Evsizler Şarkı Söyler’i (sanırım isminden dolayı) merak ediyordum. Daha önce bir Gülhan Tuba Çelik öyküsü (büyük ihtimalle) okumamıştım. Aslında bu yakınlarda Çelik’in sondan bir önceki kitabı Kafamdaki Ağaçlar üzerine yazılmış birkaç satır (kimdendi hatırlamıyorum) bana bu yazarın metinlerini sevebileceğimi düşündürtmüştü. Nitelim sezgilerimde haklı çıktım: Evsizler Şarkı Söyler’de sağlam ve tok cümleler, sıkı kurulmuş paragraflar buldum. Bazı metinlerde Yazı başlı başına bir Yapı olarak yükseliyor ve bu mimari benim özellikle sevdiğim, bir edebiyat ürününden beklediğim bir şey. Bahsettiğim yapı, yazı boyunca bir tür içsel melodi oluşturur ve kimi pasajları okurken müzikal bir ahenk de duyarsınız. Çelik’in öyküleri de böyle, belirli bir şey, ya da nasıl söylemeli, vurucu bir hikâye anlatmadığında da kullanılan dilin etkisi hissediliyor ve seçilen sözcüklerin bir kudreti var. Geleceğe kalacak bir yazarla tanıştığımı düşünüyorum.

Gülhan Tuba Çelik

Kitapta en sevdiğim öykülerden biri olan “Sabahı Beklerken”in ilk paragrafı şöyle:

“Ne zamandır bir toz bulutunun arkasından görünüyor dünya. Şöyle su gibi kadınlar da ayna gibi erkekler de kalmadı. Kime baksam lime lime bir hayat dökülüyor üstlerinden. Çöpçü hâlâ görüş mesafemdeyken bile temiz değil sokak, sanki ne yaparsa yapsın kiri arınmıyor şehrin. Evler uykulu yaslanmış birbirine, yollar alıngan, duvarlar üstüne çöküyor dibinde oturanın. Yıllar var ki bir tek mutlu insan görmedim. Sandalyeme hep yılgın, umutsuz, yorgun adamlar çöker; sandalyemi dükkânın önüne atarım, kapıdan hep suskun, korkak, kederli, kadınlar geçer.”

***

D’oku dergisinin birinci sayısının soruşturması Başlangıç temasını işliyor. Son dönemde ilk kitapları yayımlanmış yazarlara yöneltilen sorular arasında şu dikkatimi çekti: Yazdığınız türde kime zar atarsınız?

Belki ben yanlış biliyorum ama edebiyatta “zar atmak” daha çok bu işe yıllarını vermiş birinin, bir ustanın genç bir kaleme ve onun yeteneğine işaret etmesi anlamına gelir. O genç yazarın gelecekte kalıcı olacağına dair bir kehanet gibidir bu zar atma eylemi. Kimi katılımcılar –belki de bu sebepten– soruya biraz temkinle yaklaşmışlar ama yanıt olarak Kâmil Erdem diyen de olmuş!

D’oku’yu çok genç bir ekip çıkarıyor. Bence çok da özenli bir iş çıkmış ortaya. Güzel yazılar okudum bu dijital dergide. Zar sorusu biraz kulağımı tırmaladı sadece.

***

Kitap yayımlatmanın zor, çok zor bir iş olduğu rüyamda matbaa yetkilisiyle tartışmamdan belli! Masada karşımda oturuyor matbaa yetkilisi, önünde bir tomar kağıt var (benim dosyam) ve elindeki kalemle bazı satırları işaretliyor. Şu cümle mesela, diyor, “Leblebileri bir bir ağzına atıyor”, güzel mi şimdi bu cümle? Ne var ki bunda, diye çıkışacak oluyorum. Nesini beğenmediniz? Ona, John Cheever’ın öykülerinde de bu tür cümleler görebileceğini söylüyorum. Şimdi bunu hatırlayınca biraz şaşırıyorum, çünkü bir Cheever okuru sayılmam ben. Üstelik dosyamda böyle leblebili bir cümle de yok! Neyse işte, diyor, matbaa yetkilisi, sayfaları çevirmeye devam ederken. Elindeki kalemle (cımbızla) başka başka cümleler buluyor (seçiyor) sonra onları bana okuyor. Nedense o an onun dosyayı aslında hiç okumadığını düşünüyor ve şimdi bir yandan benimle konuşurken bir yandan da öykülere gelişigüzel bir göz attığı duygusuna kapılıyorum. Böyle böyle bir iki yeri daha gösteriyor: İsterseniz siz bunları düzeltin gelin, öyle basalım. Hayır, diyorum kararlı bir şekilde, hiçbir şeyi düzeltmeyeceğim. Artık bir virgül bile eklemeye tahammülüm yok! Bunun üzerine daha ılımlı bir hava takınıyor matbaa yetkilisi, ayağa kalkarken, peki, diyor, madem öyle istiyorsunuz. O an aklıma öykülerden birinde bir hata olduğu geliyor. Bir cümlede yerine kelimesi çıkmamıştı, aniden bunu hatırlıyorum. Ben bir dakika, düzeltilecek bir yer var, diye atılırken matbaa yetkilisi elindeki tomarı yere düşürüyor, kağıtlar oraya buraya saçılıyor. O sırada oradan geçen birkaç kişiyle beraber yerden kağıtları toplamaya başlıyoruz. Ben hatanın olduğu öykünün adını söylüyorum: Sundurma. Sonra hepimiz çömelip kağıtları toplamaya, söz konusu öyküyü bulmaya çalışıyoruz. Yolun ortasında, dizlerimizi yere koymuş, sayfalara tek tek bakıyoruz, bir yandan da SundurmaSundurma diye tekrar ediyoruz. Bu şimdi iyice ilginç geliyor bana çünkü dosyamda bu isimde bir öykü yok. Yani, en azından bu dosyada yok.

***

Yaklaşık bir saat süren canlı yayının sonuna doğru programın sunucusu izleyenlere teşekkür ederken konuk yazar kendisine gelen bir soru olup olmadığını öğrenmek istedi. Son romanı yeni çıkmıştı ve metin hakkında bir iki şey daha söylemek şüphesiz iyi olacaktı. Sunucu her zamanki nazik tavrıyla o an bir soru olmadığını ama sonrasında gelebilecek olası soruları kendisine seve seve ileteceğini söyledi. O sırada, baktım, ekranın altında “Şu an 2 kişi izliyor” yazıyordu!

***

Nilay Özer’in son kitabı Yüzü Kelebeklerle Örtülü’nün son şiiri olan “sevgilime bir hediye: siyah kadife kutuda altı ölü kuş”un son bölümüdür:

“her şey beni ağlatabilecek kadar güzeldi
günler bir kitabın sayfaları gibi okundu okunmadı çevrildi
yeniden kurmak istediğim anlar oldu kurdum da
sözcükler kurabilir leylakları öpüşleri geceyi

bir sokak kedisinin tüyleri arasında
ellerine rastlamıştı ellerim
ruhum yapışıyordu şeylere vakitlere
adım bir yokuşa verilmişti inip inip çıkıyordum
buğdayım yokuşa serilmişti çıkıp çıkıp iniyordum
geç kalıyordum kendi gölgeme bile
sözcükler diyordum sözcükler gerçekleşir

iskeledeki çiçek sergisi
bana uzatılmış bir buket gibiydi
ve çağırınca geliyordu deniz
ruhum yapışıyordu kumlara yosunlara
şaşıyorum ne kadar az sevmişler beni
her şey anlam diye çırpınıyor karşımda
üstüme alınıyorum dünyanın güzelliğini

hiçbir şey biriktirmedim ömrüm boyunca
siyah kadife kutuda altı ölü kuştan başka…”

***

Gece yarısına doğru evden çıktım. Önce Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’nin arkasındaki uzun yolu boydan boya geçtim. Oradan sağa dönüp Mavi Durak tarafına yöneldim. Daha önce de dikkatimi çeken bir ara sokak vardı, oraya saptım. İki tarafı da ışıl ışıl kafelerle sıralı olan yoldan sadece bir araç geçebiliyordu ve kenarda yayalar tek sıra halinde yürümeye çalışıyorlardı. Ağır ağır ilerleyen ciplerin içinden dan dan müzik sesleri gelirken kenarda son derece şık kadın ve erkekler hangi kafede oturacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Bu haliyle burası ünlü tatil beldelerindeki o canlı sokakları andırıyordu. Ama işte aylardan Ocak’tı ve hiç de ince olmayan bir yağmur durmadan yağıyordu. Evet, neredeyse tamamı yağmur altında geçen bir yürüyüştü bu. Oradan aşağılara inip ana caddeden geri döndüm. Evimin yakınlarındaki parka geldiğimde kaydırakların sağladığı korunaklı boşlukta kapüşonumu çıkardım, telefonumda İçim Yanar Yanar’ı buldum. O zamanlar Gassal’ı izlemeye henüz başlamamıştık ama şarkıları iyiden iyiye yapışmıştı zihnime. Parkta yürümeye devam ettim, etrafta hiç kimse yoktu artık ve evlerin ışıkları bir bir sönerken fonda şarkının Ferdi Tayfur versiyonu çalıyordu. Yağmur azalmış, gece de ilerlemişti iyice. İçim Yanar Yanar bitince Spotify konuştu benimle! Son zamanlardaki favori şarkını dinlemeye doyamıyor musun, diye soruyordu.