2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.

İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

Altay Ömer Erdoğan

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Bu soruşturma sorusuna ilk yanıtım Nilay Özer’in Yüzü Kelebeklerle Örtülü adını taşıyan son şiir kitabı olacaktı. Künyesine göz attığımda 2024’ün dokuzuncu ayında yayımlandığını fark ettim. Ben 2025’in ilk çeyreğinde okumuştum. Bu toplamda şair “yüz”ü odak noktası olarak belirleyip hayatın çeşitli yüzleriyle ve özellikle yüzsüzlükleriyle yüzleşiyor. Yüzün politikasına dair çokça söylem üretiyor. Öte yandan gündelik hayatın içinde hissedilen yabancılaşma ve kırılganlığı estetiğin en direngen biçemiyle sunuyor okura. Özer’de şiirsel söylem bağıran, slogan atan bir nitelikte değil; aksine sükûn ile anlattığını direniş biçimine sürüklüyor. Bu önemli!

Bu önemi de Hüseyin Köse’nin Susan Şeylerin Gürültüsü’nden okuyoruz. Son yıllarda anlamca eksilen hayatın enkazını kaldırmayı deniyor Köse. Sözcüklerin verdiği hayatın önemini vurguladığı bu incelemeler toplamında; sessizliğin, kırılganlığın ve geri planda kalan “önemsiz” detayların içindeki devasa sesi açığa çıkarmayı hedefliyor. Bölüm adları bile şiirsel; “Kırılabiliyoruz, İyi ki…”, “Düzyazı Gibiyiz Biraz, Akılla Sevmenin Pişmanlığı…”, “Kuşların Avazıyız, Susmanın Yazı…” Susan Şeylerin Gürültüsü, hayatın kıyısında kalan, hırpalanmış ve sessizliğe itilmiş olanın felsefi ve şiirsel bir savunusunu teslim ediyor okuruna, temsil değeri yüksek örneklerle. İşitilebilecek bir anlam tınısını sunuyor bize Köse; “Yeter ki geçmiş gibi eksik, yarın gibi ücra olmasın hayat, hiçbir şey…”

Geçmişin eksikliğine, yarının ücra olabileceği hissine çalışan yazarları sevmişimdir hep. Akademide “taşra” çalışmış olmanın bana eklediği bir şeydir belki bu. Nuri Bilge Ceylan filmi izlemiş gibi oluyorum çoğun bir manzaraya bakış attığımda ya da bir edebî metnin satırlarını göz ucuyla dolaşırken. İşte o yüzden öğrencilerine “…iki gerçeklik var, iki gerçeklik: biri yaşanan gerçeklik, biri de dönüştürülen yazılan gerçeklik,” diye ders veren Muzaffer Kale’nin Dönüşte Yağmura Yakalandık adlı son öykü kitabını okurken beni taşra düşüncesinin içine içine çeken ama ücrada kalmayı seyrelten bir tat aldım. Doğa ile kentli birey arasında nasıl organik bir bağ kurabileceğimize dair hayli keyifli bir okuma öneriyor. Organik okuma! Kitabın temel izleği hayatın sıradanlığı, doğal akışı içindeki parıltıları yakalayıp okuruna da hem parıltılara hem de susan şeylerin gürültüsüne davet ediyor. Dönüşte Yağmura Yakalandık’ta hafızaya bir çağrı var. Anlatmanın hem imkânı hem özlemi olan bir geçmişimiz varsa; “Rüyayı başa sarmak için yeterli bir nedendi bu.”

Yeterli nedenler aramanın girdabında 2025’e adını yazdıran, editörlüğünü de üstlendiğim Şirvan Erciyes’ın Post Mortem adlı şiir kitabını da listeye ekliyorum. Şair, Post Mortem’de, mahzun kadın sesini sokak sokak, hayat hayat dolaştırıyor ve kendine bir yol haritası çiziyor. Gündelik sıkıntılardan daha felsefi deltalara uzatıyor bakışlarını; bakışlarımızı eğitmek için. Bu anlamlı çabanın ürünü olan dizeler, hayatın içinde var oluşlarıyla değil yalnızca, başka bir hayatın var olabileceğini umut ettikleri için de ayrı birer anlam ekliyorlar hanelerine. Bizi bu hanelere teker teker konuk ediyor Erciyes; cesur, samimi ve oyununa davet eden tavrıyla. Alışkanlığın trajedisine karşı hem anlama hem söyleme yönlendiriyor neşterini. Bir özgürleşme manifestosu olarak okunabilir Post Mortem, bir itiraz alfabesi olarak da.

Kendiyle diyalog kuran bir metin olan Haruki Murakami’nin Şehir ve Belirsiz Duvarları’nı da listeye eklemesem, bir eksiklik hissi kaplayacak şehri. Oysa “Benim istediğim sessiz, sakin bir yer,” diye ekliyor yazar. Çağımız insanının en belirgin arzusuna tercüman oluyor bu sözleriyle. Romanın merkezinde, gerçek dünya ile etrafı yüksek duvarlarla çevrili, zamanın akmadığı, insanların gölgelerinden kurtularak girdiği “Büyülü Şehir” arasındaki çatışma yer alıyor. Onlu yaşlarında âşık olduğu kızın “gerçek benliğinin” o duvarlarla çevrili şehirde olduğunu öğrenen kahramanın, hayatı boyunca bu hayali gerçeğin peşinden gitmesi anlatılıyor romanda. Şehre girmek için gölgenizden yani geçmişinizden, benliğinizden ve insani ağırlığınızdan vazgeçmeniz gerekiyor. “Gerçek benlik nerede yaşar?” sorusu yazarın asıl merakı. Bizim bu dünyada gördüğümüz kişiler mi gerçektir, yoksa zihnimizin derinliklerinde yarattığımız idealize edilmiş suretler mi? Bu soruya romanın satır aralarında yanıt ararken Murakami bizi başka bir sorunun ağırlığıyla meşgul ediyor; “Aşkın sağlık sigortası kapsamında olmayan bir ruh hastalığı olduğunu kim söylemişti?” Fantastik ama tekinsiz!

2025 için birkaç kitabın adını saymakla yetineceğim, severek okuduğum kitaplar; Ahmet Günbaş’ın Unutma Yarışı, Kader Menteş Bolat’ın Boşluğun İçinden, Feyza Akbulut Öner’in Herkesin Doğusu adlı öykü toplamları, Harun Atak’ın Lirya ve Dilivium, Mustafa Seyfi’nin Güvercin Mezarlığı adlı şiir toplamları. Okumayı 2026’nın ilk çeyreğine ertelediğim Erhan Altan’ın Şiirin Olay Ufku – Bir Paradigma Değişimi için ise hevesimi sözcüklere sığdıramam sanırım.

Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?

2025 yılının edebiyat alanında en tartışmalı konusu yapay zekâ konusundaydı. 2025, yapay zekâ tarafından yazılan ya da yoğun şekilde desteklenen metinlerin edebî değerinin en sert biçimde tartışıldığı yıldı. Yapay zekâ araçları editörlük ve çeviri süreçlerinde ana akım haline gelirken, “insan dokunuşu”nun değeri üzerine yeni bir romantizm akımının filizlendiğini söyleyebiliriz. Yapay zekânın araçsal değil amaçsal kullanımı yeni bir etik alanın inşasını ve etik ilkeleri gereksindiriyor. Okuru aldatmak, yayımcıyı aldatmak, sonuçta kendini aldatmak olarak özetlenebilecek bir “ego vs gerçeklik” durumu ortaya çıkıyor.  Öte yandan yazarların aracıları devreden çıkararak okurlarıyla doğrudan bağ kurduğu butik yayıncılık ve “imzalı/özel baskı” koleksiyonculuğu da 2025 yılında rekor seviyeye ulaşmış durumda.

Ülkemizde ve dünyada, edebiyat ödülleri hız kesmeden devam ediyor. 2025 Nobel Edebiyat Ödülü Macar yazar László Krasznahorkai’ye verildi. Akademi, ödülü “kıyametvari terörün ortasında sanatın gücünü yeniden teyit eden vizyoner eserleri” nedeniyle yazara takdim ettiğini duyurdu. Bu gerekçede ortaya çıkan apokaliptik bir dünya kurgusunda sanatın gücüne duyulan inanç, çok geçerli ve tutarlı bir nedene işaret ediyor. Kitaplarının bir bölümü Türkçeye de çevrilmiş yazarı okuyup bu inancı test etmek gerekir. 2007 yılından bu yana düzenli olarak verilen Mersin Kenti Edebiyat Ödülü’nün bu yıl sahibi Ahmet Ümit oldu. Sait Faik Hikâye Armağanı Şimdi Dönecek Dünya ile Burçe Bahadır’ın oldu. Haldun Taner anısına Milliyet Gazetesi tarafından düzenlenen 36. Haldun Taner Öykü Ödülü’nün sahibi Ocak ayında açıklanacak.

Pınar Kür, Selim İleri, Hasan Özkılıç, Engin Çetinbağ, Bedrettin Aykın, Emel Zehra Tunçinan, Şerif Tezgörenler, Yavuz Bülent Bakiler, Prof. Dr. Handan İnci, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, 2025 yılında sonsuzluğa uğurladığımız isimlerdi. 2025 yılında hayata veda eden Mario Vargas Llosa da “Öfkelenme. Ölümden başka her şeye bir çare bulunur,” sözünü biz fanilere emanet etti. Fotoğraf sanatçısı Sebastião Salgado da hafıza ekranımıza sabitlediği görüntülerin arasından sıyrılıp göçtü bu dünyadan. Yas pratiklerimiz, unutma yarışına kurban gitmez umarım. Sincan İstasyonu da veda etti. O dergide bir zamanlar yayımladığım bir şiirin dizesi olan “artık treni kalkmayan bir garım” dizesi de gerçek oldu!

Sosyal medya üzerinden edebiyatçılar, yazarlar arasındaki atışmalar, ateşli tartışmalar, kırıcı sözlerin dile geldiği diyaloglar da eksik olmadı 2025’te. Sonuç olarak, üzerinde uzlaşı sağlanacak bir edebî ortam etiğinin hızla inşası ve tüm paydaşların sorumluluklarının bilincinde olacakları bir süreç tasarımı acil bir görev gibi askıda bekliyor!

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Her yıl dile getirdiğimiz edebiyat ortamına dair sorunlar, sıkıntılar, bir sonraki yıla artarak, katmerlenerek devroluyor. Genel bir sistem eleştirisi yaptığımızdan olsa gerek kimse kendini söylenenlere muhatap görmüyor, sorumluluğu üstlenen yok ve sorunların, sıkıntıların dile gelmiş olması dolayısıyla bir anlam taşımıyor. Sonuçta, edebiyat ortamı eşitlik temelinde inşa edilmiş bir alan değil. Bu ortam, pazara endeksli bir ilişkiler sistemine mahkûm edilmiş durumda. Dolayısıyla ortam, vitrine yenik düşüyor. Vitrinde olmak, görünür olmak, sosyal medya destekli bin bir numarayla kaosun hâkim olduğu trajikomik bir sahneye dönüşüyor. Bu sahnede kimine başrol, kimine figüran rolü biçiliyor. Buradan bir muhalif duruş, bir karşı koyuş türeyebilir ama edebiyat örgütlenmeleri de bu muhalefeti üretmekte hem iktidara hem de edebiyat piyasasına karşı güçsüz kalıyorlar. Yazar, yayımcı, okur ve edebiyat örgütleri birlikteliğinde çözüm yolları aranmalı diye dile getirsek de parçalanmışlığımızı bütünleyecek bir yol yordam bulamıyoruz.   

“Hayatın kendi mantığının bizimkinden çok ayrı olduğuna inanmak lâzım,” diye yazan Tanpınar’a kulak vermek gerek; “Bizler mâziyi aramıyoruz, mâzide var olup da kaybettiğimiz ve yerine koyamadığımızı arıyoruz.” Umarım 2026, arayışımızı tamamlayıp boşlukları doldurduğumuz bir yıl olur. O boşlukların savaş, katliam, ölüm, kıtlık, yoksulluk ve tüm bu gidişata seyirci kalan vurdumduymazlıkla doldurulmadığı bir yıl olsun…