
Perde sol minörle bir kez daha havalandı. Üç spin, bir burgudan sonra sakinleşip yerine döndüğünde, ikinci katın açık penceresinden müziğin ritmine kapılmış dans ettiğini fark ettim. Dün gece ikiye doğru gelmişti eve. F.X Pichler’in yarısına yaklaşmıştım o sırada. Yüksek, aydınlık pencereden salon ve yatak odası arasında gidip geldiğini görebiliyordum. Şehvet rengi elbisesini çıkarmış, elbiseyle neredeyse aynı boyda, boyalı bir tişörtle dönmüştü salona. Narin boynundan sarkan geniş yakası, beyaz yuvarlak omuz başını parlak bir mehtap gibi sunmuştu gözlerime. Elinde çay, kahve, belki de vicdan azabı yudumladığı fincanla pencerenin yanına yerleştirdiği şövalenin karşısına geçti. Dalgalı uzun saçlarını elinin bir hareketiyle toplayıp kavanozdaki fırçalardan birini saçının içinden geçirdi. Şövalenin yüzü bana dönüktü, fırçasının altında beliren altın yaldızlı şekilleri net görebiliyordum. Klimt’in tablolarından birinin röprodüksiyonunu yapıyor gibiydi. Öpücük, Altınlı Kadın ya da Yelpazeli Kadın. Belvedere’nin çıkışındaki hediyelik eşya dükkanlarından birinde satılıyordu bu röprodüksiyonlar.
Klimt’li hediyelerin arasının ne zaman açıldığını hatırlamaya çalıştım. Kupa, magnet, çanta ya da bir fular. Önceleri iki ayda bir, sonra dört, sonra altı. Sonra da… Tam pes ettiğim sırada bir Klimt Kiss’le çıkar gelir, kalbimde sinsi sinsi kanayan “acaba” noktasına bir öpücük kondurur, tekrar giderdi. O ilk “çıt” sesini duyuşum, ilk gidişine mi denk geliyordu? Galiba!
“Fırsat bu aşkım” demişti. Oysa kendimden beklenmeyecek bir şey yapmış, bindiğim tüm gemileri yakmış, bahçemdeki tüm papatyaları tek tek yolmuş, yağmurun kaç farklı anlama geldiğini çözüp ona gelmiştim ben. Fırsat bu değil miydi asıl? Onun için, bizim için yeniden yarattığım dünyayı görmemiş, O’na geldiğim bu yaşlı ve yorgun şehirde beni ümitsizliğimle baş başa bırakıp gitmişti. Doğayla olan masalımız da burada bitmişti. Ay kaç evreye giriyorsa kendi girecekti bundan sonra. Alkol alınacaktı sadece, efkar çekilmeyecekti. Bir şarkıya sadece sözler sığacaktı bir ömür değil. Seviştiğimiz son gecenin sabahı yastıkta bıraktığı saçının telini boynumdaki madalyona, küskünlüğümün yanına koyup uğurlamıştım onu yeni hayatına. Sonra sonra anladım. “Yoruldum” diyememiş, “gidiyorum” demişti.
Aziz Stephan Kilisesinin pazar çanı duş alma ve giyinme zamanımın gelip geçtiğini hatırlattı. Duymazdan gelip servis masasına yürüdüm. Kahve makinasından yayılan koku schwazer’imin hazır olduğunu haber veriyordu. Dün otele gelirken Cafe Demel’den aldığım apple strudeli pasta tabağına, schwazeri beyaz porselen fincana, F.X Pichler şişesinin dibinde kalanı küçük bir çilekle birlikte ince uzun kadehe koyup camın yanındaki ufak masaya yerleştim. Balkon kapısından süzülen bahar esintisiyle iki yana çektiğim tül perde havalanıp görüşümü bulandırıyor ama beni de gizleyerek karşı daireyi rahatça izlememe olanak sağlıyordu. Bir yandan da sokağın köşesindeki müzisyenin çaldığı Mozart 40. senfoninin allegro notalarını dolduruyordu odama. Graben Caddesi’ne cepheli Hotel Sacher’i özellikle seçmiştim. Yolun karşısını, dış cephesi kararmış art nouveau apartmanı dikkatle incelemeye başladım. Bayılırdı böyle binalara. Kaç tek gecelik evimiz olmuştu böyle dünya üzerinde? Say desen sayamam şimdi.
Aslında hep gitmez miydi? Şimdi düşünüyorum da, hep gelirken ve giderken hatırlıyorum onu. Gidişine ağıtlar yakardım ki, gelişi şölene dönsün. Gün geldi ben de çıktım yola. Tüm gitmelerine bedel olarak. Sonra gittikçe karıştı her şey. Dünya karıştı, şehirler karıştı, hayatlar karıştı. Uykularını merak ederdim, nefes alışlarını. Kitaplar yarıda mı kalıyordu yine? Mavi miydi her yer? Balkondaki çiçekler peki? Yazamadığı şiirler? Üşürdü ben yanında yokken, üşüyor muydu yine? Fincanlarımız dururdu olmayan dudak izlerimizin hatırına. Kırk yıl saklarım derdi kahvenin kendine inat. Sahi derdim, anlat, “ben gidince”leri bana anlat ki daha çok gideyim gitmelerine bedel olarak. Gitme derdim, giderdi. Gitme dese durmam riskine rağmen… “Herkes sana gelmek için yoldur aşkım” derdi. “Sana gelmek asıl yoldur… Hesaplar, bedeller, intikam şeytanın işi. Bizimki gönül işi.”
Dün geceki boyalı tişört üzerindeydi hala. Hızlı bale adımlarıyla boş dairede dönüyor, uçuyor, eğiliyor, bükülüyor, açılıyor, kapanıyordu. Gelişi güzel topladığı saçlarından dökülen asi bukleler grek burnunun üzerinde dans adımlarıyla senkronize dalgalanıyordu. Kadehimi kendi etrafında dairesel hareketlerle oynatıp ritmi tutturmuştum. Dibindeki çilek tanesi müziğin allegro notalarıyla dönüp duruyordu bardağın içinde. Müzik sustuğunda balkona çıktı. “Bravo Gustav” diye bağırıp elindeki iki kırmızı elmadan birini genç kemancıya fırlattı. Gustav’ın keman çalmadaki mahir elleri elmayı havada yakalamış, şapkasını çıkarıp balkonun altından güzel hayranını zarif bir reveransla selamlamıştı. Thonet sandalyeye oturup çıplak uzun bacaklarını balkon korkuluklarına yerleştirdi. Yüzünde Mayıs güneşinin ışıltıları, elmasından bir ısırık alıp gözlerini kapattı.
Onunla yürürken karşımıza çıkan kemancıyı kimse görmezdi. Onun bile ruhu duymazdı ya. Biz yürürken benim yanımda çalardı. O yokken karşıma çıkan yavru kedi gibi. O yokken sahipsiz her şeyi bulurdum, sahipsizliğime iyi gelirdi. Gecenin sesini de duymazdı kimse, gecenin içinde onun sesini duyduğum gibi… Bir türlü geçmeyen aylar ile göz açıp kapayana kadar gecen günlerin mantığını çözemezlerdi. Hastalığın hangi safhasıydı acaba onun bana “canım” derken benim ağlayışım. Ya desin diye yaptıklarım? Öyle yavan kalırdı ki aşka dair ne varsa. Papatyalar bile özgürdü artık. Ama ben zaten papatyaların da bu duruma gönüllü olduğuna inanırdım. Dolunayın aşıklar için var olduğuna inandığım gibi. Sıkıldığımda, boğazıma bakışları oturduğunda, özlemiyle sığamadığımda hiçbir şehre ya da gururumdan kendime deli olduğumda, işte onun olmadığı tüm zamanlarda yanına çıktığım yıldızların beni sevdiğine inandığım gibi. Evrenin sevgisine inanırdım ben, kadere de. Olacakla öleceğin çaresizliğine. Hiç bir engelin yetmeyeceği durumlara. Engellere. Ama güce de. Çok istemeye. Sabretmeye. Sabır yetmediğinde gitmeye.
Karşı balkondaki Thonet sandalye boşaldı. Minyatür incilerle çerçeveli kol saatim zamanın yaklaştığını söylüyordu. Kadehin dibinde kalan son yudumu kafama dikip fildişi saten geceliğimin askılarına uzandım. Kaygan kumaş çıplak vücudumla son kez temas edip ayaklarımın dibine bıraktı kendini.
Kirli sarı, yakıcı, yapışkan kıskançlığın gelip içime yerleştiği günü dün gibi hatırlıyorum. Kovmadım onu. Ciğerlerime dolup beni soluksuz bıraktığında daha çok yer açtım hatta. Sinsi sinsi yayıldı tüm hücrelerime. Metastaz yaptı kalbime. Kalbimi iki elimle bastırıp boğmaya çalıştım. Yarım kalmıştım çünkü, yarımı bir yapamıyordum bir türlü. Biri iki. Masamda hep iki tabak, yanında iki kadeh olurdu. Bir ondan içerdim bir ondan. Akşamları terasta, altında yıldızları izlediğim battaniyenin bir ucu hep onu örterdi. Yatağımdaki yastığın birini hep onun için kabartırdım. Ben biri iki yapmaya çalışırken, ikinin üç olup olmadığı kuşkusu sardı zamanla içimi. Şüphe beynimi kemirmeye başladığında kurduğu tüm cümleleri tek tek sözcüklerine ayırıp aralarına bakmaya başladım. “Sinemadaydım aşkım” dediğinde yanındaki koltuğun boş olup olmadığını düşünürdüm. “Yemekteydik” dediğinde “-dik” ekinin kaç kişiyi kapsadığı gün doğana kadar dolaşırdı zihnimde. “Neden sormuyordun?” diyeceksin şimdi. Soramazdım. Söylerdi çünkü. Söyleyeceklerinin acıtma ihtimaline karşılık şüphenin içindeki umuda sarılırdım. Ama umut en büyük kötülüktü bilirdim. İşkenceyi uzatır demişti Nietzsche. Bense tekrar yazmıştım bu cümleyi. Kuşkuyla yaşamayı seçmek kendine yapabileceğin en büyük kötülüktü. Kimse fark etmeden intihar etmek istersen şüphe zehrini seçebilirdin.
Şüpheyi yudum yudum içtiğim o günlerde, cevap bir fotoğraf karesiyle düştü kaygılarımın ortasına. Yoruldum deyip gittiği şehirlerden birinde çekilmiş turistik bir fotoğraf. Şehrin en afili köprüsünün üzerine oturmuş gülümsüyordu. Vicdanım kadar tanıyordum bu gülümsemeyi ben. Az önce sarılmış gibi. Az önce sımsıkı sarılıp, aşkla öpmüş gibi. Gülen gözleri kalbime battı. Battığı yer oluk oluk kanadı. Ayaklarının dibinde yıllardır taşıdığı sırt çantasını gördüm. O çantaya fütursuzca yaslanmış hasır bir kadın çantası. Çantanın kısa deri sapında Can’ın bir gelişinde getirdiği mavi ipek fuların aynısı. Ucunda Klimt olan hani. Dünya mı daha önce karardı ekran mı bilmiyorum. Gökyüzü yarıldı, deccal yere indi. Denizleri ateşe verip dağları un ufak etti. Kabirler açıldı, içimdeki tüm ölüler tek tek dışıma saçıldı. Koyu, siyah bir dumanın altında, birbirine giren yer ve gök arasında ezildim. Nefesim kesildi. Sığındığım masanın altında kendi dağlarımı, kendi denizimi yarattım. Kavrulan boğazıma damla damla denizimi akıttım. Tuzlu su yaktı. Düştüğüm karanlık çukurdan beni çıkarması için yine onu çağırdım. Duymadı. Ben gülüşünü duyuyordum oysa ki. Gittikçe uzaklaştı. Sonra tüpler, hortumlar geldi. Damar yolu dedi biri. Damarlarıma binlerce iğne batırdı. Neşterle derime yüzlerce çizik attı. Sonra karardı yine her yer.
Neden sonra, nehirler akmaya başladığında tekrar, güneş yeryüzüyle kavuştuğunda, ölüler uykuya dönüp kabirler kapandığında merak ettim. Ben bir şey yapmadım bak, merak yaptı. O yıl çekilmiş tüm fotoğraflara dikkatle tek tek baktı. Çantanın sahibini aradı. Ve inanır mısın, buldu bir gün. Canımı yakan, Can’ımın kalbini (ç)alanın bir yüzü vardı artık. Grek bir burnu. Dalgalı, uzun, kumral saçları.
Banyodan çıktığımda balkonda saçını tarıyordu. Dalgalı gür saçlarını uzun uzun fırçaladı. Başını öne eğip iyice kabarttı. Fırçada kalan telleri eliyle toplayıp balkondan fırlattı. Ben sıkıca düğümleyip çöpe atardım. O arkasından üfleyip uçuşunu izledi bir de. Hafifledi. O hafifledikçe ben ağırlaştım. Alelacele kuruttuğum saçlarımı başımın üzerinde toplayıp sıkı bir topuz yaptım. İnci küpelerimi taktım. Çok sevdiği beyaz uzun elbisemi, pembe çiçekli, hasır tabanlı beyaz saten ayakkabılarımı giydim. Saten kurdele bağcıklarını ayak bileklerimden itibaren birkaç kez çapraz çevirerek bittiği yerde minik fiyonklar attım. Can’ın hediyesi mavi ipek fularımı boynuma bağladım.
Adımımı attığım kesme taşlar Gustav’ın keman çaldığı köşeden önce Graben caddesine sonra Michaelerplatz’a taşıdı beni. Ne çok yürümüştüm hayalimde bu yolları. O hiç bilmez bak. Haritayı açar, evden işe işten eve gidişlerinde yanında yürürdüm caddeler boyu. Saçına düşen yaprağı alır, rüzgarla savrulan şalını düzeltir, yoluna çıkan taşları çekerdim düşmesin diye. İşyerinin etrafındaki kafelerin hepsini ezbere bilirdim. Garsonların adını öğrenir, O gitmeden önce gider sipariş verirdim, geç kalırdı çünkü hep. En çok seveceğini düşündüğüm restoranlarda rezervasyonlar yapardım ikimiz adına. Hatta bir keresinde Musicverein Wien’de konsere gitmişliğimiz bile var inanmazsın. Dedim ya o hiç bilmezdi bunları, hiç söylemedim. Sonraları üç kişi yürümeye başladık. Gördüğümü görmediler hiç. Eli elinde, bazen eli belinde mırıl mırıl konuşurlardı yanımda. Ben boşta kalan ellerimi üşümesinler diye ceplerimde saklardım.
Güneş Michaelerplatz’ın üzerinden yavaşça çekilmeye başladı. Aziz Stephan Kilisesinin çanı bir kez daha zamanın geldiğini hatırlattı. Derin bir nefes alıp Cafe Klimt’in büyük, kahverengi, ahşap kapısından girdim. Çıngırağı duyunca göz göze geldik. Huzursuzca iliştiği kırmızı döşemeli sandalyeden kalktı. Tavana çizilmiş orangutanın göbek deliğinden sarkan avizenin altında konuşmadan uzun uzun birbirimize baktık. Dalgalı saçlarını buluşma talebimle birlikte gönderdiğim mavi ipek fularla bağlamıştı. Yüzü solgun, kirpikleri ıslaktı. Uzattığım elime uzandı, alıp kalbinin üzerine yerleştirdi. Elimin altında kalbinin telaşını dinledim. Gözlerimi kapattım, elimin altında Can’ın kalbini dinledim.
Kadıköy rıhtımda vedalaşmıştık son gelişinde. Elimi alıp kalbine götürmüş, telaşla atışını dinletmişti. “Çok korktun beni” demişti. “Sana bir şey olacak diye ödüm koptu. Bir daha böyle salaklık yapma sakın.” Sonra cebinden yıllar önce karlı bir gecede kapısına bıraktığım üç küçük çakıl taşını çıkardı, birini bana uzattı. Önce o attı denize, sonra ben. Kötülükler gitsin diye dedi. Sonuncuyu öpüp avucuma yerleştirdi sıkıca. Avucumu öptü. “Ben dönene kadar iyi bak ona” dedi gülerek. Bana değil, taşa. Ama bu kez yollar bana çıkmadı. Hesaplar, bedeller ağıt oldu, uzadı gitti. Bu kez bana dönmedi. Şeytan yolları kesti.
Gidişinden üç gün sonra aldık kaza haberini. Çalışan tüm organlarını bağışlamıştı annesi. Söylediklerine göre, kalbi genç bir kıza hayat vermişti!
Figen Koşar

Off, ki, off…Figen Koşar kaleminize sağlık, böylesi derin bir metin okumayalı çok oldu. Kitabınız var mı bakacağım, hemen almak için. Teşekkür ederim bu şölen için.
Çok teşekkür ederim Yasemin hanım. Yazmak çok güzel. Ama kelimelerinizin birilerinin kalbine dokundugunu bilmek tarifsiz bir his..
Kalbimin acısını hissettim , çok derin ifadeler.. baktım romanınız yok , mutlaka olmalı , mutlaka okumalıyım ..
Çok teşekkürler 🙏
Kalp hop oturup hop kalktı,bir solukta okundu.Bir yerlere aldı götürdü.Kalemine, yüreğine sağlık Figencim.
Çok teşekkür ederim. Kalplerde buluşmak çok güzel 🙏
Okudukça içime işledi. Harika, Tebrikler sevgili Figen Koşar
Çok mutlu oldum. Çok teşekkürler 🙏