Fatih Selvi

“Saçmalama,” dedi. Şakası yoktu, basbayağı intihar edecekti. Dedim, “Bari sessiz öl, uyandırma beni, kan man istemem, helvana badem filan da attırmam.” Sessizlik olunca televizyona geri döndüm.

Otuz kırk gün mü, bir mevsim mi geçmişti, tam emin değilim. Netdelux’de La Casa de Papel’in izlenecek bölümü kalmayınca elim ayağım uyuştu. Kilo mu almıştım? Kokuyordum, banyoya girmeye çekiniyordum. Etrafa bakınca gözlerim sancılandı, ayağa kalkınca çişim geldi, tuvalete dalınca pencere çarptı. Yerde bir not, ıvır zıvır: Bu ev üstüne üstüne geliyormuş, hayatını altüst etmişim, altı üstü bir parça dışarıda gezmek istemiş, çok muymuş? Bu kadar üst’ü üst üste biçimlice kullanması tartışmasız bir üstünlük göstergesiydi ama. Onun yokluğuna ilk eseflenmem işte böyle oldu.

Karnım açtı, kâğıt lezzetli görünüyordu. Ucundan biraz kemirince susadım. Taharet musluğuna ağzımı dayayınca aklıma dank etti, yahu bu kadın neredeydi? Adı da bir değişikti. Hanımeli miydi? Sardunya? Yok, Papatya’ydı galiba. Öyle olduğunu varsaydım. Pap, diye kısalttım dilim dönmeyince. Başım dönerdi de hep dilim dönmeyince. Sonra çalkala abicim gövdeyi, çalkala ki dünyam durulsun. Bir özlem bastı içimi. Ne vardı ki şimdi terk edecek beni? İntiharına bile ses etmemiştim. Evde kolilerce makarna, kola, cips, nugget, bilgisayar, telefon. Netdelux’le günümüz gündü. Fiber internetle mütemadiyen yanardı şenlik ateşimiz. Bu ne nankörlüktü? O diğer odada takılırken bir kere odasına girip rahatsız etmişliğim mi olmuştu?

İçeriden bağırmıştı, “Berkecan ben intihar edeceğim,” diye.

“Tamam aşkım, bir şeye ihtiyacın olursa seslen,” diye yanıtladım.

“Sağ ol, rica etsem piknik tüpünü buraya getirebilir misin?”

“Olmaz Parla, o kadar zamanım yok. Sağlam poşetler vardı odanda, kafana geçirip sıkıca bağlasan?”

“Saçmalama, kusar musarım, rezil olmayayım millete.”

“Tamam, sessiz öl o zaman, bir yol bulursun sen, pratik yönüne hasta olduğumu bilirsin.”

“Kes zevzekliği. Yorgunum, şu an ölmeye eriniyorum, az uyuyacağım,” dedi en son. Şakayı yapıştırdım. “Helvanı sade mi istersin, bademli mi, bak çok kirletme ortalığı,” dedim. Sessizlik olunca televizyona döndüm.

Öylece geçmiş kırk elli gün işte. Belki de birkaç mevsimdir, bunu kestirmek zor. Epeyce oldu şimdi. Bir öğlen uyandığımda tuvalette bulduğum kâğıtta yazanları okuduğumda alt üst oldum. Pap gitmişti. Telefonu yanına almamıştı. Üstelik gittiği yeri de yazmamıştı. Kafamı iyiden iyiye zorlamaya ihtiyacım vardı. Polis olmazdı, yüz iki yüz kiloluk cüssemle dikkat çekebilirdim. İtfaiyeye hangi kelamı edecektim? Aklıma berber geldi. İntihar için ustura fena bir fikir değildi. Keşfim tüm ihtişamıyla aklıma yatınca keyiflenip Better Call Saul izleme molası vereyim dedim. Yirmi yirmi beş bölümden sonra uyuyakalmışım. Sabah sürek avımın heyecanıyla derhâl ayaklandım. Pap’ın peşine düşmem işte böyle başladı.

Sokağa çıkınca aydınlık rahatsız etti beni. Kornalar, insanlar. Tüh, dedim, nereye düştüm ben? Bakırcılar Çarşısı’nda mıydı nalbur, Sosyete Pazarı’nın başladığı sokakta mıydı? Güdülerime güvenmeye karar verdim. O sokak, bu kaldırım eşimi arayacaktım. Değerdi sevgili Pap için bu çile. Yolda yüzleri kurnazca yoklamayı ihmal etmiyordum. Hepsi birbirine benziyordu. Kaşlar desen kaştı, gözler desen göz. İşin içinden kolayca çıkamayacaktım.

Işıklarda beklerken paçamdaki ıslaklıkla irkildim. Hey. Şişman, sevimli, zavallı, kara bir köpekti bu. Bir bacağını kaldırmış, sidiğini paçama isabet ettirmeye çabalıyordu. Göz göze gelince karşılıklı gülümsedik. “Gel kuçu kuçu, abidik gubidik, oğluşum, pompişim,” dedim. Başka dil biliyor mu, diye yokladım, “Honey, honey,” diye çağırdım Cersei gibi. Kraliçe’den kapmıştım bu taktiği. “Köp Köp,” deyince tutturdum sonunda. Ben gittim, o geldi peşimden. Cadde kaldırımında Menemen Darbukacıları gibi ilerledik insanların gülümser yüzlerini yara yara. Baharatçılar sokağına dalınca alerjik hallere büründük. Bir Köp hapşırdı, bir ben. Nefesim daralınca soluklanayım dedim, can havliyle bir duvara yaslandım. Olmadı, daraldık da daraldık. Köp’ün gözleri kanlandı, içe döndü. Yattık tersimize, kaldırıma hırıldadık, öksürdük. Kaçalım hemen, dedim. Kaçtık. O sokağı bitirip sola dönünce boya kutuları gördüm üst üste, nalburu bulduğumuzu anladım. İçeri girdiğimde boy boy çivilere odaklandım zehir gibi işleyen zihnimin hüneriyle. Çivileri elime aldım, tarttım, ölçtüm. Ayama batırdım, yanağıma, kafatasıma. Pap’ın daha zahmetsiz ve temiz bir ölümü tercih edeceğini anladım. “Müsaadenizle Nalbur Bey,” dedim ve Köp’le terk ettik dükkânı.

Sokağa çıkınca göğü yokladım, pek değişmemişti. Aynı tozlu, kuşlu, bulutlu mavi çorbaydı işte. Sesler harala gürele doluştu kulağıma. Arabalar, bağırtılar, küfürler, rap müzik. Binalar biraz dikkatimi çekti, ne ara bunca uzamışlardı? Kafamdan aşağı terden haşlak sular boca ediliyordu. Kalbimi dinledim, davul gibi gümbürdüyordu içeriden. Toparlak başımı avuçlarımla sıkıştırınca şakağımdaki damarlar hortum gibi kabardı. Epeyce şişmandım, lıngır lıngır sallanıyordum yahu. Uzundum da.

Kendimle tanışmama biraz ara verip binaların en büyüğünü yakaladım uzaklarda. Enjektöre benziyordu sivri ucuyla. Pap’ın oraya gittiğini anladım birdenbire. Bu fikir içimde gittikçe güçlenip sabitlendi. Bundan sonrası çok da zor değildi anlayacağınız. Bir dikit gibi orada öylece bizi bekliyordu gökdelen. Tek yapmamız gereken ne yönde olduğunu unutmadan ona doğru yürümekti. “Geh bili bili,” deyince Köp meseleyi hemen çakarak peşime takıldı.

Kaldırımları sürdük önümüzden, ışıklara, arabalara takıldık. Caddeleri birbirinden ayırt edebilmek akıl kârı değildi. Vitrinleri kaldırıp kaldırıp gerimize fırlattık. Ağaçlar da vardı betona çakılmış. Görseniz hâllerine acırdınız. Etraflarını kaplamış yapraklar ezilip parçalanıyordu tabanlarca.

Çakma bir parka vardık. Belki de esaslı bir parktı yalan olmasın. Plastik aksanlıydı ama çoğu yeri. Çocuklardan birini kolaçan ettim şüpheyle, bildiğiniz taze etti. İpini koparan gelmişti. İnsancıklar, minik minik canlılık emareleri. Kırpık kırpık ışıklar gözlerinde. Beni seven olmadı, ben de hiçbirini sevmeye yeltenmedim. Köp sevdi ama burayı, boncuklu krom tabaklar dağıtılmıştı oraya buraya. Bir köpekti ortalık, bir köpek. Kuyruklar sallanmaktan yalama oldu. Çabuk sıkılan yönüm hemen ortaya çıktı. İyice doymuş bizim köpoğluna, “Cük cük cük,” ettim. Dişim mi dilimdeydi, burnum mu dişimdeydi, her nasıl çıktıysa artık ağzımdan o sesler. Müthiş bir iletişim gösterisi gibi geldi bana, bir kıvanç kıvrandı az evvel keşfettiğim kalbimin kıvamlı bir bölgesinde. Arkamdaki hayvanımla Vikingler’de hurra çekilerek koşulan bir sahne belirdi kafamda, gülümsedim. Bana birkaç bin yıl yetecek görsel depomdan hoşnut bir şekilde iç geçirdim, ilerledim.

Keyfim yerindeydi. Peki Pap neredeydi? Metaverse’te mahallemi sokak sokak bilirken, onunla bana özel yaptırdığım mezarın koordinatlarını bile ezberlemişken Pap neredeydi? O an ona ulaşmanın tek yolunun şehrin en büyük gökdelenine ulaşmak olduğuna inanmaktan fazlası yoktu elimde.

Yürüyüşümüze bir generalle yaveri havasıyla devam ederken berraklaşan zihnim aniden odaksız düşüncelerin istilasına uğradı. Boş şehir meydanlarına akın eden isyancı halkın galeyanı gibiydi. Normalde kafamda kopuk kopuk seyreden ve sabit bir kanala dökülmeye itiraz eden, sonra kafalarına göre çizdikleri oyuklardan başıboş yönlerde ilerleyip saçma sapan boşluklarda kaybolan bu düşüncelerin yavaş yavaş bir iç uyum yakaladığını, isyankâr tutumlarını bırakıp aynı kanı taşıyan türdeşleriyle bir nebze daha kardeşçe oynayabilecekleri halkalar çizerek, bir düşman üzerinde sebat etmiş ordular gibi, ayakları daha yerde, daha bilinçli ve dirençli bir şekilde uzun yolculuklara çıktıklarını seziyordum. Bu değişimlerinden insana gerçekten haz veren bir güçlülük hissi doğsa da yatağına sığmayan gürültülü bir sel taşkınına benzeyen deorganize hâllerinin ve henüz kendi debilerinin ritmine alışamamış olmalarının verdiği sıkıntıyı es geçmek imkânsızdı. Bir görünüp bir kaybolan ama ısrarla yaklaşıp büyümekte olan gökdelenimin boyuna posuna iç geçiriyor, ağrımakta olan bacağıma, topuğuma hafızamdan teskin edici fedakârlıklar içeren film kesitleri bulup getirirken terden ağaran tişörtümün vücuduma kattığı çilekeş sinerjiyle hızımı iyice alarak menzilime biraz daha yaklaşıyor, gittikçe artan bir kıvanç duyuyordum. Kafam adeta ortalıkta serseri gibi dolaşan ve çoğu da bana ait olduklarının yeni farkına varmış milyonlarca fikrin, taslak vaziyetteki binlerce başka fikri kendine çektiği dev bir manyetik alana dönüşmüştü. Zihin okumaya başlamıştım resmen. Okumak ne kelime, geçmişlerinden geleceklerine kayıyordum insanların. Bakışlarım öylesine keskinleşmişti. Gelip geçenler kafalarında birer salgı gibi gezinenleri üzerime boca ediyordu. Kafamın içi pirelenmişti, o denli. Az kalmıştı ki bağıracaktım. Öylesine korkmuştum. Tanrım, basbayağı düşünüyordum. Karadeliğe düşmüş gibi ürkmüştüm kendimden. Delilikti bu hâller dostlar. İnanın o kısacık anda kafam bana ait değildi.

Neyse ki trafik, ses ve karmaşa yardımıma koştu. Çöktüğüm bankta telefondan izlediğim beş on Tik Tok videosuyla kendime tamamen geldim. Bir sakinlik aldı beni, duruldum. Ayaklanıp Köp’ü yokladım ama o gitmişti. Yoluma devam ettim ve biraz sonra şak diye ortaya çıkıverdi gökdelenin tüm endamı. Trafik polisi gibi öylece dikilmişti. Etrafındaki riyakâr saygıya aldırış filan etmiyordu. Bina girişine yaklaştım. Otel desem değildi, kartım desem yoktu. En iyisinin binanın mimari tasarımcısı taklidi yapmak ve delici bakışlarla içeriye dalmak olduğuna karar verdim. Sandığım kadar zor olmadı bu. Asansörlere varana kadar resim sergisindeki bir sanatsever gibi ortamı izlemeye koyuldum. Lobinin bir ucunda kırmızı koltuklarda oturan siyam kedileri, biblodan kadınlar, kaktüs bakışlı adamlar ortalığı götürüyordu. Kendimi Matrix’de hissetmem için inadına yapıyorlardı bence. Amansız bir koşuşturmacaya başlamak üzere olduğumuza inanıyordum. Canlı bomba sanılabilirdim. Üzerimdeki yüz yetmiş kiloluk tehlikeli kütleyi bir arada tutmak istemeyeceğim düşünülüyor olabilirdi. Tehlikeyi göze alamazdım. Beklenmedik bir manevrayla asansörlere yöneldim. Kabine sığmam zaman aldı. Bunun için asansör dışına çıkardığım dört kişinin bedenini paravan olarak kullanıyordum. Artık neredeyse görünmezdim. Kabinde hangi yöne baksam bir başka ayna gördüm. Kafamın daha fazla karışmasına müsaade etmeden 145. katın butonuna bastım. En tepeye vardığımda asansörden inip inmemekte kararsız kaldım. Ya Pap’ın başına kötü bir şey geldiyse, diye düşündüm. Bir yandan da ondan bir iz bulamamak ihtimalinin sevincine kapılmayacağıma inanmak istiyordum.

Uzun koridorun sonundaki kapıdan çıktığımda dev bir teras karşıladı beni. Alçak bir betona gömülü yarım metre boyunda korkuluklarla çevriliydi. Sağda solda ezik büzük karton kahve bardakları, metal bacaklı, şamdana benzer küllükler ve sigara izmaritleri. Geçtim korkuluğun üstüne oturdum. Ayaklarımı boşluğa saldım. Keskin, uğultulu bir rüzgâr vardı. Şehir peşlerindeki vahşi bir canavarın korkusuyla titreşen ahaliydi sanki. Farlar, lambalar, yıldızlar. Kafalardan çıkan her ses bana yetişiyordu. Başarmıştım. Görevi en tepede tamamlamıştım. Kraken’in acımasızlığında parsel parsel eritilecek şehri savunmak bana düşmüştü sanırım. Pap’ın gökdelene hiç gelmediğini, burada olsaydı bile artık bunun bir önemi olmadığını o anda anladım. Gerçek veya dijital dünyada bir kahraman sayılmanın zannedildiği kadar kolay olmadığının bilincindeydim. Gurur duydum kendimle. Papatya’yı idealim uğruna kurban verdiğimi düşünmek yine de içimi acıtıyordu. Bedelin büyüğünü kahramanın ödemesinden daha doğalının olmadığını fısıldayan kafa içi bir sesle teskin edildim. Dolu dolu tükürüğümün aşağıya mermi gibi inişini izledim. Tıpkı filmin sonu yaklaşırken jönün köze fırlattığı tükürüğe benziyordu. Sahi hangi filmdi o?

Fatih Selvi