2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Son yıllarda yeni çıkan kitapları okumuyorum. Belli bir zaman geçtikten sonra hâlâ üzerine konuşulan, kalıcı olan metinleri okuyorum. Ama bu yıl yayımlanan ve çokça övülen Bahçıvan ve Ölüm’ü okudum; beklentimin altında kaldı. Kafka’nın Babaya Mektup’unu bilen biri için metin derinlik açısından eksik kalıyor. Benim için yazı genellikle bir çatışmadan doğar; babayla, otoriteyle, sistemle süren gerilimden beslenir. Dolayısıyla bu soruya, son zamanlarda okuduğum, bende yer edinen ve yazıyla kurduğum ilişkiyi belirleyen kitaplar üzerinden cevap vereceğim. Ali Smith’in Kış, Sonbahar, Yaz ve İlkbahar kitaplarını okudum en son. Birleşik Krallık yazarlarının sadeliği, kurgudaki yenilikleri ve anlatımdaki derinlikleri beni etkiliyor. Hikâyeyi doğrudan anlatmak yerine, okura düşünme alanı açmaları önemli. Sebald’ın Satürn’ün Halkaları’nı tekrar okudum. İngiliz kırsalında dolaştım. Byung-Chul Han’ın kitapları ise hızlanan zamanın, teknolojinin ve belirsizliğin insan üzerindeki etkilerini felsefi bir anlatıya dönüştürüyor. Bugün zaman algımız ciddi biçimde değişti, geleceğe dair belirsizlik giderek daha çok hissediliyor.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
Sosyal medyadan ve edebiyat çevrelerinden uzak yaşıyorum. Galiba ilk kitabımın adı kaderine sadık kaldı ve beni herkesten uzak bir noktaya taşıdı. Sürekli farklı ülkelerdeyim. Şu anda Uzak Asya’dayım, geziyorum, yazıyorum ve okuyorum. Türkiye’de edebiyat üzerine yapılan tartışmaların büyük kısmı metnin kendisinden çok etrafında dönüyordu, değiştiğini düşünmüyorum. Üzerine konuşulmaya değer olan tek şey iyi yazılmış kitaplar olabilir, onlar da çoğu zaman görünür olamıyor.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Edebiyat ortamı memleketin siyasi ve kültürel iklimiyle büyük ölçüde örtüşüyor. Gruplaşmalar ve yapay ilişkiler metnin önüne geçiyor. Bu durum, edebiyatı yazıdan çok ilişkiler üzerinden yürüyen bir alana dönüştürüyor. Liyakat ve şeffaflık olmayınca eleştiri yerini dışlamaya, övgü ise karşılıklı onay mekanizmasına bırakıyor. En büyük sorunlardan biri de üretilen, basılan her kitabın edebi eser gibi sunulması ve az sayıdaki saygın yazarın, eleştirmenin bu duruma alkış tutması ya da sessiz kalması. Bu alanda nitelik, doğal olarak tali bir meseleye dönüşüyor. Görünürlük ve pazarlama yazının önüne geçiyor. Yayıneviyle, editörle kurulan ilişkiler belirleyici bir rol üstleniyor. Bu durum, alanın yapısal sorunlarını açık biçimde gösteriyor. Sessizlik, belirsizlik ve görünmezlik normalleşiyor.
Hep iyi yazmanın yeterli olacağı söylenir. Olması gereken de budur. Ama zamanla iyi yazmanın tek başına bir karşılığı olmadığını görmek hayal kırıklığı yaratıyor. İyi yazan çoğu zaman yazdığına şüpheyle bakarken, kötü yazı rahatça dolaşıma giriyor. Sonuçta edebiyat dünyası farklı iş kollarıyla aynı minvalde yol alıyor, sistemin bir parçasına dönüşüyor ve iktidarın suretine bürünüyor. Elbette, bütün renklerin aynı hızda kirlendiğini biliyorum ama beyaz, kiri en çok belli eden renk olduğu için daha çok korunması gerekiyor.
