
Cemil atandığı okulda tanıştı Sibel’le. Okula gittiği ilk gün öğretmenler odasına girerken heyecanlıydı. Belli etmemeye çalışıyordu. Artık devlet garantili bir işte çalışmasının mağrurluğu da vardı. Gerçi henüz sözleşmeliydi, ama yüz kızartıcı bir olaya karışmadıktan sonra kadroya da geçecekti. Öğretmenler odasına girdiğinde kapının hemen sol tarafında kahverengi deri kaplı tekli bir koltuk duruyordu. Cemil çocukluğunda daire kapısını babasıyla deri kaplamamış olsaydı belki o kadar dikkatini çekmezdi bu koltuk. Çocukluğunda daire kapılarını deri kaplatmak furya gibi bir şeydi. Devletin bürokratik havasını vatandaş böyle yaşatmak istiyordu. Kapının üzerine çakılacak raptiyelerin aralığını babası hesaplamıştı. Hepsi çakılınca baklava dilimini andıran bir düzene girmişti yaldızlı eskitme raptiyeler. Kaplama işi bitip kapıyı menteşe oturtmaya sıra gelmişti. Cemil etraftaki alet edevatı toplamaya koyuldu. Çekiç, arta kalan raptiyeler, cetvel, pense. Meyve kasasından çatma alet çantasına son olarak falçatayı koyacaktı. Elinden kayıverince hâlâ yerden kaldırılmayı bekleyen kapının üzerine düştü. Bir santimlik bir çizik oluştu deri kaplı kapıda. Babasıyla göz göze gelmemek için yarığa baktı. Altındaki sarı süngerin kirli bir don gibi gözüktüğünü düşündü. Öğretmenler odasının girişindeki koltuğa bakınca bunlar aklına gelmişti. Bir zamanların deri kaplı kapı furyası olmasaydı, o koltuğa oturmayı tercih etmeyecekti Cemil. Koltuğun üzerindeki raptiyelere baktı. Düğmelere benzeyen koltukla aynı renk raptiyeler vardı. Üzerlerini kaplamak iyi fikir diye düşündü. Tam o koltuğa oturunca odanın karşı duvarının dibinde duran öğretmenleri karşısına almış oldu. Aslında Sibel’in tam karşısında olmaması gerekiyordu. Müdürlük makamına yeni atanan öğretmen beyi tebrik mahiyetinde bir pasta alınacaktı. Öğretmenler arasında para toplandı. Sibel Öğretmen’in evi pastaneye yakın olduğu için pasta alma işi de ona kalmıştı. Önceki gün okuldan ayrılırken din kültürü öğretmeni Nisa Hanım kendi mahallesinde yeni açılan pastaneyi överekten pastayı buradan almayı teklif edince, Sibel pasta alma görevini devretmiş oldu. Cemil ve Sibel o gün, o açıdan birbirlerine baktıkları için işleri kolay oldu. Sibel tam da pencerenin dibinde oturuyor, güneşin aydınlığı saçlarını parlak gösteriyordu. Cemil Sibel’in kızıl saçlarını görünce çok hoşuna gitti. Ama sabah güneşinin parlaklığı olmasaydı ya da araya bir bulut girseydi, Cemil o çok hoşuna giden tonu göremeyecekti. Sibel pencerenin altında değil de kirişin dibinde dursaydı, saçları gölgede kalacağı için Cemil’in miyop gözleri odayı süzerken öylece geçip gidecekti Sibel’in üzerinden. Tabii her şey bu kadar tesadüf değildi. Okuldaki öğretmenler, yeni atanan öğretmenleri merakla beklerdi. Herkes alttan alta hayırlı bir kısmetin, yakışıklı bir matematik hocasının ya da hanım hanımcık bir müzik öğretmenin hayalini kurardı atanma dönemlerinde.
Cemil ve Sibel okulun açılış gününün üzerinden üç yıl altmış iki gün geçtikten sonra nikah masasına oturacaktı. Nikahın üzerinden dört yıl on gün geçtiğinde Sibel boşanmak istediğini söyleyecekti. Cemil sınavda bir soru eksik yapsaydı o okula atanamayacaktı. Genel kültür sorularından biri Rus para birimini soruyordu. Cemil’in genel kültür sınavı kötü geçmişti, ama bu soruyu görünce içinde bir gülümseme belirdi. Lise yıllarında nöbet tutacağı gün hiç adeti olmamasına rağmen, belki canım sıkılır da karıştırırım diye okulun kütüphanesinden Yer Altından Notlar’ı almıştı. Okulun A kapısında nöbet tutsaydı belki kitabı okumaya vakti olmazdı. Çünkü A kapısı ana giriş kapısıydı. Velisi öğretmeni derken geleni geçeni çok olurdu. Gelen velilerin ismini deftere not etmek, onlardan imza almak ve ziyaretçi kartı vermek gibi işleri arasında canı daha az sıkılabilirdi, ama okulun arka tarafında kalan kapıda nöbet tutmuştu. Sınavda virgülden sonra kazandığı 0,30’luk puanı can sıkıntısından almıştı. Cemil kitabı okurken hiç anlamamıştı. Zaten en ince kitabı seçmişti, ama kitapta para muhabbeti dönmüş, önce “kopek” kelimesiyle karşılaşmış, kendi kendine köpeklik üzerine soğuk espriler döndürmüş, sonra da ruble kelimesine denk gelmişti. “Bir dakika bunun kopek” olması lazımdı şimdi niye ruble oldu sorusunu yanıtlarken, Rus para birimi iyice kafasına kazındı. İşte Yozgat’taki Yenimahalle İlköğretim Okulu’na bu sayede atandı Cemil.
Sibel biraz çekingen bir kadındı. Öğretmenler odasındaki kapının hemen yanı başında duran bu koltuğa oturmayı hiç sevmezdi. Çünkü odanın en işlek yeri burasıydı. Her geçene selam vermek ya da içeri girenle muhatap olmak zorunda kalacaktı. Ayrıca deri koltuk, üzerinde oturanın her kıpırdanmasında gacır gucur ediyordu. Sibel böyle bir yanlış anlaşılmayı göze alamayacak kadar içine kapanık bir çocukluk geçirmişti. Zaten Cemil’den etkilenmesinin en önemli sebebi de buydu. Cemil koltukta kıpırdanınca osuruğa benzeyen ses çıkıverdi. Tam da pastanın içeri getirildiği andaki sessizlikte, olduğundan daha gürültülü gelmişti ses. Cemil var gücüyle sırıtarak “akşam fasulye fazla geldi galiba” esprisi yapıp hiç renk vermedi. Cemil’in yeni girdiği bir ortamda böylesine kötü bir espriyi yapabilmesi, durumu soğukkanlılıkla kotarması hoşuna gitmişti.
İkisi de ilişkilerindeki esas problemin ne olduğunu tam olarak dile getiremedi. Heyecanlarını kaybetmişlerdi. Orası kesindi. İlk yılda yaşadıkları alevli sevişmeler yavaş yavaş söndü. Sibel için ateşi söndüren olayların ilki balık kokusuydu. Bir akşam dışarıda balık yemekten döndüklerinde sevişmeye kalktılar. Sibel pek hevesli değildi aslında. Bütün bir akşam sevişeceklerine dair hiçbir emare yoktu. Hatta Sibel sevişme ihtimalini bile düşünmemişti. Zira balık yemişlerdi. Anlamadığı bir sebepten dolayı Cemil hararetlenivermişti. Halbuki Cemil geçirdikleri akşamı oldukça romantik bulmuştu. Öyle ya, güzel bir restoranda yemeğe götürmüştü karıcığını. Akşam kesin mutlu sonla bitecek diye, lavabodaki aynalı dolapta tuttuğu mutluluk haplarından bir tane atıvermişti ağzına. Cemil’in balık kokan bıyıkları karısının burnuna değdikçe, Sibel hafif bir tiksinti duydu. Cemil alınmasın diye sevişmeye devam etse de birkaç kez “çeksene şu bıyıklarını” diyesi geldi. Başka bir seferinde de Cemil yataktan kalkarken birkaç saniye geç kalmıştı külotunu giymekte. O ufak gecikmede yatak odasının sarı ışığında Cemil’in teleme peyniri gibi kıçı solgun, kansız ve hastalıklı geldi Sibel’e. Cemil’in kıçının ne kadar yağlı ve geniş olduğunu fark etti. O günden sonra kocasının poposuna hiç dokunamadı. Cemil pilava çatal yerine kaşık daldırdığında, milli bayramlardan birinde konuşma yapmak için kürsüye çıkarken beyaz atletinin bir parçasının kemerin üstünden çıktığını gördüğünde, nadir de olsa ailesinin doğulu şivesi Cemil’in k’lerinin içinden geçip g’ye evrildiğinde, Sibel’in aklına nahoş sorular düştü.
Cemil kolay kolay fark edemedi aralarındaki sönüklüğü. Sibel’in memleket hasreti çektiğini düşündü bir ara, ama bu da çok önemli bir mesele değildi. Zaten atanma gününü ikisi de iple çekiyordu. Son kavgaları çöpü dışarı çıkarmak üzerine oldu. Cemil askerden gelen kuzenine hoşgeldine gitmeseydi belki de işler farklı olacaktı. Necmi Abi’si askerde basur ameliyatı olmuştu. İyi oldu demişti. Hem raporlu olduğu günlerde nöbetten yırtmış hem de ameliyatı bedavaya getirmişti. Cemil’in o ziyaret sırasında aklına düştü. Burnundaki eti askerdeyken aldıracaktı. Horlama ve kokuyu iyi alamama dışında bir zararı yoktu burnundaki etin. Gerçi doktor ne kadar erken aldırırsa o kadar iyi olacağını söylemişti ama çok da elzem bir şey olmadığını da eklemişti. Cemil askerliğini bedelli yapınca ameliyatı falan unuttu. O akşam da çöpün kokusunu almamıştı. Sibel sabahçıydı. Kapıdan çıkarken hatırlatmıştı kocasına. Cemil çöpü atmıştı atmasına ama, alttan akıttığını görmedi. Yolluğun üzerine inceden siğdirmişti poşet. Cemil boş gününde bütün gün evde takılmış, ne ıslaklığı ne de kokuyu fark etmişti. Akşam Sibel’in verdiği tepki biraz ağır olmuştu Cemil’e göre. Annesini karıştırmaya hiç gerek yoktu. Sibel pasaklılığından girmiş köylülüğünden çıkmıştı. Daha da konuşacaktı da Cemil vurdu kapıyı çıktı gitti. Sokaklarda amaçsızca yürüdü. Biraz yatıştı. Yol ayrımına geldiğinde sağ tarafta duran çöp konteynerinin dibine bırakılmış yırtık koltuğa baktı. Kaplamanın içinden kirli çamaşırlar gibi pırtlamıştı sünger. Babasıyla ne zamandır konuşmadığını hatırladı. Niye konuşsundu ki. Sağdaki sokağa dönseydi hâlâ açık olan çiçekçiyi görecekti. Eve ufak bir hediyeyle dönmenin iyi olacağını düşünecekti. Soldaki sokağa döndü. Neon ışıklı tabelası olan çorbacı çıktı karşısına. Kavgadan yemek de gümbürtüye gitmişti. Bol sarımsaklı paça çorbası içti. Kelle de kırdırdı.
Bülent Ayyıldız

Bülent Bey tebrik ederim. Öyküler de hayatlar-ımız gibi çoğu zaman basit ve muhteşem olmalı. Sadelikteki muazzamlığı göremeyenler de okur umarım bu öykü gibi öyküyü. Edebiyat, okumak dizilerdeki reyting kaygısıyla bir anda birden fazla duyu organımıza tecavüz eden sahneler gibi olmadıkça da edebiyattır, öyküdür, okumaktır, sadeliktir, noktadır. Ellerinize sağlık.
Yine Bülent Ayyıldız’ın enfes romanındaki harika bir cümleye nazire yaparak söylemek isterim: Hepimiz birer ihtimalden ibaretiz …