve eşhasa dair malumatın romanlardan elde edilemeyeceğinden gafil değilim lakin Bay Nahid Sırrı’nın romanının, devr-i Hamid’de cereyan eden bir takım hadiseleri ve bilhassa 10 Temmuz 1324 (yeni takvim ile söylersek 23 Temmuz 1908) inkılâbını bir nebze olsun idrak etmemde çok fâideleri dokunduğunu itiraf etmeğe, bir münekkit olarak kendimi vazifeli sayıyorum.

Salisen, muharririn mesleğinden –mazur görün beni, daha sarih ifade edeceğim– cinsi münasebette kendisine nasıl bir hareket tarzı tayin ettiğinden, yatak sergüzeştlerinden bize ne efendim! Bizi ne alaka eder? Ne sıfatla işine karışacağız, tefsirini yapacağız? Hangi vazife ile müdahil olmamız bekleniyor? Kimiz biz? Kolluk muyuz yoksa Zaptiye Nazırı mı?

Rabian ve nihai olarak beyan etmeğe kendimi vazifeli addettiğim bir husus daha bulunmakta. Şu kadar ki, bir esnaf erbabı olsa idim ekmek kapımın en müstesna bir yerine, veyahut dükkanımın en göze çarpan bir duvarına bir serlevha olarak yerleştirilmesini temin ederdim şu sözlerin: Kahrolsun istibdat, kahrolsun Nimet!

Hürmetle arz ederim sevgili kārîlerim. Allahaısmarladık.

Mütercim Şeref Efendi

Hamiş: Senenin son günlerini idrak ettiğimize ve bir sonraki Kitap İlavesi yeni senenin ilk günlerinde neşredileceğine göre, mutat yıllık latifemizi (Frenklerin demesiyle “esprit”imizi) ihmal etmiyelim: Seneye görüşürüz ey kārî!

24.Aralık.2023

Gökçenur Ç.’nin şiiri berrak, tertemiz, sakin bir suya benzer. Emekli amcaların sabah deniz çarşaf gibiydi dediği türden. Dibi görünür ve fakat sığ değildir.

Şairin son kitabı Rüzgâr Böyle Eserken’de yer alan “Yas Dansı” adlı şiirinden:

“Olmadı diyemeyiz, elbette oldu
ölümün kol gezdiği bir çağda güzel günlerimiz.
Trafik kazasında, iş kazasında, askerde,
pisi pisine, onar onar ölürken insanlar
birlikte kitap okumak çoğu gün yetti bize.
Daha çok okursak ölmezler sanmıştık.”

Başka bir şiirinde, kendisi için şöyle diyor şair, ne kadar doğru: “Sonunda anlaşıldı sulara / Türkçe öğretmeyi denediği”

Fakat devamında kendine (ve biz okurlarına) haksızlık etmiş: “Esin beklemedi yaşamak için / Ve hiç anlaşılmadı orası kesin”

26.Aralık.2023

Rodrigo Moreno’nun Kabahatliler (2023) adlı filmi, odağına bireysel özgürlüğü alıyor. Fakat bir banka çalışanının, “Bankada emekliliğime kadar geçecek 25 yıl mı yoksa hapiste 3,5 yıl mı?” sorusunu kendine sorarak ve daha kısa olan hapisliği tercih ederek çalıştığı bankanın kasasından para çalmasıyla başlayan film o kadar uzun ki (halihazırda okuduğunuz cümle gibi) seyirci olarak kendinizi esir alınmış gibi hissediyorsunuz. 180 dakikalık bu film, 100-120 dakika olsa tadından yenmezdi oysa.

27.Aralık.2023

Bu topraklarda on yıllardır, birikerek katlanan acılar yeni acılar doğuruyor. Son yıllarda o kadar çok katliam, felaket ve acıdan geçtik ki yas bile tutamaz olduk artık.

İnsan kahroluyor. Pek çok şeyi bilmesem de şunu biliyorum çünkü: Evladını kaybeden hanelerin fertleri, ki bunlar nedense hep yoksullar oluyor, televizyonda gördüğümüz bir hikâye gibi yaşamıyor acısını. İster yaşamını yitiren deyin ister şehit olan, gençken ölenleri hiç görmeyen hatta bundan yıllar sonra doğan aile fertlerini bile etkileyen; uzun, çok uzun süren bir acıdan kaskatı olma hali bu. Adları ne olursa olsun, bütün siyasetini ve ticaretini genç ölümler üzerine kuranların bizi götürdüğü yer aynı: Acı ve ölüm. İster inançlı olun ister inançsız, benim diyeceğim aynı: Allah kimseye bu acıları yaşatmasın.

Yaşatmaması için barış lazım bize.

Onur Çalı