Türk edebiyatının geleneğinde yıllıklar önemli bir yer tutar. Yıllıklarda bir yılın edebi dökümü yapılır, o yıl yayımlanan eserlerden seçmeler yayımlanır, yıl içinde yaşanan edebiyat tartışmaları özetlenirdi. Yıllıklarda bir de soruşturma bölümleri olurdu. Parşömen Edebiyat olarak, yıllıkların soruşturma kısmını yaşatmak niyetiyle başladığımız ve bu yıl dördüncüsünü yayımladığımız yıl sonu edebiyat soruşturmalarının, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için verimli bir kaynak olacağına inanıyoruz.

Soruşturmanın son sorusunu bilhassa çok önemsiyoruz. Sorunları dile getirmenin eleştiri kültürümüzün gelişmesine, birlikte düşünmeye ve giderek çözümler üretmeye varacağını umuyoruz.

Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, yayın emekçilerine, kitapçılara edebiyatımızın halini sorduk. 2023’ün edebiyat açısından daha verimli bir yıl olması temennisiyle…

Mehmet Aslan

Yıl içinde yayımlanan ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğünüz kitapları, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Bu, yanıtlanması epeyce zor bir soru. Sevgili Onur Çalı’nın 14 Ekim 2022 tarih ve 183 Sayılı Dünlük’ünde çok isabetle belirttiği gibi:

“Çok fazla şey var. Çok fazla dizi, çok fazla kitap, çok fazla yazar, çok fazla dert, çok fazla aptallık, çok fazla kibir…

Öyküler, şiirler kötü. Yazarlarla yapılan söyleşiler vasat. Filmler fazla uzun, yapay. Diziler geveze. Herkesin bildiğini yeniden (üstelik yavan mı yavan biçimde) anlatan makaleler katlanılmaz.

Çok fazla lüzumsuz söz var, sırtımızda taşıyoruz onları, kamburumuz biraz da bu yüzden.”

Tıpkı bir zamanlar Ankara’daki büyük Dost Kitabevi’nde konuşmalarına kulak misafiri olduğum iki genç üniversiteli’den birinin binlerce kitapla dolu raflara bakarak diğerine dert yanışı gibi: “Aaaahh ah, ne acı!” demişti zavallı üniversiteli. “Bu kitapların çoğunu okuyamayacağım!” Ben de içimden ona “Hangi çoğu?” demiştim. “Binde birini okuyabilsen şükretmen gerekir…”

Eskiler “Bitmeyecek işin hakkından yatmak gelir!” diye latife etmişler. Açıkçası gönlüm yatmaya pek razı gelmiyor, ama bu kısıtlı zamanımızı heba etmemek için de ister istemez seçici olmaya çalışıyorum. Bu durumda, hâlâ okuyamadığım birçok klasik eser elbette ki öncelik kazanıyor ve sıra yeni yayınlanan eserlere bir türlü gelemiyor. Bu yüzden ne desem eksik veya yanlış olacak. En iyisi bu sorumluluğu yüklenmemek.

Geçenlerde bir edebiyat ödülüne 85 tane roman ve 44 tane şiir kitabının katıldığını okumuştum. Hangi seçici kurul üyesi bu kadar çok kitabı okuyup inceleyebilir, aklım almıyor. O zaman, bu ödüllerin yönlendiriciliğine ne derece güvenilebilir, kuşkuluyum. Zaten bilirsiniz, Tolstoy da, Kafka da Nobel alamamışlar. En iyisi güvenilir birkaç arkadaşın fısıltılarına kulak vermek veya kendi okuma macerasının sürüklediği mecrada el yordamıyla bir şeyler aranıp durmak.

Bu yüzden sadece kendi seçimimle yöneldiğim, insan, toplum ve doğa hakkında ne varsa her şeye dair felsefe tadında yazılar yazan Metin Münir’in bence layık olduğu ilgiyi görmediğini sanıyorum (yanılıyor muyum acaba?). Tıpkı bir zamanlar, 12 Mart faşist darbesi döneminde çıkan Yeni Ortam gazetesinde yazılarını okumayı çok sevdiğim Emil Galip Sandalcı gibi, Metin Münir de her gün bizi alıp başka bir dünyaya götürüyor. Ama maalesef bu ülkenin gazetelerinde ve yayın organlarında kendine yer bulamadı. Önce Milliyet’ten atıldı, sonra T24’le anlaşamadı ve şimdi kendi ülkesine çekilerek bir Kıbrıs gazetesinde (Diyalog) yazıyor. Emil Galip Sandalcı’nın yazıları kitaplaştı (Seyrederken Kendimizi, Koral Yayınları, 1974) ama Metin Münir’in yazıları henüz kitaplaşmadı. Hakkını teslim etmek için ille de kitabını beklemek zorunda mıyız?

Size göre 2022 yılının önemli edebiyat ya da yayıncılık olayları nelerdi?

Birinci soruya verdiğim cevapta belirttiğim gibi 2022 yılı edebiyat ortamını lâyıkıyla takip ederek inceleyebildiğim söylenemez. Ama kendi kısıtlı okumalarım çerçevesinde karşılaştığım bir edebiyat olayından bahsedebilirim.

Geçen yıl Vedat Türkali Roman Ödülü’nü kazanan “Deli İbram Divanı”nın arka kapak tanıtımında “öykücülüğümüzün yaşayan büyük ismi Ahmet Büke’nin romanda da ne kadar mahir olduğunu gösteren, uzun yıllar akıllarda kalacak, konuşulacak bir eser” deniyor.

Ama ben, buram buram reklam kokan bu tanıtımdan ziyade, daha önce okuduğum ve çok sevdiğim Ahmet Büke öykülerinin etkisiyle kitabı okumaya heveslendim. Sonuç maalesef bir hayal kırıklığı oldu.

Lafı uzatmadan kestirmeden gidersem şöyle diyeceğim: “Deli İbram Divanı” parça parça öykülerden oluşan bir yığın. Ama roman değil. Öykülerse, her biri bir tarafta, birbirine el ucuyla teyellenmiş gibi darmadağınık duruyor. Üstelik bu öykülerin bazıları olağanüstü güzel. Örneğin kitabın en başında, 15-18. sayfalar arasında yer alan bölüm şaşırtıcı ama çok insancıl duygular veren harika bir öykü. Ama o bile, kitabın sonuna doğru hoyrat bir kalem darbesiyle çok sıradan bir intikam öyküsüne kurban edilmiş. Güzelim öyküye yazık olmuş.

Buna benzer daha ne acemilikler, ne savrukluklar, saymakla bitmez. Yazıyı uzatmamak için sadece bir örnek yeter sanırım: “Osman yaklaştı. Tam yanlarından geçerken durdu. Jandarma komutanının suratına tüm gücüyle okkalı bir yumruk indirdi. Herkes donup kalmıştı. Yere düşen komutanın çenesinden fışkıran kan gömleğini lekeliyordu.” (sayfa 201)

Bunu yapan Osman’a ne yaptılar dersiniz? “Osman’ı hapishanede bir ay kadar tuttular” (sayfa 201) ve –sıkı durun– “hakim delil yetersizliğinden Osman’ı bıraktı.” (sayfa 203)

Haydaa! Şimdi, gel de buna inan bakalım! Çarşının ortasında, herkesin içinde Jandarma Komutanı’nın suratını dağıtan ve kanlar içinde bırakan birini, benim bildiğim -eğer oracıkta öldürmezlerse- süründürürler. Üstelik şehrin müstesna bir şahsiyeti, eşraftan biri hemen o günlerde besbelli bağlantılı bir şekilde öldürülmüşse…

Bana kalırsa, hemşerim (İzmir’li) Ahmet Büke yazarken, ya çok “dikkatli” olsun ya da kendine iyi bir “editör” bulsun.

Bu arada, Türkiye’nin en değerli yazarlarından birinin adına verilen bu ödülün Seçici Kurul’unda yer alan üyelerden acaba kaç tanesi bu acemi işi “roman”ı gerçekten dikkatli bir şekilde okudu? Bir türlü emin olamıyorum. Ama verdikleri ödülün ne edebiyatımıza, ne de öykülerini beğenerek okuduğumuz yazarımıza bir yarar sağlayacağını sanmıyorum.

Bu tür ödüllere, ta 1966 ve 1969 Sait Faik Hikâye Armağanı’nın benim de tepki duyduğum sonuçlarından beri zaten pek fazla bir güvenim yoktu. O zamanlar çok genç ve tecrübesizdim. Ama buna rağmen, haklı çıktığımı söyleyebilirim. O iki yarışmanın mağdurları olan değerli yazarlarımız Sevim Burak ve Leyla Erbil bir süre sonra edebiyatımızda hak ettikleri mevkie okuyucuların teveccühü ile ulaştılar. Haklılığın inadını ömür boyu taşıyan Leyla Erbil ise, bundan sonra yayınlanan bütün eserlerinin ilk yaprağına “Bu kitap hiçbir ödüle katılmamıştır.” ibaresini koydu.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar ve eksiklikler görüyorsunuz?

Yine bilebildiğim şeylerden, daha doğrusu kendi başıma geldiği için en iyi bilebileceğim bir şeyden bahsedeceğim.

Biliyorsunuz, bir süredir yazılarım Parşömen’de yayınlanıyor. Bunların bazıları, skandal boyutlarına varabilecek eleştiri konularını ihtiva ediyor: Nihal Yalaza Taluy’un Başına Gelenler, Lolita’nın Türkçedeki Halleri, Deli olmak işten değil, “Veba”yı hangi çeviriden okumamalı?, İki Güzel Kitap bunlar arasında sayılabilir. Bana kalırsa, bu yazıların her biri büyük tartışmalar yaratacak iddialarla dolu. Ama içlerinde T. İş Bankası Yayınları, İletişim, Can, YKY ve Kırmızı Yayınları gibi Türkiye’nin en önde gelen “itibarlı” yayınevleri bulunan muhataplarımızın hiçbiri henüz bu iddialara cevap vermeye bile tenezzül etmediler. Havalara bakmakla yetindiler. Parşömen’in çok okunduğunu biliyorum. Bu yüzden haberlerinin olmadığını varsaymak bana biraz zor görünüyor.

Çoğu 2022 yılında yayınlanan bu yazılarımda anlatılan şeyleri ve muhataplarının sadece pek nezih “havalara bakma” politikalarını, kendi açımdan edebiyat ortamımızda karşılaşılan önemli sorunlar olarak görüyorum.

Haksız mıyım?