Tapınağa deniz tarafından çıkılan merdivenlerin başında durdum. Tapınağı çevreleyen duvarın gerisinde deniz görünüyor. Sıcak havanın altında kıyıya vuran küçük dalgalar ağır ağır geri çekiliyor, sonra yeniden geliyor. Trabzanlara oyulmuş balık benzeri figürlere, naga tarzı su yılanlarına, dalga ve spiral desenlere bakıyorum. Bedenleri akış yönünün tersine, sanki her biri görünmez bir dirence, akıntıya karşı yüzüyor. Hareket etmek için oyulmuşlar ama yerlerinden kımıldayamıyorlar. Bütün bu oymalar bana, hakikat arayışımızı toplumla aynı yönde değil, tersine kurmamız gerektiğini söylüyor. Oysa tapınak bize yön belirlemede rehberlik ederken hep toplumu, en küçük üyesi aileyi örnek veriyor, bireyi değil düzeni işaret ediyor. Figürlerin tersine yüzüşü ile tapınağın önerdiği yön arasında bir mesafe var. Ustalar eserlerini ortaya koyarken tek bir düşünce yapısına bağlı kalmış olamazlar diye düşünüyorum. Belki de o figürlerde gördüğüm şey, onların niyetinden çok benim yönelimim, akıntıya karşı yüzme isteğimi ahşaba yüklüyorum.

Burada bazı akşamlar birlikte vakit geçirdiğim insanlarla aynı beklentinin içinde olmamak, beni onların karşısında duruyormuşum gibi gösteriyor ama aslında yalnızca aynı çizgide değilim. Nerede durduğumu, hangi tarafta olduğumu ben de kestiremiyorum. Trabzanlara oyulmuş o figürler gibi, akışın tersine yüzdüğümü düşünüyorum bazen. Hareket ediyormuşum gibi ama yer değiştirmeden, hep aynı noktada. Kendimi akıntıya bırakmak istiyorum demek bile çoğu zaman zul geliyor, çünkü bırakmak bir yanıyla teslim olmak demek. Oysa asıl katılık hep karşıda kalmakta, hep karşı çıkmakta olabilir. Tapınağın içinde dolaşırken yolumu kaybettiğimi fark ediyorum ama yeni bir yol arayışına girmek de içimde bir tedirginlik yaratıyor. Spiral desenlere bakarken dönüşün düz bir ilerleyiş olmadığını, geri çekilmeden de başlayabileceğini düşündüm. Bu düşünce aklımda bir süre tutundu, sonra, henüz tam göremesem de, içimdeki o katı yönün gevşediğini, donmuş direncin yavaş yavaş çözülmeye başladığını hissettim.

Merdivenlerin başında, kapının eşiğinde ilk hakikatle yeniden karşılaştım.

Biz kimiz? Nereliyiz?

Hepimiz aynı kökendeniz, doğanın dört elementinden oluşuyoruz. Toprak, su, hava, ateş. Rengine, dinine, diline bakılmaksızın eşitiz.

Sorular doğrudan bana yöneltilmiş gibi, ama cevaplar benim aklımdan geçenlere karşılık gelmiyor. İtiraz etmesi zor, neredeyse imkânsız. Bu eşitlik anlatısı, özgürlükten çok uyumu dayatıyor. Katı bir vaatten oluşuyor, sorgulanmıyor, dolayısıyla sonuçları görmezden geliniyor.

İkinci hakikat, hayatı nasıl yaşadığımızla ilgili. Tahta oymalarda bedenlerin duruşuna bakıyorum. Hepsi ölçülü, dengeli. Taşkınlık yok, itaat fikri görünmez bir çizgi gibi figürlerin etrafında dolaşıyor. Kimse bağırmıyor, kimse savrulmuyor. Bu bir öneri gibi sunulmuyor ama görünürde başka bir ihtimali de yok. Kendi hakkımda düşünüyorum. Ben ölçüsüz müyüm, taşkın mıyım, yoksa sadece uyumsuz, bir parça da umutsuz muyum? Sanırım hepsinden bir parçayım, en az herkes kadar.

Üçüncü hakikat ölüm. Ölüm korkutucu değil, hizaya sokan bir hatırlatma gibi. Bense ölümle hep başka türlü, daha sert karşılaştım. Ani, kırıcı, düzensiz, üzücü. Tapınaktaki ölüm düzenli, benim bildiğim ölüm ise darmadağın. O zaman sahip olma arzusu, hırs ve bencillik neyin ürünü? Eğer gerçekten öleceğimizi bilsek bu kadar biriktirir miydik? Yoksa herkes biraz ölümsüzmüş gibi mi yaşıyor. Ölenin iyi kötü yanlarıyla gömüldüğü ve hızla unutulduğu bir çağda, hırsı geride bırakmak gerekmiyor mu? Oymaların karşısında dururken fark ettim, ölümün beni en çok korkutan yanı sonrasının belirsizliği değil, içimde biriktirdiğim ve bir gün söylemeye fırsat bulamayacağım sözlerin bende kalacak olması.

Dördüncü hakikat medeni yaşam ve bilgelik üzerine. Bilgelik burada bireysel bir arayış değil, izlenecek bir yol olarak sunuluyor. Duvarlarda örnek alınacak insanlar, dengeli hayatlar, doğru tercihler var. Ama bilgelik bu kadar net olabilir mi. Hep birilerinin izinden giderek bilge olunabilir mi. Ben kimi örnek aldım, kimi bilinçli olarak reddettim, kimden uzak durdum, kiminle yol aldım, kiminle çatıştım, kimi dost bildim.

Beşinci hakikat bir hedef belirlemek. İyi insanlarla birlikte olmak, kötü insanlardan uzak durmak bizi doğruya yönlendirecektir, diyor. Bu cümleler tanıdık, çocukluktan beri duyduğum öğütlerden. Hangi anımda iyi taraftaydım, hangi anımda öteki tarafa kaydım. Bu anlatı, özgür seçimlerimizden ziyade, doğru kabul edilen bir yola yönlendiriyor bizi. Seçmek serbest bırakılmış ama seçenekler önceden belirlenmiş.

Altıncı hakikat iki yüzlü madeni para metaforuyla anlatılıyor. Yüksek sütunlara işlenmiş iyi toplum ve kötü toplum sahneleri. Rehber elindeki lazerle önce sütunun bir yüzünü, sonra ötekini gösteriyor. İki zıtlık arasında gidip gelen ışık huzmesi birinde merhametin, diğerinde şiddetin üzerinde beliriyor. Bir yüzde bencillik, birbirine sırtını dönen bedenler, göz göze gelmeyen figürler. Öteki yüzde adalet, karşısında tarafgirlik. Her şey seçilebilir gibi. Oysa gerçek hayatta seçim bu kadar temiz bir çizgiye oturmuyor. Ahşaptaki kusursuz oymaların gerisindeki ustalığa bakıyorum. Yüzlerde beklenti değil, birlikte olma hâli var. Düzenli, sakin, neredeyse öğretici bir sahne. Kalabalık var ama toplum yok. Aynı mesafe, iki farklı sonuç, aynı ağaca, belki de aynı usta tarafından işlenmiş.

Yedinci hakikat aile. Aile ise toplumun başlangıcı olarak kabul ediliyor. Oymalarda yan yana duran bedenler, uyumlu yüzler, çatışmasız sahneler aileyi gösteriyor. Aile burada sevginin değil, sürekliliğin temsili, düzenin devamı için gerekli bir yapı. Aileyi düşündüğümde aklıma sıcaklıktan ziyade yük ve ağırlık geliyor. Koruyan bir yapı olduğu kadar erken yaşta rol biçen bir eşik, ömür tüketen bir bağ. Tapınak aileyi doğal bir başlangıç gibi sunuyor ama doğallıkla zorunluluk arasındaki çizgi çok incelmiş.

Rehber bir başka sütunun karşısında farklı hikâyelerden söz ediyor. Mesela üç oğluna birer kutu hazine veren babanın hikâyesi. Sonra uyuşturucu kullanan bir kişinin yaşamla ilişkisi, hakikatlerin sıralandığı, ölümün anlatıldığı bir başka alan. Hayatın gri alanları ahşaba oyulmamış. Hakikat tapınağın sınırları dışına çıkmıyor, sanki her şey içeride kalıyor, eksiklik var, anlatılanın, bitenin değil de eksik parçanın hikâyesi yok burada.

Hakikatler birer birer karşıma çıkarken, kendimi bir mabedin içinde değil, bir sınavın ortasında gibi hissediyorum. Sorular soruluyor ama cevaplar çoktan verilmiş. Tapınak öğretmiyor, yön gösteriyor, yol çiziyor. Ben gerçekten doğru yolda yürüdüğümden emin olamıyorum.

Laptopun kapağını indirdim. Rehber zihnimde konuşmaya devam ediyor ama kelimeler bende yer edinmiyor. Pencereden süzülen ışık düştüğü yerde parlıyor, karşı sütunun gölgesi daha da koyulaşıyor. Bu kez gölgede kalan yüzeylere bakıyorum.

Rehber, iyi toplumu, paylaşan ve adil, kötü toplumu ise, çıkarını önceleyen ve başkasını görmeyen bencil, iki yüzlü toplum olarak tanımlıyor. Oymanın önünde durdukça, bu anlatının beni rahatsız ettiğini fark ettim. Gerçek yaşamda sınırlar çoğu zaman görünmez, kararlar birbirine karışır. Burada sınırlar kalın, çizgiler keskin, bir masal anlatısı gibi işlenmiş ahşaba. Zıtlıklar birbirine yaklaşmıyor. Bu netlik insanı tereddütten kurtarıyor ama düşüncenin alanını daraltıyor.

Laptopun kapağını indirince sesler daha da belirginleşti. Masaların arasından geçen ayak sesleri, bardakların birbirine değen ince tınısı, uzaktan gelen bir kahkaha. İnsanlar kendi küçük hikâyelerinin içinde, kimisi telefona eğilmiş, kimisi boşluğa dalmış. Yanımdan geçen insanlar dışarının sıcağında bunalmış. Bazıları sadece etrafı seyrederek serin bir yerde olmanın tadını çıkarıyor.

Kieślowski’nin Dekaloglarında On Emir sinemada on ayrı bölüm halinde işlenir ama hiçbir emir insan hayatının içinde saf hâliyle varlığını sürdüremez. Emirler de hakikatler gibi nettir ama yaşam bulanık, kararsız ve çatışmalıdır. Kutsal kitaba göre altıncı emir: Öldürmeyeceksin. Kieślowski bunu, 5. Dekalogda, Öldürme Üzerine Kısa Bir Film’de ele alır. Çaresizlikle, korkuyla, sevgiyle, nefretle, güçle ya da kayıpla karşılaştığında emrin ağırlığı yer değiştirir, aynı kelime başka bir yük taşımaya başlar.

Aradan yıllar geçmesine rağmen filmdeki öldürme sahneleri aklımdan çıkmadı. Genç bir adam, Jacek, bir taksiciyi öldürür. Kieślowski sahneyi uzatır, kesmez, seyircinin kaçmasına izin vermez. İzlerken rahatsız olduğumu hatırlıyorum şimdi. Sonra devlet Jacek’i asar, buna da adalet der, tanrının emri bu noktada hükmünü kaybeder. İnfaz sahnesi de cinayet sahnesi kadar uzun ve acımasızdır. Emir hâlâ aynıdır, kesin bir hükme bağlıdır ve altında öldürmenin herhangi bir şartı yoktur, nettir, öldürmeyeceksin. Çatlak burada açılır. Bireyin cinayeti suç, devletinki ise düzen olarak kabul görür. Hakikat burada emir değil, emrin uygulanma biçimidir. Çalmayacaksın emri ise, hayatta kalma zorunluluğuyla karşılaştığında ahlaki bir sınav olmaktan çıkar, yaşam savaşına dönüşür. Sorun emrin kendisi değil, emrin, insanın gerçekleriyle çatışması, insanın mantığını, aklını, durduğu yeri zorlamasıdır. Hiç kimse tamamen masum değil çünkü herkes bir noktada bir başkasının hikâyesine zarar verir, hiç kimse bütünüyle suçlu da değil, çünkü her suçun arkasında bir korku, bir eksiklik, bir yalnızlık vardır. İyi niyetle yapılan bir seçim, başka bir hayatın dengesini altüst edebilir, doğru bir karar, başka bir yerden bakıldığında zulme dönüşebilir.

Dekalogların asıl felsefesi kırılma noktalarında çıkar ortaya. Ahlak yukarıdan inen kesin hükümler çerçevesinde oluşmuyor maalesef. Hayat on emir arasında sızarak kendi yolunu buluyor, emirler yön belirliyor, ama insan çoğu zaman yönünü kaybedebiliyor ya da yanlış yönde yol alabiliyor. Bu yüzden hakikati, sınırların dışına çıkarak değil, o sınırların içindeki çatlaklara bakarak görmeye başlıyoruz.

Kadir Işık