Yaptığım araştırmalarda, ne yazık ki bu oyunlardan herhangi birinin sahnelendiğine dair bir bilgiye rastlayamadım. Oysa metinlerin sahneyle buluştuğunda çok daha güçlü bir karşılık bulacağına inanıyorum. Umarım bu oyunları en kısa zamanda tiyatro sahnesinde de izleme fırsatı buluruz.

Herkes onu öyküleriyle tanır. Kimisi romanlarıyla… Ama ben bugün Şiir Erkök Yılmaz’ın oyunlarından bahsetmek istiyorum. 2022 yılında yayımlanan ve içinde dört oyununun bulunduğu ismiyle de müsemma Dört Oyun isimli kitabında aşk, aile, emek, kadın, liyakat, umut temalarının ironiyle birleştirilmiş halini buldum. Şiir Hanım’ın çağdaş Türk tiyatrosuna dört oyunla katkı sağlamış olması tiyatromuz açısından oldukça değerli.
Kitabın içindeki oyunlar: Bir Darbe Masalı, Antika Bir Oyun, Komşuculuk, Hayat Öpücüğü olarak sıralanmış. Genel olarak oyunlarda zaman, mekân ve olay birliği hakim. Zamansal atlamalar ve çeşitli mekanlardan ziyade “şimdi burada” başlayıp “burada” biten oyunlar kaleme almış.
Oyunların kaç sahne kaç perde olduğu gibi detaylara girmek istemiyorum. Okurken akıp giden sayfalar sizi bu detaylardan zaten uzaklaştıracaktır. Karakterlerin diyalogları oldukça basit ve derin. Bu durum sayfaların hızla akmasını sağlarken zihinde uyandırdığı yankılar bir önceki sayfayı tekrar gözden geçirme hissi yaratıyor. Dilin ustalıkla kullanımı bu olsa gerek.
Bir Darbe Masalı oyununda darbeci bir komutan, gönlünü genç bir kıza kaptırır. Darbe planını kıza açık etmesiyle işlerin karıştığına tanık oluruz. Oyunun geneline hakim olan mizahi dil, komutanların komik halleri ve beceriksizlikleriyle harmanlanıp karşımıza çıkar. Paşa karakterinin darbe planını eline yüzüne bulaştırması, yazarın Türkiye coğrafyasına ironik bir yaklaşımıdır.
Bir diğer oyun olan Antika Bir Oyun, emeklilik yaşına gelmiş bir akademisyenin kendisini açık artırmaya çıkarması gibi sarsıcı bir kurgu üzerinden, modern dünyada emek, insan hakları ve mülkiyet kavramlarını tartışmaya açar. Oyun, emeğin piyasa değerine indirgendiği bir çağda, insanın özne olmaktan çıkarılıp nesneleştirilmesini kara mizahın keskin diliyle görünür kılar.

Metnin temel sorunsalı, emeğin metalaşmasıyla birlikte insanın da bir mülk gibi alınıp satılabilir hâle gelip gelmediği sorusunda düğümlenir. Akademisyen figürü, yalnızca bilgi üreten bir emekçi değil, aynı zamanda sistem tarafından değeri tüketilmiş bir bedendir. Bu yönüyle oyun, insan haklarının ekonomik üretkenlik üzerinden tanımlandığı düzene eleştirel bir ayna tutar. İnsanın değeri, emeği kadar mıdır; yoksa emeği ortadan kalktığında insan da işlevsiz bir nesneye mi dönüşür? İnsanın satın alınabilirliği ve köleleştirilebilirliği fikrini sahneye taşırken, çağdaş emek sömürüsünün görünmez kıldığı şiddeti açığa çıkarır. İnsan onurunun piyasa koşulları içinde aşındırılmasını sorgulayan metin, okuyucuyu yalnızca düşünmeye değil, rahatsız olmaya da davet eder. Bu rahatsızlık, oyunun etik ve politik gücünü belirleyen temel unsurdur.
Komşuculuk adlı oyun aynı apartmanda oturan birbirlerinden farklı kişilerin bir araya gelmesini konu alır. Oyundaki karakterler oldukça gerçekçi diyaloglarla sergilenmiştir. Oyunda tanıdığımız, çevremizde aşina olduğumuz insanları görürüz. Bu kadınların bazıları kocasının eline bakar bazıları da yıllardır çalışan, emekli olma hayali kuran kişilerdir. Yazar, erkek -kadın denklemini özgürlük ve ekonomik bağımlılık üzerinden işlemektedir. Şiir Erkök Yılmaz, bu oyunda kocalarının yanında süt dökmüş kediye dönen ve kendi ayakları üzerinde duran kadınların siyah beyaz bir resmini çizmiştir.
Kitabın son oyunu Hayat Öpücüğü’dür. Oyun bir evin salonunda başlıyor ve yine aynı salonda sona eriyor. Bu kapalı mekân, iki kız kardeşin sıkışmışlığını ve yalnızlığını daha en baştan hissettiriyor. Hayatlarına dokunan tek bir öpücüğün, onların durağan dünyasında nasıl bir kırılma yarattığını izliyoruz. Bu yönüyle oyun, küçük bir temasın (on beş günde bir yapılan ziyaret) bile insanın varoluşuna nasıl can verebildiğini sade ama etkili bir biçimde anlatıyor.
Şiir Erkök Yılmaz’ın bu oyunu, beni en çok içine çeken metinlerinden biri oldu. Karakterlerin özenle kurulmuş yapısı ve diyalogların doğallığı, beni de o salonun bir köşesine oturtuyor. Konuşmalar gündelik, tanıdık ve gerçek.
İki kız kardeş arasında kurulan efendi-köle dengesi, yalnızca kişisel bir gerilim değil; kapital düzenin aile içindeki yansıması olarak okunabiliyor. Ailede bir erkek figürü yoksa, parayı kazanan kadının bu rolü üstlenmesi ve iktidarı ele alması oldukça çarpıcı biçimde gösteriliyor. Buna rağmen her iki kardeşin de duygusal olarak Levent’e bağlı olması görünmez ama güçlü bir “çeşit kenar üçgen” yaratıyor.
Yazarın oyunları, yaşadığımız coğrafyanın ruhunu yakalayan metinler. Son yüzyılda Türkiye’nin geçirdiği toplumsal ve ekonomik dönüşümleri, kapital dünyanın, paranın ve emeğin insan ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü mizahla iç içe geçirerek anlatıyor. Bu mizahı salt güldürü ögesi olarak değil, acıtan gerçekleri daha görünür hale getirmek için kullanıyor.
Yaptığım araştırmalarda, ne yazık ki bu oyunlardan herhangi birinin sahnelendiğine dair bir bilgiye rastlayamadım. Oysa metinlerin sahneyle buluştuğunda çok daha güçlü bir karşılık bulacağına inanıyorum. Umarım bu oyunları en kısa zamanda tiyatro sahnesinde de izleme fırsatı buluruz.
Burak Şentürk
