16.10.2025
Artık itiraf etmem gerekiyor. Her ne kadar bir dergici de olsam, onlarca kitap yazısı yazmış yüzlercesini okumuş da olsam, kitap yazılarının formlarına ve içeriklerine karşı alerjim var. Bilmiyorum sizde nasıl işledi bu süreç? Okumadığınız kitaplar hakkında yazılmış yazıları kaç defa keyifle okudunuz? Okuduğunuz kitaplar hakkında yazılmış yazıların kaç tanesi zihninizde yeni pencereler açtı? Kaç tanesi basit bir tanıtım yazısından, arka kapağın genişletilmiş versiyonundan ileri geçebildi? Aynı cevabı vereceğimizi biliyorum. Nostalji duygusundan sıyrılıp dürüstçe cevap verin. Eskiden dergilerde ne yazılar yazılırdı demeyin, böyle hissediyorsanız bile korkunç bir yanılsama içinde olduğunuzun farkına varın ve örnekler bulmayı deneyin. Şöyle saymaya çalışsak bir elin parmağını geçmez bu sayı biliyorum. Siz de biliyorsunuz. Kitap yazıları Türkiye’deki dergilerin tamamında (muhtemelen diğer ülkelerde de öyledir) formalite haline gelmiş, genç yazarı ve genç okuru edebiyat dünyasına adapte etmek için araçsallaşmış bir tür. Yeteneğini ispatlamış kaç tane yazarın hâlâ kitap yazısıyla uğraştığını gördünüz? Bir elin parmağını…

Aplay Suite hakkında aylardır yazamıyor olmamın sebebi bu düşüncelerdi. Ama severek okuduğum kitabın bakiyesine bir şey eklemeliydim. Belki geleceğe kalmasında ufak da olsa rolüm olmalı gibi hissettim, belki bir çeşit görev duygusuyla sevdiğim bir yazarın, aynı zamanda sevdiğim bir dostumun kitabı hakkında yazı yazmalıyım hissiyatına kapıldım. Sebebi ne olursa olsun kitap yazısı yazmak yerine öykülerin hem benim dünyamda, benim okuma deneyimimde nerelere temas ettiği hem de edebiyat haritamızda nereye yerleşebileceğini günlük formunun yardımıyla düşünmek istedim. Yedi farklı gün boyunca Aplay Suite üzerine düşüneceğim. Bu sırada kitabı baştan sona üçüncü defa okuyacağım. Sanırım bu haliyle bir kitap yazısından daha fazlasını yapabilirim. Meselenin kitapla ilgili olduğu kadar okurla ilgili olan tarafı da daha görünür olur böylece belki.
19.10.2025
“Ben nasıl yok olurum, anlamıyorum
Dünya yok olabilir belki’’
Epigrafları metinle birlikte, kitabın bir parçası olarak kabul etmemiz lazım. Bir fiziksel aktivite yapacağımızı düşünelim. Koşmak olabilir, halısaha maçı olabilir, yüzmek olabilir. Kalp ritmimizi ve vücudumuzun adaptasyonunu artırmak için başlamadan önce ısınmak gerekir. Duygusu güçlü olan epigrafları bu ısınma anına benzetiyorum. Sanki zihnimizi metne hazırlıyor, ani sakatlıkların meydana gelmesini engelliyorlar. Aplay Suite’in epigrafları da öykülerdeki genel duyguları sembolize edebilmiş ve okuru metne hazırlayan epigraflar. Kitabın isminin Aplay Suite olması da işin içine eklenince Dağlarca’nın şiirindeki bu harika dize benim zihnimde yeni bir anlam kazandı. Aplay okuru kitabın ilk bölümündeki “ben” duygusuna hazırlamak için böyle bir yöntem denemiş de olabilir ve kesinlikle başarılı. Kitabın ilk bölümünü “ben” duygusu ve şahsiyet inşa etmek üzerinden düşüneceğim.
Nurullah Ataç’ın meşhur denemesi “Ben”in girişinde şöyle der:
Büğün de, öyle buyurdu gönlüm, kendimden açacağım. Önemimi söyleyeceğim. Ya! önemli bir kişiyim ben. Divan şairlerimiz överler kendilerini, “fahriye” yazarlar överler, kasidelerine ve gazellerine birer ikişer beyit sıkıştırıp överler.
Kitabın açılış öyküsü “Aplay Suite 1.1”de Ataç’ın denemesine benzer bir ton olduğunu sezebiliyorum. Bir çeşit bilinç halinden, yazarın Türk edebiyatında nereye yerleşmeyi istediğinden, kendi şahsiyetini oluşturma arzusundan, dünyaya neden Mustafa Aplay filtresiyle bakmamız gerektiğinden söz ettiğini görebiliyorum. Anlatıcının “Yazar Mustafa Aplay”dan bahsederken “Mustafa Aplay’ı seviyorum çünkü onun öykülerini okurken nehrin akıntısında boğuluyormuş ama ölüm biçimimden de keyif alıyormuş gibi hissediyorum. Dilinin bazen köpürüp bazen durulan coşkunluğunun altında mizahı, onun da altına neredeyse her zaman bir kök acıyı yerleştirmesi özel bir kıvam katıyor metinlerine,” demesini bunlara bağlayabiliriz sanırım. Ama bunlar neye yarar ki? Aplay’ın önemi, Aplay’ın kendine bakışı edebi açıdan, okur açısından ne ifade eder?
Bir yazar için büyük sanat haritasındaki konumunu saptayabilmek, ne yaptığının ve neyi yapamadığının, kimden etkilendiğinin ve kimden kaçtığının, hangi yöne gittiğinin ve nerede durmak istediğinin, kimin dostu ve kimin düşmanı olduğunun bilincinde olmak kadar güzeli var mı? Sorularımızı başka sorularla cevaplamayı deneyelim: Bir sanatçı “ben” dediğinde sanat haritasına kendini yerleştirmeye yaklaşmaz mı? Şöyle de soralım: Bir sanatçı “ben” diyemeden, bu cürete sahip olmadan ortaya kendine ait bir yapıt koyabilir mi? Hatta şöyle de soralım: Şimdiye dek “ben” demeden büyük eser verebilmiş bir sanatçı örnek gösterebilir miyiz?
Şimdilik içinde cevabını da barındıran sorularımı yazmış olayım sadece. Sonraki günlerde cevaplarız. Ama kısa bir cevap olarak şunu da söylemeden geçmeyelim: “Aplay Suite 1.1”in derdi bu sorularla. Yazar olmaya karar verdiği ilk günü hatırlayan anlatıcı da öykünün karakteri olan Mustafa Aplay da aynı sorularla uğraşıyor. Madem sözü Nurullah Ataç’ın denemesinden açtık, Nef’i’nin Sözüm Kasidesi’yle bitirelim: “Ben cihânârâ şehenşâh-ı cihân-ı manayım / Sözlerin de pâdişâh-ı kâmrânıdir sözüm”
21.10.2025
Bahçelievler Nevada’ya geldim. Tam beş sigara içtikten sonra üst kattaki kütüphaneye çıktım. Odaklanamadığım ve yazdıklarımı da beğenmediğim için hastalıklı cümlelerimi tekrar kurmaya başladım: Ben artık yazı yazmayı beceremiyorum. Kitap yazısı yazarken öyküde yakaladığım üslubu yakalayamıyorum. Bu yüzden arkadaşımın kitabını bile berbat bir akademisyen diliyle inceliyorum. Bu yazıyı da tıpkı diğer yazılar gibi kitap yazıları çöplüğüne uğurlayacağım… Ama ısrar etmem gerekiyor. Alıntılarım yavan dursa da, tespitlerim Chat GPT’den öteye geçemese de, metnim içten gözükmese de ısrar edeceğim. Tıpkı Aplay’ın ısrar ettiği. Sakin olun böyle berbat bir giriş yapmayacağım tabii ki. Onun yerine kitabın ilk ve bence en önemli öyküsü olan “Aplay Suite 1.1” üzerine düşünmeye devam edeceğim.


“Aplay Suite 1.1” yazarın Sait Faik, Tomris Uyar, Vüsat O. Bener, Feyyaz Kayacan, Bilge Karasu, Yücel Balku gibi yazarlarla kurduğu ilişkiyi anlattığı bölümlerle başlıyor. Bu yazarları neden sevdiğinden bahsederken onların öykümüzde neler yaptığını anlatıyor. Neredeyse denemeyle öykünün iç içe geçtiği bölümler bunlar. Ve bizim öykümüzde pek de örneği bulunmayan bir anlatıcı türü. Bir yandan Aplay’ın Türk öyküsünde etkilendiği yazarlar hakkında fikirlerini okurken bir yandan anlatıcının Yazı’yla kurduğu ilişkiyi, hayat hikâyesini, Asude ve İbrahim karakterlerini okuyoruz. Bu öyküyü okuduğum ilk ânı çok iyi hatırlıyorum. Mustafa’yla beraber Bursa’ya gitmiştik ve fırtına çıktığı için feribot seferleri iptal olmuştu. O dönemde inşaatta çalışıyordum. Patrona seferlerin iptal olduğunu söyleyip bir günlük izin kopardıktan sonra sahildeki kafenin sigara içilmeyen bölümünde tek nefeste “Aplay Suite 1.1”i okudum. Açıkçası şaşırmıştım. Şimdi de şaşırıyorum. Çünkü Aplay’ın diğer kitapları Neden Bıçkın Bir Delikanlı Olamadım ve Hep Peşinden’de izleri olan ama çok net örneğini görmediğim yeni bir anlatım biçimiydi bu. Aralarında bir kıyas yapmak amacıyla söylemiyorum. Ancak ilk iki kitapta daha baskın gözüken kaygılı, yer yer öfkeli, kafaiçi ve nispeten daha çok hezeyanı olan ve temposu yüksek anlatıcı bu öyküde yerini soğukkanlı, insanın bakir kalmış katmanlarına dair keşifler yapmak isteyen bir anlatıcıya bırakmıştı. İlk gün “Ben” duygusundan bu kadar bahsetmiş olmamın sebebi de bu. Artık kendini ortaya koymaktan çekinmeyen, tespitleri konusunda daha özgüvenli, hayat onu yazmak ve yaşamak arasında bıraktığında her zaman yazmayı seçen, bu tercihinden gurur duyan bir anlatıcıyla karşılaştım. Öyküde Yazı kavramından söz etmesinin bu tercihle ilgili olduğunu düşünüyorum. Zira Aplay için Yazı edebiyatın, öykünün, yaşamanın, yazmanın ve sanatın üstünde duran bir kavram gibi duyuluyor. Anlatıcının da bu tespiti şu cümleyle onayladığını düşünüyorum: “Okumak bile Yazı’nın bir biçimi ve önkoşulu olarak anlamlıydı.” Yazı,“Aplay Suite 1.1”in anlatıcısı içinsanatçıyı harekete geçiren, keşfedilmesi gereken şeyi tespit eden, insanın katmanlarında dolaşmayı sağlayan temel unsur. Bazen anlatıcının kurtulmak istediği bir lanet, her okuduğunda baştan aşağı acı çekmesine sebep olan bir güdü, bazen insanı anlama sanatı, bazen saf edebiyat çoşkusu… Bazen anlatıcı Yazı’dan örnekteki gibi kendini esir almış bir zehir olarak bahsediyor:
“Yalnızca yazarken değil, yaşarken yazma sancısı çekiyordum artık. Yazı’nın esaretinde olduğumu fark ettiğim ikinci an, çok iyi hatırlıyorum, bu bekleme sürecinde gerçekleşti ve bu kez tehlikenin biraz olsun farkına vardım. Ama yaşamımda hiçbir şeyi değiştirmedim, o an yapmakta olduğum şeyi yapmayı, iyi yazarları ve iyi Yazı’yı kovalamayı sürdürdüm.”
Bazen de onu hayata bağlayan bir kurtarıcı gibi:
“İnsan lise 2’deyken böyle büyük düşüncelerin altında ezilmiyor. Küçük felaketlerin içinde kıvrandığı anlarda bile büyük hayallere, çözümlere, ideallere sığınmak bir güçlük çıkarmıyor ona. Benim sığınağım Yazı’ydı.”
Yer yer denemeye yaklaşan, kendine has kavramlar üreten ve kurgunun sarkmadan ilerlediği bir öyküyü bu haliyle düşündüğümde “Aplay Suite 1.1” Mustafa Aplay’ın kendi poetikasını kurduğu, bundan sonraki kitaplarında nasıl bir anlatımla karşılaşacağımızı gösteren, ikinci günün sonunda sorduğumuz soruları kendi kavramlarıyla cevaplayan oldukça şık bir metin. Bence kitabın en iyi öyküsü.
27.10.2025
Bu hafta dikkatimi edebiyata veremedim. Şaşırtıcı düzeyde az okuyorum. Yaklaşık altı ay süren bir sınav döneminden sonra hem yazmak hem de okumak konusunda daha saldırgan olabileceğimi zannetmiştim. Ama öyle olmuyor. Vücudumda anksiyete, panik atak gibi sorunlar baş gösterdi. Zamanımı edebiyata ayırmak yerine bu iki düşmanla uğraşıyorum. Umarım en yakın zamanda eski sağlığıma kavuşurum veya kontrol edebilmeyi öğrenirim. Bu süre zarfında “Aplay Suite 1.2” ve “Aplay Suite 1.3”ü tekrar okuyabildim ama. Hepsini bir günde değerlendirmeyi daha uygun buldum.
Hep böyle olur. Gerçek arada bir yerdedir çünkü.
“Aplay Suite 1.3”ün başlarından aldığım bu cümle size neyi çağrıştırıyor? Altını çizerken bir ok çekip “romancı ruhu” demişim ben. Sadece bu ifadeyle açıklanamaz ama. Gerçeğin arada bir yerdeliğini fark ettiğim zamanlar benim hayat deneyimimde kritik dönemeçler oldu hep. Bir insanı severken, bir insandan nefret ederken, yaşarken, okurken, yatağımda reels kaydırırken, yazarken, hayatta kalmayı öğrenirken, büyük tespitler yapmayı denerken, bir tweet atacağım zaman bile gerçek dediğimiz şeyin arada bir yerde olduğunu hissettim. Bu hissin nasıl başladığını bilmiyorum. Bir yetenek veya bir lanet olduğunu da düşünmüyorum. Hayatı bazen zorlaştıran bazen kolaylaştıran ancak en nihayetinde anlamlı kılan bir düşünce ve bence kitapların dünyasından gelen karşı konulmaz bir çağrı. Gördüğümüz, hakkında yargıya vardığımız, anlamaya çalıştığımız her şeyin, her karakterin ve her hikâyenin insana öğrettiği bir bilgi. Gerçek arada bir yerde olmasaydı hangimiz Raskolnikov’u sevebilirdik? Hangimiz Kiralık Konak’ın Seniha’sına, hangimiz Yüzyıllık Yalnızlık’ın Rebeca’sına merhamet edebilirdi? Hangimiz Huzur’un Suat’ını, Budala’nın İppolit’ini; o huysuzları, o hırçınları, o nefret dolu çaresizleri bağrına basabilirdi? Aplay’ın ilk öyküde üstünde durduğu Yazı da aynı şeyi yapıyor bence. Arada bir yerde kalmış gerçeği, şairin de dediği gibi alemin iç yüzünden zihnimize yansıyan bir tasarımla arıyor. “Aplay Suite 1.3”te Marquez’le baş başa bırakıyor bizi. Writer block yaşayan bir anlatıcı var bu sefer. Tıkanıklığını aşmak için köyüne dönüyor ve aklından hep aynı düşünceler geçiyor. Yazmalı yazmalı yazmalı… Emine Yenge’nin soyundan gelen büyücülük yetenekleri sayesinde çözüyor problemini. Kitapları anlatıyor, yazmayı ve sancısını anlatıyor, 91 yaşındaki Emine Yenge’nin cenazesinde tek başına ağlayan bir yazarı anlatıyor. Her şey bittiğinde Emine Yenge’nin ölümünden sonra ezilmiş çiçek kokan bir sessizlik başlıyor…
“Aplay Suite 1.2” ve “Aplay Suite 1.3”ü beğenme sebebim gerçeğin arada bir yerde olduğunu sürekli vurgularken kitaplarla yaşayan insanların dünyasını iyi analiz edebilmeleri. Yazar iki öyküde de tıpkı ilk öyküde olduğu gibi Yazı’yla uğraşan Mustafa’lar üzerinden inceliyor bu meseleyi. Kendinden ilham aldığını vurgulayarak.
31.10.2025
Bu yazı nasıl gidiyor emin değilim. Bitirince hepsini toparlamayı deneyebileceğim ama herhangi bir kitap yazısından ne kadar öteye gidebildim bilmiyorum. Umarım iyi bir iş ortaya koyabiliyorumdur. Edebiyat sezgim kitap yazılarında o kadar çalışmıyor ki baştan sona okuduğumda iyi bir şey yazıp yazmadığımı tespit edemiyorum. Dün Necip Tosun, Cemal Şakar, Mustafa Aplay, Aykut Ertuğrul ve Güray Süngü’yle yaklaşık üç saat edebiyat konuştuk. Bugün biraz da onların gazıyla yazacağım.

“Aplay Suite 1.4”te uzak gelecekte, 2200’lerde yaşayan bir karakter var. Yüksek lisans tezinin ikinci aşamasındaki sınava girmesiyle başlıyor öykü. Sınav bir çiple yapılıyor. Hocalar öğrencileri 2293’ten Türkiye tarihindeki farklı zamanlara gönderiyorlar. İlk soruda 1927’nin Kasım ayına gidiyor. İkinci soruda 1951’de bir cami şadırvanına. Amacı karşılaştığı insanlarla o günün koşullarında sohbet etmeyi becerebilmek. Olay dördüncü soruda kopuyor. 2016’ya, muhafazakârların ağırlıklı olduğu bir kahvehaneye gittiğinde Fetullah Gülen’in o dönemde nasıl algılandığını hatırlayamadığından “Allah başımızdan eksik etmesin” diyor. Sonra da 2016’da dayak yediği için çipi kırılıyor ve hapishaneye giriyor. Bu öykünün anlatım tarzını Aplay’ın ilk iki kitabındaki yüksek tempolu ve kafaiçi anlatıcılara benzetiyorum. Mizah ve ironi ilk ve ikinci kitaplarında bu yüksek tempolu anlatıcıda birleşiyordu. Bu öyküde de benzer bir ton var. Bolda yazdığı ritmi artıran ve anlatıcıyla konuşan diğer ses bunun bir örneği sanki:
“Haşlanmış patates yedim biraz. Sınavlardan önce hep patates yerim. Lan ne anlatıyorsun? Sınava gireceğim makinenin önüne uçtum Altunizade kampüsündeki zaman makinesinde olacakmış sınav. Hava trafiği fazla değildi. Yerde gideyim desem geç kalırmışım. Keşke geç kalsaymışım. Nereden bilebilirdim? Kırmış kafayı komple.”
Her ne kadar “Aplay Suite 1.4” çok iyi bir öykü de olsa Aplay’ın edebiyatının bu anlatım tarzından sıyrıldığını, yeni bir kanala yöneldiğini düşünüyorum. Çünkü en nihayetinde yüksek tempolu, ironiyi kullanan, kafaiçi anlatıcı; Mustafa Aplay’ın yeni tarzı açısından kendini tüketebilecek ve sürdürülebilir olmayan bir anlatım biçimi. Sürdürülebilir değil dememin sebebi yüksek temponun imkânlarıyla alakalı biraz da. Bu öykü açısından konuşmuyorum, yüksek tempo metnin fonetik tarafını daha fazla ön plana çıkardığı için kimi zaman derinleşmenin önüne geçebiliyor. Anlatıcının derinlere daldığı yerler okuyucuya geçmeyebiliyor. Veya “Aplay Suite 1.1”i düşünelim. Denemenin öykünün ve romanın imkânlarından faydalanan, hikâyeyi ve tartışmak istediği meseleyi analizlerle kuran bir anlatıcı için yüksek tempo çok da sağlıklı bir tavır olmasa gerek. Aplay da bunu çoktan fark etmiş olacak ki Aplay Suite 1.1, 1.2 ve 1.3’teki tarz kitabın %75’ini oluşturuyor. Yani ilk kitaplarında ve “Aplay Suite 1.4”te hikâyeyi anlatan Mustafa, muhtemelen Aplay’ın bundan sonraki kitaplarında bir daha örneğini görmeyeceğimiz bir anlatıcı olacak.
02.11.2025
Birkaç itiraf zamanı:
Yazıyı yazmaya başlayalı on yedi gün olmuş. Ve ben görünürde Aplay’ın kitabı üzerinde düşündüğüm altıncı gündeyim. Ama öyle değil. Yukarıda gördüğünüz günlerin hiçbirini tek günde yazmadım. Başlığı attığım gün genelde 150-200 kelime yazabiliyorum. Yazı yazarken sürekli telefonla uğraşıyorum. Dikkatim dağılıyor, geceleri oyun oynuyorum, şu panik atakla ilgili meselelerle uğraşıyorum, YKY baskısından 340 sayfalık Philip Roth romanı okumaya çalışıyorum, boş işlerle uğraştığımı ve işe yaramaz olduğumu düşünüyorum. Bir arkadaşın kitabı hakkında yazı yazmak beklediğimden de zormuş, o gün ne yazdıysam ne düşündüysem Mustafa’yı arayıp anlatasım geliyor.
İnanır mısınız bilmiyorum ama Aplay Suite’i Temmuz ayının 20’sinden beri çantamda taşıdım. Nereye gitsem benimleydi. Kitaplığıma koymadım daha. Yazıyı yazmakta çok zorlanacağımı bildiğim için yaptım bunu. Hem sırtımda ağırlığını hissedeyim hem de çantamı her açtığımda kendini bana kendisi hatırlatsın istedim. Kitabın diğer epigrafını düşündüğümde yaptığım hareket daha anlamlı hale geliyor: Kitaplar, arkadaşlara yazılan kalın mektuplardır.
Benim kadar şanslıysanız, yani yazar bir arkadaşınız varsa, o mektubun muhatabı olmanın ne demek olduğunu bilirsiniz. Sanki yıllardır konuştuğunuz meseleler iki kapağın arasına girmiş gibi olur. Benim kadar şanslı değilseniz bütün bir edebiyat tarihini de böyle okuyabilirsiniz. Kitaplar bazen size de sanki kendi hikâyenizin bazı parçalarına şahitlik etmiş bir anlatıcı tarafından yazılmış gibi gelmiyor mu? O karakterin başına gelenler, o yazarın saplandığı bataklıklar size de ait değil mi? O yazarın arkadaşına yazdığı kalın mektubun muhatabı, mektubun gerçek sahibi çoğu zaman siz değil misiniz?
04.11.2025
Kitabın ikinci bölümünün ismi Gerçekarkası. Üç tane “hikâyeyi merkeze alan” öyküden oluşuyor. Bilerek bu ifadeyi kullanıyorum çünkü üç öyküde de Aplay’ın özellikle ilk kitabında gördüğümüz büyülü gerçekçi kurgunun izleri var. Kitapların belli noktalarında asılı kalmışların evrenine açılan gizli kapılar, sadece düşünerek yağmur yağdırabildiğine ve gökten çikolata indirebileceğine inananlar, satın alınabilen rüyalar… Bu bölümü bir çeşit vedalaşma olarak düşünmeyi sevdim. Aplay, ilk iki kitabında gördüğümüz anlatıcıya vedasını bu bölümle yapmış. Belki yanlış tespit ediyorumdur ama Aplay’ın sadık ve iyi bir okuru olarak “Aplay Suite 1.4” için söylediklerim bu bölüm için de geçerli. Yani bundan sonraki kitaplarında Gerçekarkası tarzında öyküler görmeyeceğiz. Ama neden? Belki bu soruyu cevaplayarak bu günlük serisini bitirmek en güzeli olur.
Aplay yavaş yavaş büyülü gerçekçilikten ve yüksek tempodan uzaklaştı. Daha sakin, analizci bir anlatıcıyla anlatılabilecek meselelerin peşine düştü. Daha poetik tarafları olan, edebiyat görüşlerini de (belki deneme aracılığıyla) Yazı’yla açıkladığı bir noktaya geldi. Zehirlendiği metinleri, yazarları önüne koydu ve kendi zehrini nasıl ürettiğini açıklamaya çalıştı. Ki bence doğru tercih oldu bu. Çünkü bir kitapla sınırlı kalmayacak, bütün bir edebiyat hayatı boyunca peşine düşülebilecek sorularla baş başa bıraktı kendini. Şimdi neyin peşine düşecek bilmiyoruz. Ama tahmin edersiniz ki bu kitapta tanıştığımız Yazı uzun yıllar etrafında dolanacağımız bir kuyu olacak. Yazı’nın kuyusundan uzaklaşmamak dileğiyle diyelim. Yazı’nın kuyusundan uzaklaşmamak dileğiyle!
Bartu Çay

akepelilerin yeni çamaşır makinesi parşömen mi olacak yoksa?