Parşömen’in 2024 Edebiyat Soruşturması’nın yılın önemli edebiyat olaylarına ilişkin sorusuna verdiğim yanıtta “Türkçe Edebiyatın Flanözleri, Evden Dışarı Çıkmak: Nezihe Muhiddin, Suat Derviş, Leyla Erbil” başlıklı etkinliğin tepkiler üzerine iptal edilmesini anmıştım.
Tepki sözcüğü burada hafif kaçabilir. Etkinliği düzenleyen Dr. Senem Timuroğlu yeterince endişelenmiş olmalı ki savcılığa suç duyurusu yapmıştı. Sosyal medyada tepkinin ölçüsü diye bir şey yok, bunu biliyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü, baştan onay verdiği etkinliği destekleyebilirdi, bunun yerine “tepki”leri göze alamayıp iptal etmeyi seçti. Mekânın Atatürk Kitaplığı olması da bir faktördü belki; “Türkçemiz, milletimizin en değerli mirasıdır,” diyen ve Türkçeye yoğun ilgisi ve dönüştürücü etkisi hepimizin malumu olan Atatürk’ün “Türkçe edebiyat” terimine itiraz edip etmeyeceğini bilebileceğimizi sanmıyorum, fakat şüphesiz işin içinde tali de olsa Atatürk varsa “hassasiyet” artıyor.

Tarihi kişilikleri bırakıp bugün olan bitene gelelim. Öncelikle, “Türk edebiyatı”nı tercih etmenin ötesinde “Türkçe edebiyat” kullanımını defetmeye çalışanları bir alt grup olarak tanımlamakta yarar var. Bu alt grubu da tamamen aynı seviyede kalem oynatan Twitter (X) höykürücüleri olarak damgalamak yanlış olur. Demek istediğim, bütün bir cepheyi nobranlıkla yaftalamak istemem. “Türkçe edebiyat diyenler arasında etkinlik iptal ettiren kimseye şimdiye kadar rastlamadım,” demek var, “İşin sonu 6-7 Eylül 1955 fotoğrafları sergisini basıp cam çerçeve indirenler gibi fiziksel şiddete varacak mı acaba?” demek var, ama bunlar bizi ince ayrımlardan uzaklaştırıp siyah-beyaza götürür, bu da hem burada terimlerle ilgili söylemek istediklerimin ana fikrine ters düşer, hem de arzuladığım soğukkanlı tartışma ortamını baltalar.
Edebiyat Soruşturması’nda Türkçe edebiyat ve Türk edebiyatı terimlerini şöyle tanımlamıştım: Türkçe edebiyat, kendisini Türk olarak tanımlasın tanımlamasın Türkçe yazanların ürettiği edebiyat. Türk edebiyatı, Türklerin Türkçe veya başka dillerde ürettiği edebiyat (herkesin tanımı bu değil, ileride diğer tanıma da yer vereceğim). Buna bir de Türkiye edebiyatını eklemiştim: Türkçe veya başka bir dilde, Türkiye’de veya başka bir yerde yazılmış ama okuduğunuzda işte Türkiye diyeceğiniz, yani konusuyla, kişileriyle Türkiye’den beslenen edebiyat eserlerinin toplamı.
Bu tanımlara göre Türkçe edebiyat, Türk edebiyatına göre daha geniş bir kapsam olarak görülse de onu tamamen içermez, Türk olup Türkçe yazmayan yazarları Türkçe edebiyata katmayacağımız için. İkiliyi bir Venn diyagramı olarak düşünebiliriz. Asıl tartışmalı terimin Türkiye edebiyatı olabileceğini düşünüyorum. Bana Türkiye’yi Osmanlı ve daha geriye giden geçmişiyle bir coğrafya olarak tanımlamak ve bu topraklarda yaşamış onlarca milletin ürettiği edebiyat mirasını topluca ele almak mantıklı geliyor, fakat özellikle erimiş, unufak edilmiş veya dışlanmış etnisitelerin edebiyatını “küçültmek”le suçlanabilirim. Amacım bu olmasa da.
Biraz daha açayım.
Türk edebiyatı: “Türk” kimliği, sadece etnik değil, beyan esaslı, öyle değil mi? O halde kendisini Türk addeden, kimileri “o aslında Türk değil, çünkü dönmeydi, Balkan göçmeniydi, filan asıllıydı” dese de Türk kimliğini tercih eden herkesi, yazı dili Türkçe olsun olmasın Türk edebiyatına dahil edebiliriz; istemediği halde Türk denenleriyse etmemeli, beyana hürmet etmeliyiz. Türk edebiyatının yazarları Türkçe yazmayabilirler – nasıl ki Ermenice yazmayan William Saroyan’ın, Dawn Anahid MacKeen’in ve diğer Ermeni yazarların Ermeni edebiyatı; Galce yazmayan sayısız İrlandalı yazarın İrlanda edebiyatı; İngilizce yazmayı tercih eden Ha Jin ve Yiyun Li’nin Çin edebiyatı; artık İtalyanca yazan Jhumpa Lahiri’nin Hint edebiyatı kategorilerine dahil edilmesi kimseyi şaşırtmıyorsa. (Burada Ermeni ve Hint denirken genel kullanıma uygun olarak İrlanda ve Çin denmesi, yani İrlandalı ve Çinli denmemesi dikkat çekmiştir; bu konuda da aşağıda söyleyecek bir çift sözüm var.) “Türkçe yazmayabilirler” dedim, fakat elbette Türk yazarların büyük çoğunluğu Türkçe yazmış ve yazmakta ve Türkçe edebiyat içinde de haliyle çoğunluğu oluşturuyorlar; dil Türklerin olduğu için Cumhuriyet döneminde Türkçe yazılan her esere “Türk edebiyatı” denip kesip atılmasının talep edilmesinin nedenlerinden biri bu. Cumhuriyet öncesindeyse Osmanlı’nın dine dayalı millet kavramı belirleyici olabiliyor, aşağıda görüleceği gibi.
Türkçe edebiyat: Yukarıdaki tanımdan hareketle bir edebiyat eseri Türkçeyse, Türkçe edebiyatın parçasıdır, yazan Türk olsun olmasın. (Bu arada Türkçenin çeşitli dal ve lehçelerini kapsama alıp almamak ayrı bir inceleme konusu olabilir, özellikle neyin lehçe neyin apayrı bir dil sayılması gerektiği birçokları açısından farklı nedenlerle hassas bir konu olduğu için.) Kürt şair Yılmaz Odabaşı’nın uygun gördüğü sevimli bir terim var: “Türkçede şair.” Eserlerini Türkçe yazan Kürtlerin yanında malum yüzde 99’un dışında kalan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da var. Yazacak kadar Türkçeye hâkim olduklarına göre Türkçe çoğu için eş anadili, hatta bazıları için tek anadil, “İnsanın anadilini bilmemesi ne kötü,” diye hayıflanan Cemal Süreya gibi. Bu insanların bilaistisna “Türkçe edebiyat” terimini tercih edeceklerini iddia edecek değilim. Ama bir yanda “Türkçe edebiyat” etiketli bir zeytin dalı, diğer yanda hepsi adına konuşarak “Türk edebiyatı”nı her koşulda dayatmaksa, çoğunluğun çoğunluk olmayana dair takınacağı tutum olarak birincisinin daha adilane göründüğünü söyleyebilirim.

Türkiye edebiyatı: Halide Edib, The Turkish Ordeal (sonradan yeniden yazılıp yayımlandığı adıyla Türkün Ateşle İmtihanı); Zaven Biberyan, Karıncaların Günbatımı… Arzu eden, “Anadolu ozanı” Homeros’a kadar gidebilir, ama o zaman kendimizi ne kadar Anadolu coğrafyasının mirasçıları, ne kadar 1071’in torunları olarak gördüğümüz meselesinde takılıp kalırız ve Halikarnas Balıkçısı / Azra Erhat ekolünün toplumda ne kadar karşılık bulduğu tartışması önümüzde belirir. O kadar gerilere gitmeden, çok yakın geçmişle sınırlı kalarak kavramları irdelemek biraz daha kolay. Örneğin Kenan Orhan, tıpkı Ha Jin’in Çin’i yazdığı gibi Türkiye’yi yazmakta; “I Am My Country” adlı öykü seçkisinde yer alan öykülerinin –Türkiye’de doğup büyümüş ve Türkçe yazan bir yazarın yapmayacağı ufak birkaç hata bir yana bırakılırsa– Türkçe yazılıp İngilizceye çevrilmemiş olduğuna inanmak güç. Bu benim gözümde Türkiye edebiyatıdır. Türk edebiyatıdır da. Ama Türkçe edebiyat değildir, haliyle.
Üç ayrı terim kullanmanın gereksiz yere kafa karıştırdığı, hiçbir terimin kusursuz olamayacağı, benim Türkçe edebiyat dediğimin (tanımını değiştirmeden) Türk edebiyatı olarak da tanımlanabileceği söylenebilir. Bunu anlarım. Anlayamadığım, karşı görüşün sesini kısmanın nasıl doğru bir yaklaşım olarak kabul edilebileceğidir. Hele bu çabaya kasti ya da masum yanlış bilgiler eşlik ediyorsa.
Bunlardan bir tanesi, “İngiliz edebiyatı, Alman edebiyatı, Rus edebiyatı vs. denir, o halde nokta!”
Denir elbette, denmesinde sakınca da yok, ama başka şeyler de denir. Denmiştir ve bu yeni bir gelişme değildir. Denmesi için geçerli nedenler vardır. Parşömen soruşturmasında yazarların milliyetinin ötesinde, birden çok ülkenin yazarını içine alabilen bir terim olan “İngilizce edebiyat”ı örnek vermiş ve bu yaklaşımı benimseyen, kırk yıldır sakladığım English for Today: Literature in English ve Moments in Literature adlı ders kitaplarında “Birleşik Krallık, ABD, Nijerya, Kanada, Avustralya, İrlanda ve diğer ülkelerden İngilizce yazan yazarlar; Fransızca, Rusça ve Almanca gibi dillerden çeviriler; (Yunanca) mitolojik anlatıların ve (Aramice) kutsal kitapların kimi zaman tarihe mal olmuş ve İngilizcenin gelişimini yönlendirmiş çevirileri var” demiştim. Başka bir yaygın konuşulan dili merak edip, mesela “littérature en français” diye bir şey var mıymış diye internette ararsanız onun için de sayısız değini bulabilirsiniz, bunun yanında “littérature française” teriminin genellikle Fransa vatandaşlarının Fransızca yazdığı edebiyat anlamının yanında başka milletlerin Fransızca yazdığı edebiyatı kapsayabildiği bilgisini de. Yani ikilem kimsenin tekelinde değil – ama Fransa’da bunun tartışması var mıdır ve bu kadar ateşli midir, onu bilmiyorum.

“İngiliz edebiyatı” ve benzeri terimlerin işaret ettikleri kavramlara ilişkin bir kavgam olmadığını belirttim. “Evime sokmam!” diyecek birisi olmadığımı gösterir ümidiyle, biriktirdiğim bazı kitapları sayayım; bunlar yazanların kimliğine veya aidiyetine göre derlenmiş seçkiler: Contemporary American Poetry, Right On! Anthology of Black Literature, The English Novel, English Literature, Great Jewish Short Stories, Norton Anthology of Literature by Women (isterseniz bu “Kadınların Yazdığı Edebiyat” mı “Kadın Edebiyatı” mı olmalı diye tartışalım), Best American Short Stories, Fifteen Greek Plays. Tekrar edeyim, bunlarda bir yanlışlık filan yok, çünkü içeriği başlıkta tanımladıkları grupla sınırlı tutmuşlar. Sınırı daha geniş olan projelerdeyse farklı bir adlandırma yöntemi seçilmiş; yukarıda andığım Literature in English ve Moments’ın yanı sıra elimdekiler: An Introduction to Literature, Currents in Poetry, Currents in Fiction, Currents in Nonfiction, Designs in Poetry, Structure, Sound, and Sense. Görüldüğü gibi bazıları elinize aldığınız kitabın dili aşikâr olduğu için ne dile ne milliyete başlıkta yer vermeye gerek görmemiş.
Türkçeye gelince, edebiyat ders kitaplarının istikrarla “Türk Dili ve Edebiyatı” başlığını kullandığını biliyoruz. Müfredat dışı kitaplarımızdan da elimin altındaki benzer örnekleri sayayım: Kıbrıslı Türk Şiiri Antolojisi, Türk Halk Edebiyatı, Alevi Ozanlar, Büyük Türk Şiiri Antolojisi, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, Türk Romanından Altın Sayfalar, Türk Romanı ve “Öteki”, Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik. Yukarıdaki ikinci İngilizce gruba benzeyen örneklerse yok değil: Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Şairler ve Yazarlar Sözlüğü, Romanımıza Ne Oldu?, Edebiyatta Ermeniler.

Şüphesiz, iki paragrafa sıkıştırılmış bir kitap listesi, kapsamlı bir bibliyografya taramasının yerine geçemez, ama “Türk edebiyatı” tercihinin yaygın ve baskın çıkacağını tahmin edebiliriz. Şaşırtıcı değil bu; bildiğim kadarıyla ilk kez Mehmet Yaşın’ın savunduğu “Türkçe edebiyat” mahallenin nispeten yeni taşınan sakinlerinden. Barınmasına izin verilip verilmeyeceğini zaman gösterecek. (Bazılarınıza ilginç gelebilir: Türkiye Edebiyatı Antolojisi adlı bulabildiğim tek örnek, Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’na bağlı Tercüme Merkezi tarafından yayımlanmış. Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi var, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın. Türkçe Edebiyat Antolojisi henüz yok. Yani “tehlike” şimdilik baş edilir düzeyde…)
Ara özet: İcap ettiğinde dile odaklı tanım daha doğruysa, bu tercih için yeter sebeptir. Bu yüzden istisnalar bir yana bırakılırsa Türkçe edebiyat, Türk edebiyatından daha geniş bir çerçeveyi tanımlar. (Ya da tanımlayaBİLİR, meşrebiniz buna uygunsa.)
Ders kitaplarına “Türk Dili ve Edebiyatı” başlığını koyarken dilimizi Türk olmayanların da anadili gibi öğrenebileceği ve kültürümüze sayısız katkıda bulunabileceği, aralarından bazılarının ve birçok Türkün de yer yer ve uygun düştüğünde “Türkçe edebiyat” terimini tercih edebileceği düşünülmemiş olmalı vakti zamanında, şimdi de “böyle gelmiş, böyle gider” düsturuna uymamız isteniyor hepimizin.
Eskiden dünya biraz daha basitti. Örneğin Rus edebiyatı dediğiniz zaman Rusya’da doğup büyümüş, Rusça konuşup yazan ve Rusya’yı irdeleyen yazarlardan oluşan, hemen hemen yüzde yüz homojen bir kümeydi bu. Bu homojenliği bozan örnekler eskiden de vardı ama farkındalıkların arttığı bir çağda, sömürgeci devletlerin kültür ihracının; göçlerin; geçirgen, değişken, eski dışlayıcı gücünü yitirmiş sınırların; karma evliliklerin; çifte vatandaşlığın; anadil / öğrenilen dil ilişkisinin; harmanlanmış kimliklerin; akışkan aidiyetlerin çehresini dönüştürdüğü bir dünyada daha da göze görünür oldu ve bizi yerleşmiş terminolojileri yeniden düşünmeye yöneltti. Afrika’da doğup Fransızca yazdığı romanı Fransa’da yayımlanan fakat Fransız olmayan bir yazar, ikinci bir vatana göç edip oranın diliyle eski vatanını anlatan öyküler yazan bir yazar ve benzerleri artık az rastlanan vakalar değil. Yine “bizden” somut bir örnek vereyim. İstanbullu bir Rum, Nektaria Anastasiadou, birkaç yıl önce “A Recipe for Daphne” adlı bir roman yazdı. Roman İstanbul’da geçiyor, kişilerin çoğu İstanbullu olsun olmasın Rum; elbette Türkler de mevcut. Anastasiadou romanını Türkçe veya Yunanca yazabilirdi, ama İngilizce yazdı ve roman ABD’de yayımlandı. ABD’de halkın çoğunluğu kıta yerlisi olmadığından edebiyat camiası böyle şeylere alışıktır; benzer sayısız örnek gibi bu yapıtın da ABD edebiyatı (veya tercih ederseniz Amerikan edebiyatı) kapsamında yerini aldığına emin olabilirsiniz. Başka hangi sınıflandırma yakışır sizce? Yunan edebiyatı, Rum edebiyatı, Türkiye edebiyatı, Türk edebiyatı?
Sınırlarötesi, kimliklerötesi yazarları ve yarattıkları edebiyatı geçmişte “standart” hale gelmiş tanımlamalara anmaya devam edebiliriz elbette, ama daha esnek yaklaşmayı savunanları aşağılamak nedir? Yiğitliğin neresine sığar? Vatanseverliğin hangi koluna eklemlenir?
Franz Kafka’yı Çeklerin edebiyatı, Avusturyalıların edebiyatı, Yahudi edebiyatı, Yiddiş edebiyatı, Almanca edebiyat gibi birden fazla şemsiye altında değerlendirmemizin ne sakıncası olabilir ve kime ne zararı var? (Yanlış olduğu yollu açıklamalar bana mantıklı gelmiyor çünkü, o zaman da “doğru da olsa zararlı galiba” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.)
Edebiyatı yazıldığı dille ilişkilendirip adlandırmak millet edebiyatlarını yadsımak değildir; o yaklaşıma ektir, tamamlayıcıdır demek, olguları tanımlarken ince ayrımlara işaret eden farklı terimler kullanmanın zararlı değil yararlı olduğunu düşünmek, gerçekten bu kadar reddedilesi bir görüş mü?
Bu tartışmanın içine bazen Türk / Türkiyeli kavgası da karışıyor ister istemez. Öyle ya, Almanyalı veya Rusyalı diye bir şey olmadığına göre bozgunculuğun ne lüzumu var… Dillerin mükemmel olmadığını (örneğin İngilizcede tek kelimeyle “kaçıncı” bile diyemediğimizi), evrimlerinin sürekli olduğunu (örneğin ABD’de kaç tane feminist makale kaleme alındıktan sonra erkek Mr. unvanına karşılık gelen, izdivaç statüsünden bağımsız bir kısaltma olan Ms.’in yerleşebildiğini) hatırlatmanın bilmem yararı olur mu? Yukarıda değindiğim Ermeni / Hint / İrlanda / Çin edebiyatı bahsine sıra geldi artık. Bildiğimizden şaşmayacaksak, Rus edebiyatı, Fransız edebiyatı, Amerikan edebiyatı vs. ama Çinli edebiyatı değil Çin edebiyatı, İzlandalı edebiyatı değil İzlanda edebiyatı vs. demek durumundayız. Burada dilimizin kullanımında ya da gelişiminde ilginç bir eğilimi gözlemlemek mümkün. Ülkelerin vatandaşlarını veya aidiyet kavramını tanımlamakta kullandığımız sözcük ülke adından kısaysa, isim tamlamasında o sözcüğü kullanıyoruz: Rus edebiyatı, Yunan edebiyatı, Japon edebiyatı, Alman edebiyatı, Fin saunası, vs. Fakat sözcük ülke adına son ek gelerek oluşturulmuşsa o zaman o sözcüğü kullanmıyoruz, yine en kısa sözcüğü tercih ediyoruz: Çinli edebiyatı değil Çin edebiyatı, İsveçli edebiyatı değil İsveç edebiyatı, İsviçreli çikolatası değil İsviçre çikolatası, vs. Fakat bu kural her zaman işlemiyor: İtalyan, İtalya’dan uzun, ama İtalya edebiyatı değil İtalyan edebiyatı demeye alışmışız. İspanyol ise İspanya’dan uzun, ama İspanyol edebiyatı alışılagelmiş. Demek ki kulağa hoş gelmek diye de bir unsur var işin içinde. Türkçe yüzde yüz matematiksel bir dil değil, hiçbir dil değil, bildiğim kadarıyla. Biraz uzatmak pahasına kural tutarsızlığına bir örnek daha vereyim; Amerika Birleşik Devletleri başlı başına bir istisna. Amerika diye kısaltmaya alıştığımız bu ülkenin vatandaşı isim olarak Amerikalı, sıfat olarak Amerikan, edebiyatı da öyle. Vatandaşlık demişken, burada da kısalık kuralının büyük ölçüde işlediğini görüyoruz. Türk vatandaşı demeye alıştık, oysa bir ülkenin vatandaşı olunur, bir milletinse mensubu. Yaygın kullanıma bakarak “doğru”yu bulmaya çalışırsak, Türk vatandaşı, Fransız vatandaşı, Alman vatandaşı, ama Finlandiya vatandaşı, Belçika vatandaşı, Cezayir vatandaşı… Macar veya Macaristan vatandaşı? Emin değilim. Şuna istikrarla Türkiye vatandaşı, Yunanistan vatandaşı, ABD vatandaşı vb. desek sorun çözülebilir. Ama “Türklükle ne derdiniz var?” çıkışında vücut bulan yeni bir sorunla da karşılaşabiliriz o vakit. Galiba en iyisi tutarsız da olsa yaygın kullanımı devam ettirmek; böylece uluslararası seferlere açık havalimanlarımızdaki pasaport kontrol mıntıkasına çabucak ulaşmanızı sağlayan bütün “Türk vatandaşları” tabelalarını değiştirmeye gerek kalmaz.
“Türk vatandaşı” dendiğinde kastedilen “Türkiye vatandaşı” olduğuna göre belki de “Türk edebiyatı”nı “Türkiye edebiyatı” olarak yorumlamak mümkündür, kim bilir.
“Türk edebiyatı”nı tercih eden ama bunu boykot meselesi haline getirmeyen yazarlarımız yok değil. Örneğin Metin Celâl, Feminizm ve Polisiye adlı kitabı (haz. Ahmet Ümit, Seval Şahin, Didem A. Büyükarman) tanıtırken şöyle yazmış:
“Türkçe polisiye” ve “Türkçe yazılan polisiye” adlandırmaları bana biraz zorlama geldi. Neden “Türk polisiyeleri” diyemiyoruz, acaba? Sanırım “Türk edebiyatı” dememek için. Ben “Türk edebiyatı” diyenlerden olduğum ve Amerikan polisiyelerine “İngilizce yazılan polisiye” diyemediğimden bu eserleri de “Türk polisiyesi” sayıyorum. Tabii bu ayrı ve bitmeyecek bir tartışma konusu.
Tartışma gerçekten bitmeyecek olabilir, ama hiç olmazsa yanlış anlamaları önleyebiliriz. “Amerikan polisiyesi” –kıtayla ülkeyi özdeşleştiren ve artık herkes böyle dediği için doğru hale gelen yanlışı bir kenara bırakırsak– itiraz gerektiren bir terim değil; ABD’nin edebiyat ortamında yazılan ve yayımlanan polisiyeler toplamı demek. (“Amerikalı polisiyesi”yle yani Amerikalıların yazdığı polisiyeyle tamamen örtüşen bir şey değil bu. Bu tarz bir adlandırmanın yani Amerikan edebiyatı derken vatandaşlıkta ısrar etmenin bazı ödül jürileri hariç ABD edebiyat camiasında pek kimsenin ilgisini çekmediğini de belirteyim. “Jack Reacher” serisinin yazarı Lee Child her ne kadar İngiliz olsa da seriyi “American thriller / detective / mystery” kategorilerinde saymakta tereddüt edilmeyecektir, yazarın konumu ve seçtiği konular itibarıyla.) “İngilizce yazılan polisiye”yi ise sadece ABD değil diğer ülke vatandaşlarının çeşitli ülkelerde İngilizce yazdığı polisiyeler olarak tanımlayabileceğimizde anlaşmak hiç de zor olmasa gerek. Bizim ülkemize gelirsek, neden “Türkçe polisiye” demek isteyebiliriz? Örneğin Yervant Odyan’ın Türkçe yazdığı Abdülhamit ve Sherlock Holmes, bir Türkçe polisiyedir. Yazarı Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı bir Ermeni olduğu için Osmanlı polisiyesine ve Ermeni polisiyesine de dahil edilebilir. Bu örnekte Türk polisiyesi demek bana zorlama geliyor.
Odyan’ın “Türk polisiyesi”nden sayılması “Türk edebiyatı”nı Osmanlı / Cumhuriyet kimlik tanımlarına göre çerçeveye alanlarca da yanlış kabul ediliyor. “Türk edebiyatı”nı tercih edip etmeyenleri sertçe eleştiren cephenin perspektifini burada dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım şimdi. Türkçeyi vücuda getiren halk Türkler olduğuna göre Türkiye Cumhuriyeti’nde kim yazarsa yazsın Türkçe esere Türk edebiyatı denmesi ve kesinlikle başka bir şey denmemesi doğru ve en doğal seçenektir. Yani Türkiye’de Türkçe yazıldıysa o edebiyat Türk edebiyatıdır, yazan Rummuş, Ermeniymiş, Yahudiymiş, Kürtmüş, kendisine Türk denmesine itirazı yokmuş varmış, fark etmez; anayasada da belirtildiği gibi her vatandaş Türktür üst kimlik olarak. Alt kimliğe gelince, diğer devletlerde yaşayan Türklerinki de Türk edebiyatıdır. Osmanlı’ya kadar geri gittiğimizdeyse, Türk olmayanların Türkçe edebiyatı bu sefer zamanın millet anlayışına uygun olarak ayrı tutulur; örneğin ilk Türk romanı hatta ilk Türkçe roman olarak Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat kayda geçer (Şemseddin Sami’nin Müslümanlığı Türklüğe geçişe elvermiş), Hovsep Vartanyan’ın [Vartan Paşa] Akabi Hikâyesi veya Evangelinos Misailidis’in Tamaşa-yi Dünyâ ve Cefakâr u Cefakeş‘i ise sınıflandırmanın dışında kalır. Çünkü aslına bakarsanız onlar bizim kültürümüzün bir parçası değildir. Millet sınıflandırmasına göre toplumda yan yana fakat ayrı yaşayan grupların mimari, tiyatro, fotoğraf, sinema gibi alanlarda eserleri hem bu nedenle hem de dışarıdan gelmiş yabancı akımların temsilcisi oldukları için bizden değildir. Muhatabınız ne derse desin ısrarla “kapsayıcı” olmayı hedefleyen bir yaklaşımla birlikte sadece Türklüğü değil Osmanlılığı ve Türkiyeliliği de dahil olmaya çalışanların bazılarının yüzüne kapıyı kapatmaya azimli bir tutum, hangi tarihi dönemde olduğunuza bağlı olarak yan yana aynı felsefede yer alabiliyor. Belki de bu yönüyle oldukça “kapsayıcı” bir akım, “Türkçe edebiyat denmesin” duruşu.


Kaan Eminoğlu, edebiyatı bu şekilde kimliklere göre sınıflandırmanın düşünsel altyapısını Osmanlı’nın millet sistemine bağlayarak facebook’ta ifade etmişti (31 Ocak 2023):
Bu ön bilgiden [Osmanlı’da kimliğin dinle ilişkili olması, Batı’nın Osmanlı’nın iç işlerine karışmak istediğinde “gayrımüslimlerle ilgili reformlar”ı gündeme getirmesi, gayrımüslimlerin farklı hukuk ve eğitim sistemlerinin toplumdaki farklı konumlarını göstermesi ve bunun imtiyazlı vatandaşlığa işaret etmesi, Cumhuriyet’in dinin belirlediği kimlik anlayışını yıkmış ve vatandaşlık bağının oluşturduğu yeni bir kimlik modeli inşa etmiş olması] sonra gelelim Vartan Paşa’nın Akabi Hikâyesi’nin neden ilk roman sayılmadığı meselesine. Vartan Paşa gayrimüslim olduğu için Osmanlı toplumunun kimlik belirleyicisi olan dinî motivasyonun dışındadır. Bu yüzden ilk roman olarak (kullandığı dil ne olursa olsun) sayılması beklenemez. Etnik köken olarak Arnavut olan Şemsettin Sami’nin “Taaşuk u Talat Fitnat”ının ilk roman sayılması (her ne kadar eserin roman sayılıp sayılamayacağı tartışmalı olsa da) Osmanlı toplumunun kimlik anlayışı açısından tutarlıdır. Şemsettin Sami Osmanlı Devleti’nin Müslüman kimlikli tebaasına mensuptur. Bu yüzden de kimlik olarak yabancı sayılmaz.
Eminoğlu “Türkçe edebiyat” veya “bağlama göre Türk edebiyatı da denir, Türkçe edebiyat da denir” cephesinde benimsenen perspektifiyse bilgisizlik, anakronik bakış, liberal solculuk ve akademik düşünce/araştırma yönteminin dışında kalan gayrıbilimsellikle ilişkilendiriyor aynı yorumda.
Sözü bağlarken, iki önemli olguya temas etmek gerekiyor. Birincisi, “Türkçe edebiyat”la akrabalığı olduğu öne sürülebilecek politik doğruculuk. Bu ekolü büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’ne borçluyuz. Malum, ABD yeryüzündeki bütün kötülüklerin anasıdır; her ne kadar politik doğruculuk “sol”la ilişkilendirilse de solcusuna “liberal” diyen bir ülkeden ne beklenebilir? Beklenir olan bir şey vardıysa o da ölçünün kaçacağıydı ve nitekim bu yaşandı ve yaşanıyor, en görünür örneği de bugün hâlâ “progresif” kurumların adında yaşayan “negro” ve “colored” sözcüklerinin kaynağı olan “siyah”lık olsa gerek. Gün geldi, politik doğruculuk serüveninde eskinin tercih edilen “iyi” terimi olan “siyah”ın kötü bir algıya hizmet ettiği görüşü hâkim oldu, onun yerine “Afrikalı-Amerikalı” getirildi (bunun da tireli mi tiresiz mi olması gerektiği, “Afro-Amerikalı’nın kulağa daha hoş gelip gelmediği uzun süre tartışıldı). “Siyah” o kadar tu kaka edilmişti ki üniversite öğrencileri ödevlerinde her bağlamda sadece “Afrikalı-Amerikalı” terimini kullanmaya başladılar, Amerikalı olmayan siyahların Afrika kökenli dünya nüfusu içinde çoğunluğu oluşturduğunu unutarak. Afrika doğumlu beyazlara veya Uganda ve Güney Afrika gibi ülkelerde hatırı sayılır bir yüzde teşkil eden Hindistan kökenlilere Amerika’ya göç etseler bile neden Afrikalı-Amerikalı denemeyeceğini mantık sınırları dahilinde kalarak açıklamaksa başından beri zordu, o yüzden oralara hiç girilmedi. Ve derken, “siyah” tekrar tercih edilir oldu. Bu kez de yeterince saygılı bir tutum takınılsın diye büyük harfle “Siyah” yazılması önerildi ve kısa sürede kabul gördü. Buna karşılık, “beyaz” son derece geniş bir kitleyi kapsadığı ve “Siyah kültürü”nün aksine “Beyaz kültürü” demenin günümüzün Neo-Nazilerine kadar uzanan capcanlı bir ırkçılık geçmişi olduğu için küçük harfle devam edildi. Fakat ikisi aynı cümlede kullanıldığında “Siyah” ve “beyaz” biraz garip duruyordu, o nedenle artık büyük harfli “Beyaz”a da gazetelerin imla kılavuzlarında rastlamak mümkün. Bütün bunlar aptalca ve gülünesi gelebilir kulağa; öyle olmasa bu paragrafı yazmaya gerek duymazdım. Ama unutulmaması gereken, bütün bu gelişmelerin ve genelde politik doğruculuğun, varlığı reddedilemeyecek sorunlara mükemmel olmasa da iyi niyetli çabalar olduğudur. Sorunları reddetmek, politik doğruculuğa yazılmamak adına hiçbir şey yapmamak, çözüm değil.
İkincisi, yukarıda değindiğim sömürgecilikle ilgili. Varlıkları reddedilemeyecek milletlerötesi olgular İngilizce edebiyat, Almanca edebiyat, İspanyolca edebiyat, Fransızca edebiyat neden var? Belli başlı Batı dilleri neden bu kadar farklı ülkede bir sürü millet tarafından konuşuluyor, bu ülkelerde yazı dili hatta anadil? Bu soruların cevabı apaçık. Türklerin tarihine baktığınızdaysa, fethetmişler ama sömürgeleştirmemişler diyebilirsiniz. Yeni Delhi’de okuma yazması olan hemen herkes İngilizce bilir; Saraybosna’daysa, Kapalıçarşı’nın açığı, çok daha az ısrarla geçinip giden muadili Baščaršija’nın esnafı hariç, durum böyle değil. Ama şu ya da bu nedenle, Türkçeyi gayet iyi konuşan ve yazan, Türk olmayan insanlar bizimle aynı ülkenin vatandaşı bugün; bir cümleyle Türk oluvermiyorlar. Sıkıntı yaratması gereken bir durum değil bu. Ama bu durumun mazisine baktığımızda dünya yüzünde görülmemiş tertemizlikte mi, ona olumlu cevap vermek zor. O halde: “İngilizce edebiyat” ve diğerleri geçmişiyle, bugünüyle kolayca tespit edilebilen, anlaşılır bir şeyse, “Türkçe edebiyat” neden değil?
Aziz Gökdemir

Ne yazık ki edebiyatı üretildiği dille ifade etmek, milliyeti küçümsediği savıyla hedef gösteriliyor; oysa tam tersine o dili yüceltecek, çok daha kapsayıcı bir tavırdır. Etkinliğin iptalini duymamıştım, çok üzücü. Elinize sağlık, çok değerli bir çözümleme olmuş.
Teşekkür ederim okuduğunuz için. Elimden geldiğince dili öne çıkarmanın korkulası bir şey değil adil bir yaklaşım olduğunu ve birden fazla terimin anlama uygun kullanımına itirazım olmadığını anlatmaya çalıştım.