Turgut Çeviker’in titiz araştırmacılığı ve editörlüğünde Kor Kitap’ın Tavan Arası Kitaplığı serisinden yayımlanan “Yoksul Evler” zamanı anlamak, yanıt oluşturmak ve soru sormak için 1956’dan şimdiye taşıyor bizi: Ne değişti?

Yedi çocuklu Buyrukçu ailesinin babası Ahmet Buyrukçu’yla başlayan röportaj dizisi 25 farklı aileyle devam ederek tamamlıyor kendini. Yoksul Evler, 1956 yılının İstanbulu’nda yaşayan çok çocuklu ailelerin yaşadıkları ve daha çok yaşayamadıkları üzerinden bir panorama çıkarıyor karşımıza.
Orhan Kemal, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday gibi edebiyatçılarımızın yanı sıra İsmet Yenisey ve Remzi Tozanoğlu gibi gazetecilerin de girişim ve görüşmeleriyle bir dizi oluşturuluyor. 25 aileden mürekkep röportaj dizisi, öğretici olduğu kadar zamanın tozunu almak ve yeni sorular üretmek için de olanak sunuyor okura.
Çok farklı okumalar yapılabilir bu kitap için, dönemin İstanbul koşullarında yaşayan insanların gündelik hayatları, geçim sıkıntıları, sağlık sorunları hakkında bilgi edinilebileceği gibi, sosyal hayatları, barınma ve iş olanakları da araştırılabilir pek tabii. Bitmeyen bir geçim sıkıntısı, hak ediyor olmalarına rağmen devletten alamadıkları yardımlar bir yana, yaşamak zorunda kaldıkları evlerin, mahalle ve semtlerin nefes aldığı bir gerçeklik çarpıyor yüzümüze.
Ağır çalışma koşullarına rağmen işe gitmek zorunda kalan genç kadınların ailelerine bakmak üzere karanlıkta sokağa çıkıp gecenin bir vakitleri döndükleri evlerinde, elbette dinlenecek ve bir sonraki iş gününe hazırlanacak olanak bulmaları mümkün değil.
Bir sosyoloji çalışması için okunabileceği gibi zamanın İstanbul semtlerinde yoksul ve çok çocuklu ailelerin geçim sıkıntısı ve yaşama şartlarını gözlemek için de okunabilir Yoksul Evler.
Çok enteresan bir röportaj tekniği kullanılmış süre boyunca. Sokak sokak dolaşıp ilgili kişiye ulaşmak isteyen beş farklı kalem, neredeyse aynı tornadan çıkmış, aynı duyarlık, sakinlik ve öfkeyle kaleme almış olan biteni. Anlatıcının sesinin üstüne koydukları az şeyle, büyük bir bütün ortaya çıkararak, var olan durumu özenle yansıtmışlar. Yanı sıra bir röportajın nasıl yapılması gerektiğinin izlerini de söyleşilerden yakalamak mümkün. Kitap boyunca en göze çarpan benzeşme ise farklı kişilerin farklı mahalle ve semtlerde olmalarına rağmen aynı yoksullukla baş etmeye çalışmalarında ortaya çıkıyor. Bu benzerlikler görüşmelerin seyrinde öne çıkarken, röportajı yapan kalemlerin bu aynılıktan nasıl bir sonuca vardıkları ve akışı nasıl kurguladıkları da biz okurlar için oldukça öğretici nitelikte.
25 görüşmenin hepsi yoksul insanlarla değil, hali vakti yerinde sayılan ve ailesinin geçimini sağlamakta pek zorlanmayan insanlarla da görüşme yapılmış ve bir karşılaştırma sunmuş bize kitap.
Biri hariç hepsi yerinde ve mahallesinde, evinde, sokağında, evinin odasında gerçekleştirilmiş görüşmelerin. Yardım edileceği, destekte bulunacağı öğrenilince, gazete bürosuna gelip ahvalini anlatan insanlar da olmuş elbet.
İnanılmaz bir saygı ve özen içinde geçiyor röportajların her biri. Edebiyatçılarımızın zamanın ötesinde, geçmişten aldıklarını gelecek zamana aktarma duyarlıkları çok öne çıkmasa da durumun bizzat kendisi, yoksulluğun çok çocuklu ailelerde biriktirdiği çıkmaz, yaşama koşullarının zorlukları ve insanların tutunma çabaları dikkat çekiyor.
Devlet durur mu, iş görünür olmaya başladığında İstanbul Valiliği işe el atıp yardım ve desteklerin kendi uhdesinde olması gerektiği kararıyla, gidişatı engelliyor ve nihayete eriyor röportajlar. O güne kadar yapılan görüşmeler yayımlanıyor elbette ama Akşam gazetesinin sayfalarında kalıyor. Çapa, Harbiye, Fatih, Cibali, Bostancı, Pangaltı, Beşiktaş ya da Üsküdar gibi ilçe ve semtlerde yapılan röportajların birinde, artık söyleşi bitmek üzereyken bazı aileler, adlarının yazılmasını istemediğini belirtiyor. Yoksulluğun ifşa olmasında mı, tescillenmesinden mi, mahalleye rezil olmak duygusunda mı? Artık orası kitap sayfalarında yer alıyor.
Hepsi tanıdığımız insanlar, Kalaycı Mehmet ya da Ayakkabıcı Durmuş ne fark eder. Gazeteye adını not ettirmiş yedi çocuklu Bahri Çetintaş, “gayem memleketimin nüfusunu artırmak, asker yetiştirmektir” diyor.
Tarakçılıkla uğraşan, altı çocuklu bir ailenin kızlarından Leman kurdele fabrikasında haftalık 25 liraya çalışıyor ve kuruşu kuruşuna babasının ellerine sayıyor aldığını. Zayıf ve çelimsiz bir çocuk Leman, sigorta doktoru iğne ve şurup yazmış bu çelimsiz yavruya ama heyhat… Oktay Rifat’a anlatıyor baba:
“Mütarekeden beri tarakçıyım, diyor, eskiden müstakil dükkânım vardı. Şimdi ağabeyimin dükkânında çalışıyorum. Biz mezbahaneden boynuz toplarız. Sonra bunları tüccara işleriz. Kırk iki senesine kadar, neme lazım, işler iyi gidiyordu. Birden yollar açıldı. İki gemi geldi ağızdan. İçinde tarak marak çıktı. Bizim mallar piyasadan çekildi.”
Bir yanda ailesinin geçimi için çırpınan çocuk işçiler, bir yanda akşam tencere kaynatmanın derdiyle uykusuz geceler geçiren ev kadınları, komşular ve kara bir zamanın dökümü… Hepsinin yanıtı benzer uzaklıkta umuda, “piyangodan büyük ikramiye size çıksa ne yaparsınız?”
Başta söyleyeceğimizi sonda söyleyelim: Tahsin Yücel ve Ayşe Buğra’nın girişteki yazıları inanılmaz bir anlam ve okuma kolaylığı katmış kitaba. Röportajlar boyunca yer alan Meftun Olgaç fotoğrafları döneme ve insana dair çok şey yansıtıyor. Kapak resmi ise Fethi Karakaş’a ait. Melis Rozental tasarlamış kapağı. Abidin Dino, Semih Poroy ve Ferruh Doğan’dan alınmış arka kapak portreleri de görülmeye değer kuşkusuz. Behçet Necatigil’in “Evlerle Savaş” şiirinden dörtlükler de bu toplamı pekiştiriyor.
Turgut Çeviker’in titiz araştırmacılığı ve editörlüğünde Kor Kitap’ın Tavan Arası Kitaplığı serisinden yayımlanan Yoksul Evler zamanı anlamak, yanıt oluşturmak ve soru sormak için 1956’dan şimdiye taşıyor bizi: Ne değişti?
C. Hakkı Zariç
