Parşömen’in 7 yıldır sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. 2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.

İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

Emin Gürdamur

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Necip Tosun, Yazma Dersleri: Malum, yazarlık atölyelerinin son yıllarda hayli arttığını görüyoruz. Niteliğinden bağımsız olarak insanların yoğun yazma arzusunu, hele de bu dijital çağda, hem şaşırtıcı hem de anlamlı buluyorum. Öte yandan hepimizin bildiği sır şu olsa gerek ki yazarlığın en doğru okulu, iyi yazarlar ve iyi kitaplardır. Bu bağlamda Necip Tosun’un büyük emek barındıran Yazma Dersleri kitabı, bana göre 2025 yılının en anlamlı ve nitelikli eseriydi. Merdiven altı atölyelere bir cevap niteliği de taşıyan kitapta; Ahmet Mithat Efendi’den Tomris Uyar’a, Sezai Karakoç’tan Orhan Pamuk’a Türk edebiyatında iz bırakmış otuz yazarın yazma deneyimi, yazarlık serüveni, ilham kaynakları ve çalışma disiplini ayrıntılı bir biçimde gözler önüne seriliyor. Yıl boyu yazma heyecanımı ne zaman kaybedecek olsam bir bölümünü okuyup kendime geldim.

Vildan Külahlı Tanış, Civarda Kaybolanlar: 2025’in en iyi öykü kitaplarından biri, yılın son ayında okurla buluştu. Vildan Külahlı Tanış, ikinci kitabı Civarda Kaybolanlar’da kendi anlatı yürüyüşünde belirgin ve kararlı ilerleme sergiliyor. Görülme arzusu ile silinme korkusu arasında salınan modern özneyi; beden, ekran, mekân ve hafıza eksenlerinde dolaştıran öyküler, çağdaş hayatın kırılgan haritasını incelikle çıkarıyor. Kitap, etkisini, ritmi titizlikle kurulmuş yalın bir dilden, biçimle temanın birbirini beslediği sıkı kurgu anlayışından alıyor. Kitaptaki öykülerin pek çoğunu muhtemelen unutamayacağım.

Hâle Sert, Kuşlar ve Geçmeyen Şeyler: Hâle Sert, ikinci öykü kitabı Kuşlar ve Geçmeyen Şeyler’de dili düşüncenin ve yüzleşmenin alanı kılarak yargı dağıtmayan ama okuru kendisiyle karşı karşıya bırakan bir anlatı zemini kuruyor. İnsan merkezli bakışı aşan bu evrende doğa, arka plan olmaktan çıkıp anlamın kurucu öğesine dönüşürken ekolojik duyarlılık varoluşsal sorguyla iç içe ilerliyor. Bireysel hikâyelerin toplumsal suskunluklarla kesiştiği öyküler, dilin hem yara açan hem onaran gücünü görünür kılıyor.

Bahtiyar Aslan, Benim Suretlerim Var: Bahtiyar Aslan’ın son öykü kitabı Benim Suretlerim Var, öyküyü olay merkezli bir yapıdan çıkarıp bilinç durumlarına ve sezgisel eşiklere doğru taşıyan anlatı tavrıyla yılın en özgün kitapları arasında yer alıyor. Yazar, rüya diliyle bilinç akışını ve alegorik katmanları iç içe geçirerek okuru merkeze almak yerine, okurun algısını dönüştüren kapalı ve yoğun bir anlatı atmosferi kuruyor. Şiir ile öykü arasındaki hattı bilinçli biçimde kullanan Aslan, modern öykünün anlatı imkânlarını genişleten tutarlı bir estetik öneri sunuyor.

M. Fatih Kutlubay, Günlerin Bin Yıllık Mezarı: Dile, üsluba, edebî titizliğe su gibi ihtiyaç duyduğumuz günlerde M. Fatih Kutlubay’ın romanı bana bir ilaç gibi geldi. Günlerin Bin Yıllık Mezarı, dili yalnızca taşıyıcı bir araç değil, romanın asli öznesi hâline getiren cesur tutumuyla yılın en güçlü anlatılarından biri bence. Unutmak ve hatırlamak arasındaki gerilimi tarihsel bir dekor içinde insan ruhunun derin labirentleriyle buluşturan roman, belleği hem varoluşsal bir yük hem de kaçınılmaz bir kırılma noktası olarak ele alıyor. Kutlubay’ın tarihsel gerçeklerle efsanelerin ortasında kurduğu anlatı, zamanla daha çok konuşulacaktır.

Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?

Sosyal medya aracılığıyla haddinden fazla köpürtülen bir dizi olayı –belki magazini demeliyim– kenarda tutmak ve kendi okuryazarlık serüvenimde bu yıl hayrete / sarsıntıya neden olan bir olayı anmak istiyorum. Şair Mehmet Can Doğan’ın editörlüğünde hazırlanan Hece Oğuz Atay Özel Sayısı, açık söylemem gerekirse yıl boyu Oğuz Atay’ı hüzünle hatırlamama sebep oldu. Atay, edebiyatımızın en “insan” yazarlarından biri. Neden böyle söylediğimi tam olarak açıklayamıyorum; belki sevgimden belki hayranlığımdan. Ama bildiğim bir şey var: Politik okumalarla popüler kültür el ele vererek Oğuz Atay’ı bir imgeye dönüştürdü ve onu kendi insani gerçekliğinden uzaklaştırdı. Bu özellikli sayı ise okuru, Oğuz Atay’ın çoğu zaman gözden kaçan en kırılgan, en insani yanlarına; sağda solda pek rastlayamayacağımız gerçeklerine yaklaştırıyor. Burada dergideki birkaç yazıyla iyice görünür hâle gelen bir meseleyi anmakla yetineceğim. Atay’ın, Bir Bilim Adamının Romanı herkesin bildiği üzere kendisinden sipariş edilen bir romandı. Aldığı maaşın üç katı bir bedelle kabul ettiği bu işe başlarken, Oğuz Atay bir idol yaratmak istememiş; Mustafa İnan’ın kusurlarını da görünür kılmayı amaçlamış. Karakter zaaflarına, sınıf atlama hevesi uğruna yeteneğini heba edişine dikkat çekmek istemiş. Ne var ki TÜBİTAK, Demokles’in kılıcı gibi yazarın tepesinde sallanmış; Mustafa İnan’ın eşi Jale İnan’ın metnin en kritik noktalarına müdahaleleri Atay’ı bezdirmiş. Öyle ki Oğuz Atay, yakın dostlarına, paraya ihtiyacı olmasa bu kitabı yazmayacağını, yazmayı bırakacağını ima eden sözler söylemiş. Tutunamayanlar’ın yazarına bunu nasıl yapar insan?

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Kısalan öykülerden, incelen romanlardan söz ederken meseleyi çoğu zaman “hız çağı”, “zamanın ruhu” gibi kolay açıklamalara bağlayıp geçiyoruz. Bu yıl daha ürpertici bir şey fark ettim. Galiba metinler kısalmakla kalmıyor, derinlik de kayboluyor. Ekran bağımlılığının yalnızca zamanımızı çaldığını düşünmek biraz saflıkmış. Görsellik, en iyi romanları, en iyi öyküleri; “sabırsız mezar kazıcısı” gibi elimizden alıyor. Metnin sabır isteyen, katmanlı, geri dönüp yeniden okuma talep eden doğası; yerini hızla tüketilen, “ilk bakışta etki” üretmeye ayarlanmış bir anlayışa bıraktığının ne kadar farkındayız, bilmiyorum. Yazarın metinde derinleşmek için çaba sarf etmemesi, yazınsal yoğunluk yerine sinematografik etkiye gönül indirmesi tesadüf olmasa gerek; görsel kültürün mutlak hâkimiyetiyle karşı karşıyayız. Reelsler, storyler, tweetler sadece okuma yazma biçimimizi değiştirmekle kalsa iyi. Korkarım, düşünme tarzımız da derinden derine edebiyatın aleyhine bir dönüşüme uğruyor. Okurun sabrı törpülenirken, yazarın da metne karşı sabrı, nüfuzu, ayartısı azalıyor. Bu sebepten okur yazar insanlar olarak çıkıp Nietzsche’nin “Çöl büyüyor” çığlığını atsak yeridir. Çöl, yalnızca anlamın kuruduğu yerde değil, dikkatin dağıldığı yerde de genişliyor. Hâlbuki edebiyat, bütün çölleşmelere karşı son kalemizdi. Dilerim zaman beni yanıltır.