Derya Sönmez’in Sırça Kanatlar adlı ilk öykü kitabı, 6. Antalya Edebiyat Günleri “En İyi İlk Öykü Kitabı” ve 2022 Dil Derneği Ömer Asım Aksoy ödüllerinin sahibi oldu. Sönmez’in ilk kitabında yakaladığı akıcı ve yalın anlatım oldukça titiz çalıştığını gözler önüne seriyor. Yazdığı öyküler zaman içinde olgunlaştığı için, anlatmak istediğinin özüne inebilmiş bir yazar görüyoruz karşımızda.

Sel Yayıncılık tarafından 2021 yılında yayımlanan Sırça Kanatlar on sekiz öyküden oluşuyor. Öykülerde belleğin yok oluşu, yalnızlık, anlaşılma isteği, yakın olamama hali ile genel bir başlığa dönüşen iletişimin sağlanamadığı ilişkiler irdeleniyor. Bir öyküde, insanın en yakınındakiyle hesaplaşamadığı konuların aralarındaki uzaklığı büyüttüğü gözler önüne seriliyor. Başka bir öyküde konuş(a)madıkları için birbirini anlamayan kadın ve erkeğin ilişkisi tıkanıp aldatmayla son buluyor. Bir diğer öyküde ise yıllar içinde değiştiği fark edilen kişi yaftalanıyor, yenilendiği için hor görülüyor. Değişiklik birbirine iki yabancı haline gelenler arasında gökten zembille inen, hoşlanılmayan bir şeye dönüşüyor. Yeni icatlar çıkaran taraf alışılmışa, var olana kafa tuttuğu için “aynı kalan”la ters düşüyor.
“Daha Bir Şey Görmediniz” adlı öyküde bir zamanlar Nihal Hanım’a güzel şeyler hissettiren kocasının parfümünün kokusu bıkkınlığa hatta nefrete dönüşüyor. Fakat, annesinin, “O iyi biri, ayrılman için hiçbir neden yok,” sözü Nihal Hanım’ı köşeye sıkıştırmakla kalmayıp suçluluk duymasına da neden oluyor. Bunun sebebi kocasının ayrılığı gerektirecek somut bir kötülüğünün, bir bahanesinin bile olmaması. Annesinden destek göremeyince çaresiz arafta, boşlukta kalıyor. Ne ileri ne geri gidebiliyor. Ancak Sönmez’in bir röportajında dile getirdiği gibi Nihal Hanım negatif duygularına kapılıp fevri bir şekilde harekete geçmiyor, baş etmesi zor duygularla yaşamayı göze alacak kadar güçlü. Düşüncelerinin olgunlaşması için beklemeyi tercih ediyor, belki de sonra emin olup harekete geçecek ve kararından pişmanlık duymayacak.
Doğa, Sönmez’in kaleminde başat bir unsur. Hemen her öykü zengin ve bir o kadar sade tasvirleriyle okuru doğanın ve doğa olaylarının içine davet ediyor. Rüzgârın, güneşin, yağmurun eksik olmadığı betimlemelerde doğa bazen mekâna dönüşürken bazen de karakterlerin zihin dünyasını yansıtıp kurguyu şekillendirmekte. Anlattığı bir öykü, ev içinde geçse bile dışarıya, doğaya bakıyor anlatıcı, orayla bağ kuruyor. Üstelik doğa unsurunu ya da değişen şehrin siluetini öyküyle çok iyi harmanlayarak verebiliyor. Doğa, tasvirin ötesine geçerek öyküye hizmet ediyor, hatta ana konusu haline gelebiliyor. “Ankara’da Denize Karşı” adlı öykü Ankara’nın denizsiz olduğuna vurgu yapmanın ötesine geçiriyor okuru. Anlatıcının bozkıra baktığında denizi görebilmesi milyonlarca yıl önce o bozkırda var olan denizi tasavvur etmemizi olanaklı hale getiriyor. Tahayyülün sınırlarını açan bu görme biçimi şu anda denizi olan bir şehrin gelecekte denizsiz kalabileceği ya da bir bozkırın zamanla çöle dönüşebileceği ihtimalini de sezdiriyor.

Çarpıcı bir öykü olan “Balıkgözü”nde anlatıcı evdeki eşyaların yavaş yavaş eksildiğini fark ediyor. Bunlardan biri, karısı Ayla’nın Samatya’daki bir hurdacıdan aldığı bakır sahandır. “Eşyalar geride bıraktıkları boşluktan da tanınabilir,” cümlesinde anlatıcı yerinde bulamadığı, yitip giden eşyaların hikâyesini hatırlıyor tek tek. Eşyaları özleyen biri yok karşımızda, onlarla hesaplaşan birine daha yakın duruyoruz. Ayla, kocasının eşyalarla kafayı bozduğu gerekçesiyle oğulları Arda’yı da alıp evi terk ediyor. Bu durum “eski koca”nın pek de umurunda olmuyor. Kurduğu yeni düzenle manevi birlik yaratırken eşyaların kullanımının güçleştiğini dile getiriyor sadece. Eşyaları yeniden ve kendi kafasına göre dizmeye başladığında hafifliyor. Geçmişle hesaplaşmanın yarattığı manevi rahatlık eşyaların kullanımından daha mühim hale geliyor. Anlatıcının kurmaya çalıştığı yeni düzen ona neredeyse hiç garipsemediği yeni hayatın anahtarını sunuyor, üstelik kendiliğinden. Önlenemez ihtiyaç yerine geldiğinde Ayla ve kocasının ilişkisi doğal bir biçimde bitmiş oluyor. Sorununu kendi kendine ve sakince halletmek için, yalnızca anlamak istediği konuya odaklanan anlatıcı, karısıyla olan ilişkisindeki çıkmazları çorap söküğü gibi kendiliğinden çözüme ulaştırıyor. Derya Sönmez’in eşyalar üzerinden yaptığı tasnif, terapide kişinin bilinçaltına inerek zihnindeki karmaşık konuları yerli yerine koyup hayatını bir düzene oturtan biriyle uyum gösteriyor. Bu, onun öyküde anlatmak istediği derinliği verebilmesindeki başarıda saklı.
Sönmez öykülerini belirsiz sonla bitirdiği için okurun yorum yapması mümkün hale geliyor. Öyküler okura teslim edilerek yazarın olmaktan çıkıyor, sonsuz yorum zinciri içinde büyüyor. Okurun yazara eşlik etmesinin bilinçli bir tercihi olduğunu söyleyen Sönmez, okuru öykünün içine davet etmekle kalmıyor, ucu açık bırakılan öykülerle onun hayal gücünü de devreye sokuyor. İşlediği konuları kalıba oturtmaktan özellikle kaçınması yazarın üslûbuyla örtüşüyor. Bir karara varma ihtiyacı olmadan yalnızca hikâyesini anlatmayı tercih ediyor. Sönmez’in üslûbundaki naiflik çizdiği başarılı karakterlerle de vücut buluyor. Öyküdeki kahramanların hayat tarzları ve tercihlerine nesnel biçimde bakmamız sağlanırken iyilik ve kötülük usulca masaya yatırılıyor.
Sahip olduğu nitelikler sayesinde Sırça Kanatlar adından uzun zaman bahsettirecek öykü kitaplarından biri olduğunu kanıtlamakta. Gelecekte Derya Sönmez’in yeni öykülerini okuyacak olmak oldukça heyecan verici.
Başak Çeliktemel

Derya Sönmez’i kutluyorum. İlk fırsatta alıp okuma isteği uyandı içimde.
Sevgili Başak Çeliktemel çok teşekkürler.