André Gide’in Ahlak Karşıtı adlı romanı Can Erhan Kızmaz çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Önceki yıllarda “Ayrı Yol”, “Ahlaksız” gibi başlıklarla yayımlanan kitap, yaşam savaşını kazandıktan sonra bireysel ahlakını inşa etmeye çalışan, bu süreçte de ahlaksızlığın kıyısında dolaşan bir adamın fiziksel ve zihinsel yolculuğunu konu edinmekte.

Genç yaşta birçok dil öğrenen, entelektüel çevrelerde yaşına rağmen âlim sayılan Arkeolog Michel, kısa zaman içerisinde karısını ve tüm servetini kaybetmiştir. Her şeyini kaybetmiş bir adam olarak, en yakın dostlarını bu kaybediş hikâyesini paylaşmak için yanına çağırır. Böylece roman, Michel’in anlatısıyla başlar. Karısı Marceline ile balayına, Fransız sömürgesindeki Arap ülkelerine giderler. Ancak Michel’in sağlığı gitgide bozulur ve verem olduğunu öğrenir. Ölümle burun buruna gelen Michel bir kırılma yaşar. Şimdiye kadar öğrendiklerinin beyhude olduğunu, bedensel sağlığının önemini kavrar. Civarlarında pek çok çocuk ve ergen vardır, hastayken onlarla vakit geçirmeyi, onları gözlemlemeyi sever. İlkin, hasta bir adamın sağlıklı bedenlere imrenmesi olarak algıladığımız sahneler okuru giderek şüphelendirmeye başlar. Onun çocuklara olan alakası –bilhassa kitabın son sahnesinden anlaşıldığı üzere– pedofil bir eğilime dönüşür. Ancak şunun altını çizmek gerekir: Michel’in pedofili eğilimi romanda o kadar belli belirsiz bir çizgidedir ki ancak dikkatli okur bunun ayırdına varır. Zira ölümle pençeleşen, sağlığına bir an önce kavuşmaya çalışan bir adamın genç ve sağlıklı bedenlere imrenmesi, bu bağlamda onlarla vakit geçirerek kendine yaşam sevinci aşılamaya çalışması gibi gözüken pasajlardaki dürtüselliği mümkün mertebe muğlak kılmıştır Gide. Aynısı Michel’in Ménalque ile ilişkisi için de geçerlidir. Ménalque’ın gazetelerde ahlaki açıdan yerden yere vurulduğunu okuruz ilkin. Yazar bunun nedenini açıklamasa da Ménalque’ın eşcinsel kimliğini toplumdan saklamadığı için bu kötü muameleye maruz kaldığını anlamak güç değil. Aynı zamanda Ménalque, Michel’in ideallerinin somutlaşmış hâlidir çünkü toplumsal ahlakı ve her türden normu reddeden bir karakterdir. Michel’e olan ilgisini de gizlemez ve iki defa Ménalque’ın evinde buluşurlar. İkinci buluşmada ölümle savaşan Marceline’dir. Hasta eşiyle titizlikle ilgilenen, ona olan aşkını her fırsatta dile getiren, zaman zaman onu abartılı bir şekilde seven Michel, tüm bunlara rağmen Ménalque’ın uzun müddet dönmeyeceğini bildiği için o buluşmaya gider.

“‘Bu akşam sizinle içmek istiyorum, yarın gideceğimi unutun ve sanki bu gece uzun olacakmış gibi sohbet edin. Günümüzde şiiri ve özellikle felsefeyi cansız harfler hâline getiren şeyin ne olduğunu biliyor musunuz? Çünkü hayattan kopuklar. Antik Yunan yaşamın kendisini idealize ediyordu; öyle ki şairin yaşamı aynı zamanda şiirsel olanın hayat bulmuş hâliydi; filozofun yaşamı felsefesinin eyleme konulmuş hâliydi; yaşama öyle karışmışlardı ki birbirlerini görmezden gelmek yerine, felsefe şiiri besleyerek, şiir felsefeyi ifade ederek harika bir ikna gücüne sahip oldular. Bugün artık, güzellik iş başında değil; eylemin güzel olma gibi bir kaygısı yok ve bilgelik tek başına yürütüyor faaliyetini.’” (s. 115)

Şurası önemli ki karşımızda son derece zeki bir yazar vardır. Sathi bir okuma Michel’i, karısına âşık olan fakat entelektüel bunalımını aşmakta zorlanan, bu yüzden de rüzgârla savrulan bir adam şeklinde gösterirken derin okuma, onun eşcinsel ve pedofil eğilimlerini bastırmak için karısını, evliliklerini bir araç olarak kullandığını, dürtülerini ve duyduğu pişmanlığı bastırmak için karısına abartılı bir şekilde davrandığını gözler önüne serer. Zira, Michel hiçbir surette eylem insanı olmamıştır. Onu vicdanen rahatsız eden arzularıyla düşünceleridir. Bunları, kendi kendine kabullenmekte dahi zorlanır, arzularını ve düşüncelerini bir taraftan olumlarken bir taraftan olumsuzlar. Yani, sonsuz bir ikilik içerisinde araftadır.

“O güne kadar akla gelmemiş bir buluş yapmak için doğmuşum gibi geliyordu bana ve araştırmacının kültürü, edebi ve ahlakı inkâr edip elinin tersiyle itmek zorunda olduğunu bildiğim bu karanlık araştırmama yönelik, tuhaf bir tutkuya sahiptim.” (s. 149)

Michel, artık tarih bilimiyle ilgilenmemeye başlar. Şimdiye kadar edindiği bilgiler ona boş gelmektedir ve varlığının amacına ulaşmaya çalışır fakat bu amacı tam olarak kavrayamaz. Söz konusu amaç uğrunda adımlar atar yine de. Bu adımlardan ilki toplumsal ahlakı reddederek bireysel ahlakını inşa etmeye çalışmasıdır. Yine de altını çizmek gerekir ki Michel asla eşcinsel veya pedofil bir eylemde bulunmamıştır. Buna rağmen tutkusu onu yolculuktan yolculuğa sürükler. İlginçtir ki bu yolculukların çoğu Fransız sömürgelerine, yani Arap ülkelerinedir. Bu coğrafyada kendine yeni bir yaşam alanı kurmaya çalışır. Bu alan, ahlaksızları; sarhoşları, ensest ilişki kuranları, hırsızları, katilleri kapsar.

“Ah, Sirakuza’nın küçük limanı! Ekşi şarap kokuları, çamurlu sokaklar, hamalların, serserilerin, sarhoş gemicilerin takıldıkları kötü kokulu küçük dükkânlar. En kötü insanlardan oluşan bu toplulukla olmaktan keyif alıyordum. Dillerini bilmeme ne gerek vardı? Nasıl olsa bütün tenim onu tadıyordu. Tutkunun kabalığı bile gözümde sağlığın, canlılığın riyakârca ifadesine bürünüyordu. Onların perişan hayatlarının, bana verdiği tadı onlara vermeyeceğini kendime söylemem boşunaydı… Ah!” (s. 157-158)

Devletinin sömürgeleştirdiği topraklarda hakir bir yaşam süren insanlarla vakit geçirerek şimdiye kadar olduğu kişinin antitezi olmaya çalışır. Sömürgeci ‘beyaz adam’ olmasının dışında çiftlik sahibi bir burjuvadır da. Çiftliğinde çalışanlarla türlü oyunlar oynar. Onların, av yasağında avlanmaları gibi suçlarına ortak olur ve bu tarz oyunları geliştirmekten zevk alır. Ancak emektar hizmetkârın yirmili yaşlardaki oğlu Charles, sadık babasının aksine “efendinin oyunlarını” çözerek Michel’i kendisiyle yüzleştirir. Önceleyin buna öfke duyan Michel, ardından derin bir pişmanlık yaşar ve dürtüsel tepkilerle pişmanlığını bastırmaya çalışarak çiftliği satacağını haykırır Charles’a. Genç adam umursamaz. Görüldüğü gibi dürtülerini kontrol etmekte zorlanan, bu kontrolsüzlük karşısında pişmanlık ve öfke ikilemine kendini hapseden ve kendisiyle yüzleşmekten korkan bir adamdır Michel. Oysa hem Ménalque hem de Charles onu kendisiyle yüzleştirmişlerdir. Bu iki yüzleşmeden hareketle Michel’in asıl sorununun mülkiyet olduğu sonucuna varılabilir. Michel, bir tarafta dürtülerine teslim olmak isterken diğer tarafta sahip olduklarını, Marceline dahil, kaybetmek istemez. Bu sebepten dolayı sürekli kaçmak, sürekli yolda, yolculukta olmak ister. Karısının hastalığını bahane ederek parasını düşüncesizce harcayarak şehir şehir gezer. Karısının asıl ihtiyacının dinlenmek olduğunu göz ardı ederek herhangi bir şehrin havasının ona iyi geleceği bahanesiyle genç kadını peşinden sürükler.

Bu noktada Marceline’den de bahsetmeli. Marceline, dinin, tevekkülün, tevazunun simgesidir. Hiçbir zaman şikâyet etmez, aksine şükreder. Ancak kocasının peşinden umarsızca savrulan safdil bir kimse değildir, olan bitenin farkında olmasına rağmen kaderci davranmayı tercih eder. Böylece karı koca ilahi ahlak-bireysel ahlak çatışmasını ortaya koyarlar. Gide, burada da zekâsını göstererek Marceline’in tarafındaymış gibi yapar. Michel mutsuzken o huzurludur. Oysa Gide’in hayatına bakıldığında Michel ile pek çok ortak noktası olduğunu görmek mümkün ki Gide eşcinselliğini kabul etmiş, 41 yaşında 16 yaşındaki Marc Allégrat ile ilişki yaşamış bir yazardır. Bu bağlamda kitabın önsözüne dönmekte fayda var. Önsözde yazar, Michel’i ne övdüğünü ne de suçladığını açıkça ortaya koyarak onun hakkında hükümde bulunmadığını belirtir. Yine de kitabın yazım sürecinin kendisi için duygusal anlamda ne kadar ağır olduğunu da söylemeden edemez.

“Eğer bazı seçkin zihinler bu dramda sadece tuhaf bir durumun anlatısını; kahramanında ise bir hastayı görme konusunda hemfikir olurlarsa; bu dramda çok önemli ve genel yararı olan düşüncelerin yer aldığını kabul etmezlerse, hata bu düşüncelerde ya da dramda değil yazarın kendisindedir ve bu kitaba bütün tutkusunu, gözyaşlarını ve bütün özenini vermiş olsa da[1] ben onun yeteneksizliğinin farkındayım.” (s. 12)

Önsözün sonuna doğru Gide’in kitapla, daha doğrusu Michel ile duygusal bir bağ kurduğunu görmek mümkün zira son derece nesnel bir metin ortaya koymaya çalıştığını üstüne basa basa belirten bir yazar, tutkusundan ve gözyaşlarından neden bahseder? Yazar-metin arasındaki otobiyografik desenler az olmasa da romanın asıl başarısı muğlaklığı olsa gerek. Ne Gide ne Michel ne de Ménalque ulaşmıştır ideal ahlaka. Böylece, metni ahlak üstüne bir mütalaa olarak görmek, bu mütalaa üzerinden ahlakın ne olduğunu sorgulamak mümkün. Sözün özü, Ahlak Karşıtı soru işaretlerinden, sorgulamalardan ibaret bir roman, hatta daha ziyade insan varlığını ve bu varlığın amacını sorgulayan felsefi bir metin:

“Keşfettiğimi sandığım kişi için de böyle oldu; otantik varlık, ‘kadim bir âdem,’ artık Kitab-ı Mukaddes’in istemediği kişi; kitapların, hocaların, ebeveynlerin, etrafımdaki her şeyin ve hatta bizzat benim ilkin hep birlikte ortadan kaldırmaya gayret ettiğimiz kişi. Böylece, bütün bu fazlalıklar sayesinde derinlerde ve fark etmesi zor fakat bir o kadar da yararlı ve değerli bu kişi bana malum oldu. O andan itibaren, eğitimin üst katmana nakşettiği, öğrenilmiş ikinci kişiliği küçümsemeye başladım. Fazlalıkları silkelemek gerekiyordu.” (s. 59)

Metin Yetkin


[1] Vurgu bana ait.