Ahmet Büke, son romanı Kırmızı Buğday’da Türkiye’nin toprak mülkiyeti meselesini Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamaya başladığı 19. yüzyıl ortalarından itibaren ele alıp, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Batı Anadolu’daki Milli Mücadele yıllarına odaklanarak yazıyor. Röportajlarında, olan biteni daha önce yazılmış Milli Mücadele romanlarında olduğu gibi komutanların, bürokratların ya da aydınların değil de en alttaki köylünün gözünden anlatmak istediğini ifade ediyor. Bunu yaparken de sınıf hiyerarşisinde en altta yer alan, hiçbir zaman kendine ait bir toprağı olamamış, kölelikten marabalığa geçmiş, Afrika kökenli Arapoğulları boyu ile yine bu hiyerarşide en üstte yer alan büyük toprak sahibi Kayalıoğlu sülalesini romanda karşı karşıya getiriyor.

Romanın ilk bölümünde, 1858 Arazi Kanunnamesi sonrasında, daha önceleri padişaha asker yetiştiren ve onun adına vergi toplayan Tımarlı sipahilere verilen Hassa Arazilerinin nasıl olup da özel mülkiyet ile kimileri Kayalıoğlu sülalesi gibi eşkıyalıktan gelen derebeylerinin elinde toplanmaya başladığını, bu amaçla çevrilen kanlı dolaplar anlatılır. Bu yıllar Anadolu’da toprak mülkiyeti rejiminin reform geçirdiği ve devlet düzeninin de buna paralel olarak değiştiği yıllardır. Romanda değişimi görebilen Arapoğullarından Yiğitbaşı Üsen, bu alt üst oluş yıllarında eğer karşı durmazlarsa ezilecek olanın yine küçük toprak sahibi köylüler ile topraksız marabalar olacağını anlar ve eski beylik düzeninin sürgit devam edeceğini zanneden köylüye şunları söyler:
“Bu cihan ölüyor ya, yenisi doğacak elbet. Böyle eliniz apışaranızda beklerseniz hepiniz Arapoğulları kıdemine düşeceksiniz. Düzenimiz dediğin böyle olacak işte! Bugün meranızı alan yarın sizi dehler tarlanızdan. Arapoğulları gibi çamurdan damlarda doğup geberip beylere gündelikçi, hizmetkâr olacaksınız…” (s.85)
Osmanlı toprak düzeninin, dolayısıyla bildikleri dünyanın değişmekte olduğunu sezen Yiğitbaşı Üsen’in bu sözleri roman boyunca bir leitmotif gibi tekrar eder. Marksist siyaset bilimci Antonio Gramsci’nin “Eski dünya ölmekte ve yenisi doğmakta zorlanmaktadır, şimdi canavarların zamanıdır,” sözüne bir gönderme olan bu tespiti, imparatorluk dağılıp da yeni bir cumhuriyet kurulurken, yani bir alt üst oluş ile topraklar ve sermaye el değiştirirken, Yiğitbaşı Üsen’in soyundan gelen Arap Ali’den de duyarız ilerleyen sayfalarda: “Ehtiyar kün öldü, bala kün doğamadı. İmdi börülerin vaktidir.” En alttan, derebeyi-maraba çelişkilerinin acımasız gerçeklerinden gelenler, bu alt üst oluş dönemlerinde hayatta kalmak için daha zorlu bir sınıf mücadelesi vermek zorunda olduklarını sezerek bunu bilince çıkarmaktadırlar.
Romanın ilerleyen kısımlarında Arap Ali önce Çanakkale, ardından Filistin cephesinde komutanı Yüzbaşı Cemil ile omuz omuza çok ağır şartlarda savaşır. Batı Anadolu’nun Yunan Ordusu tarafından işgal edilmesinin ardından da yine Yüzbaşı Cemil’in teşvikiyle Kuvayı Milliye’ye katılır. Ancak tüm bu savaş yılları boyunca, kendini bildi bileli, ailesi ile birlikte angarya, eziyet ve sefaletten başka bir şey görmediği Kayalıoğlu Çiftliği’nin, Akhisar Ovası’nda hep büyüdüğüne ve zenginleştiğine tanık olur. Ne çiftliğin derebeyi Adnan Bey ne de yakın adamları savaşa giderler. Onlar askerliğin bedelini akçeyle ödeyip savaştan uzak kalmanın, mülklerini büyütmenin, savaşın getirdiği yeni fırsatlardan ve ittifaklardan yararlanmanın bir yolunu daima bulurlar. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmakta ve yeni bir ülke kurulmaktadır ancak Arap Ali’nin kafasını sürekli aynı soru meşgul eder: Bu yeni ülkede yine Kayalıoğlu Adnan Bey gibiler mi ülkenin esas sahibi olacaktır? İttihatçıların sözünü ettiği Toprak Taksimatı’nı yeni kurulan Cumhuriyet’in kadroları hayata geçirilebilecek midir yoksa eskinin feodal beyleri yeni mevkiler mi kazanacaktır? Yıllarca yan yana savaştan savaşa koştuğu ve çok sevip saydığı komutanı Yüzbaşı Cemil de eşraftan hep birlikte mücadele verdikleri Hacı Bey ve Mahmut Bey de bu konuda ona ikna edici cevaplar veremezler. Yüzbaşı Cemil vatansever ve cesur bir subay olsa da en alttan gelen köylünün kaygısını anlamaktan uzaktır. Bir asker olarak odağında ülkeyi emperyalist saldırıdan kurtarmak ve sonrasında devletin devamlılığını sağlamak vardır. Arap Ali zaman içinde anlar ki Milli Mücadele ile hep beraber işgalden kurtardıkları bu vatanın yeni sahiplerini başka türlü bir mücadele belirleyecektir.

Romanda toplumsal sınıfların temsili sadece derebeyleri, küçük toprak sahipleri ve marabalar ile sınırlı kalmaz elbette. Roman boyunca Milli Mücadele’de yer alan hem ittihatçı hem de Kuvayı Milliyeci askerler, bürokratlar, eşraftan beyler, yabancılarla işbirliği yapan tüccar ve kompradorlar ile karşılaşırız. Her bir kahramanın görüşleri kendisini çevreleyen maddi koşullar ve içinde bulunduğu sınıfla şekillenir. Onların kendi aralarında yaptıkları tartışmalar ve olaylar karşısında tutum alışları vesilesiyle, topluma, ekonomiye ve tarihe ilişkin tezlerini öğreniriz. Bu haliyle, yazarın kendisinin de kabul ettiği üzere, edebiyat geleneğimizde üç Kemaller olarak bilinen toplumcu gerçekçi yazarları çok fazla hatırlatan bir üslupla yazdığını görüyoruz. Kırmızı Buğday’da da Kemal Tahir’in kahramanlarına uzun uzun tartıştırdığı tarih ve siyaset tezleri, Yaşar Kemal’in acımasız toprak sahiplerini anlattığı sayfalar ve nihayetinde Orhan Kemal’in büyük bir berraklıkla gözler önüne serdiği çetin sınıf kavgaları vardır.
1945’de Toprak Kanunu çıkarıldığında Eskişehirli büyük toprak sahibi Emin Sazak, Meclis’te şunları söyler:
“Sakın bu düzene dokunmayın… Ben köyde karısı ölene tekrar yardım eder, evlendiririm. Öküzü ölene öküz alıveririm, biz yüze gelmiş insanlarız, bu düzeni bozarsanız, vallahi arkadaşlar, ilâyevmülkıyame size memleket beddua eder.”[1]
Kırmızı Buğday’da Adnan Bey de İttihatçıların hayata geçirmeye çalıştığı Toprak Taksimatı Yasası’na muhalefet ederken benzer sözler söyler: “Bir nizamımız var bizim. Öküzü ölenin öküzünü ben alırım, babası öleni ben everirim, hasta olana ecza için ben imdat ederim. Lakin toprak taksimatı ne demek! Biz burada yüz yüze bakan insanlarız. Bunu bozarsak harp çıkar içimizde…” (s.146)
Benzer bir şekilde, romanda Kayalıoğlu Adnan Bey ile ticaret yapmakta olan Amerikalı temsilci Sheamus henüz 1919 yılında Mustafa Kemal’in girişimlerinin başarılı olacağından emin değildir. Bu nedenle hangi tarafta yer alması gerektiği konusunda kararsız olan Adnan Bey’e şu şekilde tavsiye verir: “En zayıf ihtimal olarak Mustafa Kemal Paşa’nın muvaffakiyeti! Böyle bir realite belirirse siz de ona göre vaziyet alırsınız. Bana düşmandırlar, diye düşünüyor olabilirsiniz ama dilinizle söylediniz dostluk ve düşmanlık yoktur siyasette; menfaatler vardır. Onlar için ihtilalci diyorsunuz. Doğru, mümkündür. Ama bazen ihtilali çalmak ihtilali yapmaktan daha zahmetsiz olabilir. Sermaye ve toprak sahibi olan sizsiniz, unutmayınız.” (s.350-351)
Bu tartışma da bizlere 1930’lu yıllardaki Kadro Hareketi’nin ve sonrasında, 1960’larda Doğan Avcıoğlu’nun geliştirdiği tarih tezlerini hatırlatır. Doğan Avcıoğlu’na göre Türk İnkılabı üstyapıda başarılı olmuş ancak altyapıda dışa bağımlı sermayeyle toprak ağalarının etkisini kıramamıştır. Bunun nedeni Kurtuluş Savaşı’nın feodal ve yarı feodal zümrelerle birlikte yürütülmüş olmasındaydı. Devrimi gerçekleştirmek üzere kurulan parti de eşrafın partisi haline gelmiştir. Oysa Devrimin altyapıda sürdürülmesi, diğer bir deyişle, radikal bir toprak reformu, devlet eliyle sanayileşme gerekmektedir ve dışa bağımlılık tam olarak kırılmalıdır.[2]
Türk halkı emperyalist saldırıya topyekûn direnerek bir ihtilal yapmış ancak sonuçta kurulan ekonomik düzen büyük toprak ve sermaye sahipleri lehine işlemiştir. Kısacası Amerikalı temsilcinin söylediği gibi ihtilal çalınmıştır.
Kitapta ilgi çekici bir başka tez, Batı Anadolu’nun işgali karşısında dağlı ve ovalı yerleşimlerin bütünüyle farklı refleksler ile hareket etmesidir. Ahmet Büke bu duruma da tarihsel materyalizmin argümanları ile açıklama getirir. Buna göre ovada toprak sahipleri çok daha büyük tarım arazilerine sahip olduklarından daha büyük çiftliklerde, büyük ölçekte üretim yapabilmekte, tarımsal fazlayı da limanlara daha kolay ulaştırıp uluslararası pazarlara açılabilmektedir. Kapitalist pazara entegre olmuşlardır. Dağlarda ise toprak parçalı, sahiplik küçük ölçeklidir. Zaten düşük olan tarımsal fazlanın da pazara ulaştırılması çok daha güçtür. Romanda Gördesli Hacı Bey işgal güçleri ile ilk günden uyumlu olmayı seçen Akhisar ovası halkı ile Gördes dağlarında yaşayan ve Milli Mücadeleye omuz veren Gördes halkı arasındaki farkı şöyle açıklar:
“Bakın iktisadiyat demek her şey demektir! Ovalar büyük arazilerdir; istihsal yapılan, iç ve dış ticaret yollarıyla rabıtalı, pazarlara ulaşan tacirin, ticaretin, paranın kaynadığı yerlerdir. Büyük araziler, büyük kazançlar, büyük mülkler, kuvvetli eşraf ve siyasetin atardamarında ensesi kalınlar işte böyle halka halka birbirleriyle bağlı uzar gider oralarda. Bu saadet zinciriyse düzen, istikrar ister. Elbette büyük eşraf yeni vaziyete ilk ayak uyduranların başında geldi… İşgalcilerle hemen rabıta kurdular. Ama buralar yani dağlar öyle değil. Arazi parçalı, küçük, sarp ve zorludur. Yolları pek az ve çetindir… Eşraf daha küçük, iktisaden cılız ve daha uç siyasi kanaatlere sahiptir. Yani buraları ele avuca alıp yeni düzenin ipleriyle gemleyecek kuvvetler bizden uzak ve tesir imkânları zayıftır…” (s.410-411)
Kısacası Kırmızı Buğday tarih, siyaset ve iktisat tezleriyle iç içe geçmiş bir Milli Mücadele anlatısıdır. Bu haliyle de düşünmeye ve araştırmaya sevk eden keyifli bir okuma deneyimi sunuyor biz okurlara.
Kırmızı Buğday, milli mücadelenin kazanılmasıyla biter ancak “belki de her şey yeni başlamaktadır” dedirtir okura. Dilerim bu romanın devamı gelir ve bizler Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan yeni toplumsal düzende sermayenin yeniden bölüşümünü, topraktan kopan yığınların şehirlere akmasını, tüm bunların getirdiği toplumsal dönüşümü Ahmet Büke’nin kaleminden okuyabiliriz.
Funda Mendeş
[1] Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Bilgi Yayınevi, 1969, s.235.
[2] Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, 6. Cilt, s.2013.
