Selman Dinler

Şaşkınlıkla başımı kaldırınca duvardaki ejderhayla göz göze geldik. Nereden biliyordu bu pezevenk, çalışma masamın karşısında ejderha desenli bir çini asılı olduğunu? İznikli ejderham da en az benim kadar şaşkındı. Hatta onun şaşkınlığına biraz kızgınlık da karışmış, teşhir edilmenin öfkesiyle sivri dişlerinin arasından küçük, mavi bir ateş topu tükürmüştü.

Çiniyle bitse gene iyi. Öyküdeki yazar tiplemesi turuncu gözlüğü, tepeden kelleşmiş kafası ve konferans çıkışlarında şov yaparcasına yaktığı piposuyla ben değil miydim? Bakın, bana benziyordu, andırıyordu değil, düpedüz bendim. “Uzun bacaklı, toparlak göbekli,” diyordu. Bunlar bizzat benim kendimi tasvir ettiğim kelimelerdi. Bir yazar ve eleştirmen olarak sözcükleri asla rastgele kullanmadığımı ve tasvirlerden teşhis hususunda bir tür otorite olduğumu bilmem hatırlatmama gerek var mı? İtimat telkin etmek için akademik unvanlarımdan bahsetmek bile istemiyorum zira densizin teki çıkıp da “Hoca, senin kadron Tarih bölümünde değil mi? Edebi konularda bu kadar iddialı olman, bir otobüs şoförünün konser piyanistine akıl vermesine benziyor,” gibilerinden bir laf ederse ağzımı öyle kötü bozarım ki, bu hem bana yakışmaz hem de akademik unvanlarımın dayattığı terbiyeyle çelişir. Bilenler biliyor ama yine de hatırlatmakta fayda var: Evet tarihçiyim ama doktora tezim şair sultanlar üzerinedir.

Hocam, bir tesadüften ibaret olamaz mı, diyeceksiniz. Bunca delile rağmen? Bakın, benim için bir mabet kadar kutsi olan, öyle elini kolunu sallayan herkesin eşiğinden içeri adım atamayacağı çalışma odamdan öyle detaylarla bahsetmişti ki öykünün yazarı, burada tesadüften fazlası olduğu açıktı. Penceremin dışında duran, boynuzdan yapılmış kül tablası mesela? Böyle bir detay, net bilgi sahibi olmaksızın yazılabilir mi? Bunca delile rağmen inanmamakta ısrarcı münkirler kaldıysa aranızda, onlar için de şu nihai delili masaya koyalım: Doğum lekesi. Öykünün başkişisi olan kart ve arsız şahsın özel bir noktasında bir doğum lekesi vardı. Peki benim de aynı yerde, öyküde mahirane betimlendiği üzere, kenarından çentilmiş Reşat altını biçimli bir doğum lekesi taşımamı kim, nasıl açıklayabilir? Hodri meydan!

Bu kadarı, artık bir kurgu yazarının dahi hayal gücünü dumura uğratacak bir benzerlik değil mi? Hayır, bu benzerlik değil, beni çok yakından tanıyan birinin işiydi. İyi de, doğum lekemi bilecek kadar bana yakın olan kim vardı? Öncelikle karım elbette. Denize girmem, mayo giymem. Yıllar var ki tişört dahi giymiş değilim. O lekeyi ailemden ve çocukluk arkadaşlarımdan başka kim bilebilir?

Lekeyi bir an unutalım, diye düşündüm. Diyelim birisi bir şekilde öğrendi. Böyle bir öyküyü kim yazmış olabilirdi? Az çok tanınan bir kişiyim. Dostum kadar düşmanım da boldur. Belki de bunlardan biri benimle maytap geçmek için yazıp göndermiş olabilirdi. Senelerdir dergilerde, etkinliklerde arzı endam ederim. Fotoğraf ve videolarıma internetten ulaşmak zor değil. Bir şekilde bu mecralardan beni gözlemlemiş bir muzip dostum ya da hasid düşmanım böyle bir oyun etmiş olabilir miydi? Mümkündü. Daha ziyade hasımlarımdan beklerdim böyle bir öyküyü çünkü başkarakter, henüz okumayı bitirmemiştim ama, gayet fena ve aşağılık bir biçimde tasvir edilmişti. Bu artık mizahın, hatta taşlamanın ötesine geçmiş, hakaretin hududundan içeri girmişti.

Hop hop, dedi yukarıdan, uçuşan mavi sakallarıyla Ejderha Efendi. Dur bakalım. Doğum lekesini geri plana atamazsın. Anahtar orada. O lekeyi kim biliyor, oradan devam et. Bu basit bir edebi taciz değil. Başka işler dönüyor burada.

Ürpererek karıma avdet etti gene düşüncelerim. Eskiden beri düşük yoğunluklu bir çatışma içindeyizdir Mesture’yle. Son zamanlarda canımı yakmak için daha gayretli göründüğü doğruydu ancak kızgınlığı bu dereceye varmış olabilir miydi? Üç çocuğumuzun yükü altında ezildiğini, sorumluluktan payıma düşeni almadığım için bencil herifin teki olduğumu söyler dururdu yıllardır. Söylenir amma gene de oğlanları sabahları kendi elleriyle giydirmekten vazgeçmezdi. Utanmasa yıkanırlarken banyoya girip tasla tepelerinden su dökecekti. Şakayla karışık, “Sen eziyetten hoşlanıyorsun, üzerinde tepinecek üç evladın olmasa canın sıkılır, kendine başka işkenceciler bulmak zorunda kalırsın. Ola ki vazife bana düşer de seni ufak yollu tartaklamak mecburiyeti hasıl olur, bunaysa hiç takatim yok,” diyerek takılırdım. Gülmez fakat öyle yürekten itiraz da etmezdi. Velhasıl çok hınçlı olsa, bu düzeni bunca yıldır uysalca sürdürmezdi.

Gerçi son zamanlarda hiç olmadığı kadar öfkeliydi. Bakışları değdiğinde tenim karıncalanıyordu adeta. Ona da bir şey diyemiyordum, kadıncağızın hakkı olan profesörlük kadrosuna yeni rektörün elifi görse mertek sanacak kız kardeşi kondu, belki biliyorsunuzdur. Yerel gazeteler olayı “İlahiyat Fakültesinde Torpil Skandalı” diye diye köpürttüler bir müddet. Normalde bu kadar ses getirmezdi ama eski sekreter makamdan alınınca ortalığı velveleye verdi. Feysten, tivitırdan döktü saçtı. Başka dosyalar da açıldı, il başkanının kızı hangi kadroya nasıl yerleştirildi, mülakatta nasıl ince ayarlar yapıldı falan filan. Kendisi de vaktiyle bazı nimetlerden istifade etmemişçesine bol kepçeden saldırılar… Eh, bu kadar yaygara kopunca bizim hanımın da cinleri tepesine çıktı. Vay Süleyman Bey sen nasıl bana arka çıkmazsın? Bir biz miyiz şu dünyanın yetimi, enayisi? Sen o makamda bostan korkuluğu muydun? El alemin kocaları hanımlarının tezlerini yazdıkları yetmezmiş gibi her yıl bir tane de endeksli yayın yapıyorlar, diye diye bir müddet beni bunalttı. “Gülüm benim sözüm geçmez oldu. Ethem Bey vekaleti bıraktığından beri kendim de bir sığıntıdan ibaretim,” desem de katiyen inanmadı. İstesem yaparmışım, işin aslı onun profesör olmasını istemiyormuşum. İkna etmek için “Mesture Hanım neden istemeyeyim profesörlüğünü? Nereden baksan ayda altı bin lira para,” diye dil döksem de inandıramadım samimiyetime. Bir ortamda insanlar beni, “Profesör Süleyman Bey,” diye takdim ettiklerinde, gözlerinde çakan kıskançlık şimşekleri görülmeyecek gibi değildi. Bir de üstüne şu öykü atölyesi işi çıkınca iyice kudurmuştu mübarek. O günlerde evde çamaşırları asmadan önce öyle bir çırpıyordu ki, sanırsın Ebussuud Efendi şeytan taşlıyor. Velhasıl karım bana, elbette haksız nedenlerle, kızgındı.

Mutfaktan gelen çat çat sesler çoğalınca ister istemez kalktım, bakmaya gittim. Mesture bulaşık makinesini boşaltıyordu ama yerleştirdiği her tabak nasıl kırılmıyordu, hayret. Suçlayıcı bakışları mutfak kapısında yakaladı beni. Buz gibi, ürkütücü. Oyalanmadan kendime bir bardak su doldurdum. Kapıdan çıkarken Selman Vahit’le Muaz Eyüp deli danalar gibi iki yanımdan çarparak içeri hücum etti. “Anne bize pastırmalı tost yap!” Oğullarına hele hiç kıyamaz Mesture. Büşra olsa, dünkü börekleri ısıt derdi.

Ejderha Efendi, dedim odama dönünce, aç kulağını. İşi gücü başından aşkın, çoğu zaman fakülteye bile gidecek fırsat bulamayan, derslerini asistan kızlara anlattıran, dandirik bir makaleyi iki senedir tamamlayamamış, on yıl var ki akademiye tek bir katkı sunmamış bu kadın, benim atölyemi kıskanıp da sabote etmek için böyle bir öykü yazabilir mi? Vakit bulabilir mi? Diyelim buldu, şu edebi dili kıvırabilir mi? Kurgu bilmez, tasvir bilmez. Hele de üst kurmaca, metinlerarasılık, bilinç akışı desem bön bön bakar suratıma. Hayır, mümkün değil. İroniyi de bilmez, istiareyi de. Bunları okusa küplere biner ama hakikat şu ki yarı cahil sayılır. Mümkün değil, o olamaz. O zaman kim? Ejderha imalı imalı sırıttı.

Başka bir cihetten mülahaza etmeye karar verdim. Öykü atölyemin tanıtımı için, başvuran ilk yirmi öyküyü değerlendireceğimi söyleyen tiviti buldum bilgisayarda. Kimler beğenmişti ya da ritivit etmişti, inceleyecektim. Şu lanet öykünün gönderildiği ahimvahim666!@gmail.com adresini çağrıştıracak bir ipucu, bir anıştırma, bir bağlantı arayacaktım. 47 beğeni ve 12 ritiviti tek tek inceledim. Şüpheli birkaç hesabı not ettim. Bunlar profil fotosu olarak kendi fotoğrafını kullanmayan, yakın zamanlarda açılmış, az takipçili hesaplardı. Öyle yaptım, böyle yaptım, bir delil bulamadım. Şüphe ve endişelerin pençeleri arasında iyice bunalmıştım.

Nereden heves etmiştim şu öykü atölyesi işine? Asistanlardan biri çelmişti aklımı. Yok, hep sol cenahın tekelindeymiş bu atölyeler, kültürel iktidarı halen ele geçiremediysek biraz da böyle şeyleri ihmalimizden kaynaklanıyormuş. Efendim, bizim gençlerden eli kalem tutanlara rehberlik edecek benim gibi bir alim öne çıksa, yetenekli çocukları rahle-i tedrisatından geçirse fena mı olurmuş? Falan feşmekan. Atölye katılım ücretlerinden de dem vurulunca, alakamı celbetti. İyi kötü bir ekonomisi varmış bu işlerin, diye düşündüm. Artık bir noktada ısrarlara dayanamayıp baş sallayınca, nargile dumanları tüterken, kendiliğinden gelişti mesele. Atölyenin tanıtımı için bir deneme fikri öne sürdü zırtapozun teki. Bana gönderilen öyküleri değerlendirecektim. Başarılı bir iki tanesini bizim Kubbe-i Kadim dergisinde yayınlayacaktık. Muazzam reklam olacaktı. Hem şahsım hem de asıl, camiamız adına. Elmalı çaylarımızı yudumlarken her şey şıngır mıngır geliyordu kulağa. Ama ne oldu? Bombayı kucağımda buldum. Doğum lekemden bahseden bir öykü, adeta bir gözdağı gibi posta kutuma düştü.

Kim olabilirdi, kim? Ola ki bir yerlerde önünü kestiğim, canını yaktığım, haddini bildirdiğim meçhul bir muarızım vardı ve üstü kapalı tehdit maksadıyla, bak, kirli çamaşırlarını döküveririm ortalığa, gel bu atölye maskaralığından vazgeç dercesine bana böyle bir öykü yollamıştı? İyi de, dönüp dolaşıp aynı yere geliyorduk. En özel noktamdaki bu lekeyi kim bilebilirdi?

Bir tıpırtı yaklaşıyordu arkamdan. Ekranda açık olan sayfaları küçültüp telaşla arkama döndüm. Büşra! Elindeki tepside havuçlu kek ve çay vardı. Başını uzatmış, ekrana ve masama casusça bir merakla bakıyordu.

“Hayırdır kızım?” dedim. “Hangi dağda kurt öldü? Yaşlı babanızı hatırlamaz, genellikle salonda kendiniz yer içerdiniz. Nereden çıktı bu izzet, ikram?”

“Üff baba ya. Annem yolladı işte.”

“İşte şimdi yalanın çıktı ortaya. Annen bana kıyamet kopsa bir şey yollamaz. Ne oldu, para mı isteyeceksin? Ya da yeni bir telefon, ayakkabı?”

“Üff baba ya!” diyerek tepsiyi masama bırakıp gitti Büşra. Gayriihtiyari düşündüm, pek meraklı bakıyordu bilgisayara, acaba o mu yazmıştı öyküyü? Ejderhayla göz göze geldik. Ne dersin mavi sakal? Büşra küçükken ortalarda dolaşır, o koca koca açtığı gözleriyle her şeyi aklına kazımak istercesine seyrederdi. Banyodan çıktığımda falan, bir şekilde görmüş olabilir miydi? Yok yok, dedim. Detaylara hakim olsa dahi, hâlâ ağzı süt kokan on yedi yaşındaki kız, böylesine usta işi bir öyküyü kotarabilir miydi?

Peki, kızı eledik diyelim. Muaz Eyüp? Belki de oydu. Büyük oğlum edebiyata meraklı görünürdü. Artık samimi bir meraktan mı yoksa sitenin kızlarını etkileme maksadıyla mı bilmem, koltuğunun altında, uzaktan kapak yazısı okunacak şekilde kitap taşımayı ihmal etmiyordu bir süredir. İsmet Özel’ler, Sezai Karakoç’lar. “Aferin oğlum,” diye teşvik etsem de okuduklarından bir şey anladığını sanmıyordum. Bir gün defterlerini karıştırmıştım, abuk sabuk, çocukça karalamalar vardı sade. Benim edebi yeteneğimi tevarüs edememişti işin doğrusu. Ondan da beklemezdim.

Meselenin künhüne vakıf olamadıkça sinirim tepeme çıktı. İtiyadımın dışına çıkıp, henüz akşam yemeği yemediğim halde bir sigara yaktım. Camı açtım, boynuz küllüğü önüme çektim. Bir müddet düşündüm. O sırada gözüm ekranda açık duran şu meşum öyküye kaydı. Kaldığım yerden devam ettim okumaya ancak ne göreyim, öykünün başkişisi olan mendebur kartaloz, tıpkı benim gibi boynuz küllüğü çekip bir sigara yakmaz mı? Tansiyonum düşer gibi oldu. Tahammül edemeyip kapattım öyküyü. Pes, dedim. Beni benden iyi tanıyan bir yazar bu. Kim beni böyle tanıyabilir ki? Bir büyücü mü? Firavunun önünde Hz. Musa’ya meydan okuyan sihirbazlardan biri miydi bu Yarabbi! Yahut ben bir sihirbazdım da bu meçhul düşmanım Hz. Musa’nın önüme attığı asası mıydı? İyice düğüm olmuştu sualler.

Baktım ilahi göndermeler içinde mahvolacağım, aklıma başka bir analiz metodu geldi. Siyasi meselelerde de daima faydasını gördüğüm eski bir kaideden yola çıkacaktım. Bir eylemden kim en çok fayda sağladıysa, eylemi o yapmıştır derler, bilmem duydunuz mu? Zekice bir yaklaşımdır, eski MİT müsteşarlarına öğretilirmiş. Çok çetrefilli işleri şıpın işi çözüverdiğine şahidim. Bu minvalde, bana gönderilen bu öykünün neticesi neydi? Ailemle aramın bozulması. Bundan kim fayda sağlayacaktı? Elbette düşmanlarım. Benim bu bedbaht tedirginliğimden ancak bir düşmanım keyif alırdı. O halde bu öyküyü düşmanlarımdan biri yazmış olmalıydı. Ben de bu durumda, düşmanlarıma bu keyfi yaşatmamak için, öykü atölyemi iptal edecek ve ailemle daha çok kaliteli vakit geçirerek aramızı düzeltecektim. Böylece de düşmanlarımı mutluluğumla kahredecektim. İyi de, diye düşündüm, bu yeni durumda eylemden kim fayda sağlamış olacak? Ailem. O halde bu öyküyü düşmanlarımın değil, sonuçlarından fayda sağlamış olmaları hasebiyle, ailemin yazmış olması gerekmez mi? Tam bir dilemma. Hay Allah, kafam pinpon topuna dönmüş ve iyice karışmıştı.

O sırada salondan bizimkilerin kahkahaları gelince aklım yine o tarafa kaydı. Çocuklarım annelerine pek düşkündür, neredeyse bitişik yaşarlar. Mesture Hanım bana kızdıkça onlar da nedense hep annelerinden taraf olurlar. Acaba diye düşündüm, yine temel analize geri dönerek, bunlar böyle, zaten bizimle ilgilenmiyordun, bir de hani nispet yapar gibi bizden esirgediğin vakitte el alemin çocuklarının öykülerini mi düzelteceksin gibilerinden, el birliğiyle bir öykü yazıp benimle alay mı ettiler? Hani hakları yok da diyemem, meşguliyetlerim yüzünden daha bir tanesinin ödevine, dersine yardımım dokunamamıştır. Ama yine de böyle mi yapmak lazım gelirdi? Ufak tefek kusurlarımız olduysa da babalarıydım ben onların. Düşüne düşüne doldum, kalktım yerimden.

Bir hışımla girdim salona. Tam da tahmin ettiğim gibi, kucak kucağa tek koltuğa sıkışmışlar, Diriliş Ertuğrul izliyorlardı. Beni görünce toparlandılar. Yüzlerinde beliren “Baba keyfimizin içine limon sıkmaya mı geldin,” ifadesi iyice tadımı kaçırdı. Kendime hakim olamayıp çıkıştım, “Tarihi bu dizilerden mi öğreneceksiniz? Bu makyajlı, küpeli şaklabanlardan mı?”

Sesim gereğinden yüksek çıkmış olacak ki Selman Vahit korkup büzüldü, annesinin kanadı altına sığındı. Büşra uzanıp kumandayı aldı, televizyonun sesini kıstı. Bir süre susuştuk. Hiddetimden, o kadar iyi bildiğim ilm-i siyaseti falan unutmuştum. Sipsivri sordum, “Mesture Hanım, sen bir öykü yazdın mı yakınlarda?” Boş boş bakınca izah ettim. “Hikaye yani?”

“Yok. Nereden çıktı bu böyle? Hikaye mikaye?”

“Yazmadın yani?”

“Ayol yazsam yazdım, derdim. Kapanıyorsun odana, kafanda kura kura deli gibi oldun.”

Muaz Eyüp’ün gözünün içine baktım. “Sen?” Yutkundu, cevap veremedi. “Hikaye yazdın mı bu aralar?”

“Yok baba,” diye kekeledi. “Ben şiir yazıyorum, biliyorsun.”

Nasıl da ustaca oynuyorlardı rollerini. Riyakarlığın bu kadarına dayanamazdım. Patladım, “Kim yazdı o zaman? Ben kendim mi yazdım yani?”

Çocuklar gözlerini kaçırıp pıstılar ama Mesture bugün pek kavgacıydı. “Bilmem artık…” dedi gayet imalı. “Çok dalgınsın, kendin mi yazdın acaba?”

Küstahlığın bu derecesine tahammül edemeyip çıktım salondan. Çalışma odama dönüp başımı avuçlarımın içine aldım. Hakikaten ben yazmış olabilir miydim? Kendimden bile şüphe edecek hale düşürmüşlerdi beni. Mavi Sakal yukarıda, ağzından keyifli ateş topları çıkararak gülüyordu. Sen sus, dedim ona. Sonra ne münasebet, diye tersledim kendimi de. Böyle postmodern soytarılıklardan hazzetmediğimi herkes bilirdi.

Bu muammayı ancak öykünün devamını okursam çözebileceğim açıktı. Belki orada alçak yazar, kimliğini ele verecek bir ipucu bırakmış olabilirdi. Öyküyü açmak için fareye uzandım lakin parmağım bir türlü o çift tıklamayı yapamadı. Devamını öğrensem ne geçecekti ki elime? Okuduğum kadarı bile beni perişan etmeye yetmişti. Dur bakalım Süleyman Hoca, dedim kendi kendime. Belki de bazı şeyleri bilmemek, düşünmemek daha iyidir. Ne olursa olsun, buradan hayırlı neticeler çıkmayacağı aşikardı. Aile saadetime, huzurlu, bereketli yuvama kastediyordu kitapsız pezevenk. Düşünmeden sildim öyküyü. Çöp kutusunu da boşalttım. Sonra gidip posta kutumdan da sildim ve hemen peşinden, sağlık nedenlerinden ötürü öykü atölyesini iptal ettiğimi bildiren bir tivit attım. Eh, kalbimde bir sızı, bir burukluk olmadı desem yalan olur. Al işte, kına yak, diye sızlandım mağduriyetimin acısıyla.

Kısmet değildi demek ki. Kaderin rüzgarı önünde sürüklenen hazan yaprakları misali aciz kullar değil miydik sonuçta? Bazen de vazgeçmesini bilmek, mevcut hale razı olup kanaat etmek gerekti. O günden sonra bir müddet edebiyattan soğudum, öyküye falan tövbe ettim.

Selman Dinler