Elena Gavuraki feminizm, edebiyat ve gazetecilik alanında çalışmaları olan, İstanbul doğumlu genç kuşak bir yazar. Toplumsal/tarihsel döneme özgü konulara, insan hikâyelerine, tarihin akışı içindeki bireysel gerçeklere önem veren yazar, ilk romanı Konağın Alfabesi ile okuru selamlıyor.

Romanın anlatıcısı ve başkişisi, Heybeliada’daki yüz elli yıllık bir konak. Mekânla insan yaşantılarını kendi varlığında somutlaştıran konak, zamanın içinden süzülen olaylara ve insan hayatlarına ışık tutuyor. 1800’lü yıllarda İstanbul’da geçiyor olaylar.

Zaman, mekân ve hayat üzerinde düşününce Bachelard’ın Mekânın Poetikası’ndaki sözü gelir aklıma: “Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar. Mekân buna yarar.” Gerçekten, romanın anlatıcısı konak, kendi varlığında yoğunlaştırdığı zamanı, tanıklık ve gözlemlerini, duyup hissettiklerini dillendiriyor. Konağın kişilik kazanıp dile gelmesi metne masalsı bir atmosfer kazandırıyor, büyülü gerçekçiliğin kapısını aralıyor. Canlı bir varlığa dönüşen konak, dönemden, ada halkının yaşantılarından, olaylardan haberdar oluyor, roman kişilerinin yaşamlarını ince ayrıntılarına kadar yansıtıyor. Konağın, anlatıcı kimliği kazanarak geçmiş zamanlara tanıklık etmesi, romana gerçeküstü boyutlar kazandırıyor olsa da yazar, anlatısını sağlam ve gerçekçi temeller üzerine oturtuyor. Gerçekçi bakış açısı taşıyan bu tarihselci romanda büyülü gerçekçi unsurların da yer alması metne farklı renkler kazandırıyor.

Okurken metnin iç gerçekliğine zihnimizi uyumlandırıyor, konağın anlatıcı sesinin, harfler üzerinden akıp gitmesini ilgiyle izliyor, konağın alfabesini keşfe çıkıyoruz. Pek çok acıya, ölüme, trajediye, pek çok aşka, sevdaya tanık oluyor konak. Onun anlatımıyla bir geçmiş zaman büyüsüne kapılıyor ya da bir geçmiş zaman rüyasına uyanıyoruz.

Konak, dişil bir karakter, onunla birlikte inşa edilen yandaki konak onun eşi, eril bir konak. Anlatıcı konak, harem bölümünü, “eşim” dediği konaksa selamlık bölümünü temsil ediyor. Dönemin yaşama tarzı her iki konağa yansıyor böylece. Anlatıcı konak, feminen bir varlık olduğu için kadın dünyasına, kadın duyuş tarzına çok yakın. Hikâyelerini anlattığı, yaşantılarını dillendirdiği kadın karakterleri derinlemesine canlandırıyor. Onların güçlü ve zayıf yönlerini iyi çözümlüyor. Romanın en ilginç yerleri, yazarın konağın anlatımı üzerinden oluşturduğu ruh çözümlemeleri. Ruhsal derinlikleri nedeniyle kadın karakterlerin iyi işlenmiş olduğu görülüyor. Elifteria, Dilistan, Anna ve Zahide gibi unutulmaz karakterler yaratılmış. Geçmiş yaşantıları ve travmaları da verilerek kadınların iç dünyalarına canlılık, inandırıcılık kazandırılmış.

Olayların geçtiği dönemdeki Osmanlı toplumsal yapısı dikkatle araştırılıp incelenmiş, İstanbul’un çok kültürlü yaşamına Heybeliada Arnavutköy, Pera gibi yerler üzerinden dikkat çekilmiş. Gelenekler, kültürler barış içinde bir arada, evlenmeler yoluyla genişleyen bir kültürel yapı var. Kadınlar üzerindeki yoğun toplumsal baskı, her inançtaki kadını etkiliyor. Toplumda kadınların belli kalıplara sıkıştırılmış olduğu gerçeği sık sık dile getiriliyor. Kadınların toplumdaki konumları konağın anlatımları üzerinden sorgulanıp eleştiriliyor. Yazar, kendi düşüncelerini konağın sesine yükleyerek toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekiyor. Feminist tonlamalar sık sık karşımıza çıkıyor; bu da metni bir taraftan güncel bir çizgiye çekiyor.

Ahmet Paşa, Rum asıllı Elefteria’yı üçüncü eşi olarak seçer. Ona büyük bir aşkla bağlıdır. İlk eşi ölmüştür, ikinci eşi Zahide bu durumdan rahatsızdır, kıskançlık, nefret gözünü kör etmiştir Zahide’nin. Elefteria zeki, kurnaz, gerçekçi ve baskın bir kadın karakter olarak romana damgasını vurur. Adını savaş tanrısı Ares’ten alan tek çocuğu Arı’nın üstüne titrer. Elefteria, din (kültür) değiştirmiş olmasına rağmen önceki kültüründen kopmamıştır, ikisini bir arada yaşamaktadır. Meryem Ana inancını sürdürürken Müslümanlığa da olabildiğince uyum sağlar. Paşa tarafından Avrupai davetlere gururla götürülen Elefteria halinden memnundur. Zahide ile düşmanlıkları uzun süre devam eder.

Arı, Heybeliada’daki mektepte öğretmenliğe başlar. Kendine özgü bir düş ve duygu dünyası olan Arı, adada gördüğü Dilistan’a çılgınca âşık olur. Dilistan da ona tutulunca büyük bir sevda başlar aralarında. Arı, annesinin yakın dostlarından yaşlı Anna’nın konağında kalır. Anna, anlayışlı, sevecen, asil bir Rum kadınıdır. Konak da o sıralarda harem ve selamlık olarak usta Nicola tarafından inşa edilmeye başlanmıştır. Konak, kendinden önceki ve ulaşamadığı bütün bilgileri Lakırdı adlı kuyudan öğrenir. Lakırdı, sular aracılığıyla olan bitenleri konağa anlatır. Konağın her şeye tanıklığı, her bilgiye ulaşması; tanrısal anlatıcı oluşu, kuyuların, suların dilinden anlamasıyla mümkün olur. Kuyu, yağmurlar, sarnıç suları, kişilerin yudumladığı sular, içinde gizli bir bellek taşır ve göremediği olayları Lakırdı aracılığıyla konağa anlatırlar. Bu noktada yine büyülü gerçekçi bir dünyaya dahil oluruz.

Romanda sınıf farkının da altı çizilir. Dilistan ile Arı’nın evliliğinde zengin, yoksul çelişkisi odağa alınır. Dilistan, ailesinden yeterince sevgi görmemiş babasız, yoksul bir ada kızıdır. Elifteria uzun süre oğlu ile Dilistan’ın evlenmesine razı olmaz. Dilistan hayatında eksik kalan sevgiyi nihayet bu evlilikte bulmuş, aynı zamanda yoksulluktan kurtulmuş, sınıf atlamıştır. Anna, onu Avrupai kültürle tanıştırır, piyano çalmayı, görgü kurallarını öğretir. Yaşam konakta sürüp giderken aradan on yıl geçer; ancak genç çiftin çocukları olmayınca Elifteria yeniden devreye girer ve oğlunun ikinci evliliğini yapmasını sağlar. Burada romanın kırılma noktası başlar. Konağa gelen Janseli, oradaki yaşamı alt üst edecektir.

Yazar, entrikaya büyük önem veriyor. Merak ipliklerinin ucunu metnin satırlarına bırakıyor, onları izleyip entrikaları çözmekse okura kalıyor. Arada bir sürprizlerle karşılaşmak olası. Konağın esprili dili; kendi cansızlığını, taş yığını oluşunu vurgulayan cümleleri insanda gülümseme uyandırıyor.

İnsanın her dönemde insan olduğunu, insana özgü gerçekliklerin değişmediğini düşündüren Konağın Alfabesi, Marmara’daki bir ada üzerinden evrensel insan gerçekliğine açılan özgün bir roman.

Hülya Soyşekerci