5.Ekim.24

Bugün sıkıldım, evde duramadım. Yıllardır uğramamıştım, Kocatepe’ye yakın bir sahafa, Sanat Kitabevi’ne uğradım. İçeride sahafla sohbet eden biri vardı. Gözüm bir yerden ısırıyordu adamı, akademisyen kılıklı biri, televizyonda görmüştüm sanki. Bir yandan onların sohbetine kulak kabarttım, bir yandan kitaplara göz gezdirdim. Roni Margulies’in Bugün Pazar Yahudiler Azar’ıyla Çetin Altan’ın bir kitabını (Kullar ve Sultanlar) aldım.

Ama durun, ondan önce Tunalı’ya uzanıp YKY kitapçısına gittiydim. İbrahim vardı içeride. Her zaman orada olmuyor. Onu görünce sevindim, biraz sohbet ettik. Hulki Aktunç’un günlüklerinin yeni çıkan, üçüncü ve son cildini aldım: Daktilo Günlük (1970-1999). Doğan Yarıcı çok güzel bir iş yaptı. Aktunç’un üç ciltten oluşan günlükleri onun emeğiyle çıktı ortaya.

Gün uzun, yazdan kalma bir güz. Ankara, aynı Ankara işte. Akşamına Ziraatçiler Lokali’ndeydim. Kocatepe manzaralı masamda ufak ufak demlenirken arka masamda hapisten yeni çıkmış iki kişinin sohbetini dinledim bu sefer. Kulağımın uzadığı bir gün oldu.

8.Ekim.24

Çetin Altan’ın köşe yazılarından oluşan bir kitap Kullar ve Sultanlar. Solmaz Kâmuran yayına hazırlamış. 2000 yılında çıkmış. Çok kıvrak bir kalemi var Altan’ın. Sabahları onu okuyorum şimdi. Kitabı benden önce okuyanlardan biri yazım hatalarını, yanlış ekleri düzeltmiş tükenmez kalemle. Yazıların birinde (“Yahya Efendi Şarap İçer miydi?”), Şeyhülislam Yahya Efendi’den beyitler paylaşmış Altan:

“Mescitte riyapişler etsin ko riyayı
Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai”

15. yüzyılda yaşamış olan Bergamalı şair Sarıca Kemal de der ki:

“Çeşmimin ağlamakdan yaşıyla kanı çıkdı
Hâk-i rehin görünce çok tercemânı çıkdı
Sofilenip rakibin mey içmezem der idi
Meyhânede ol iti gördüm yalanı çıkdı”

Meyhane bizim edebiyatımızda yaygın bir imgedir. Çok güzel bir yerdir meyhane, ben çok severim. Dostlarla, büzüktaşlarla, keyifli bir sohbet eşliğinde rakı sofrasını kim sevmez ki.

“Meyhâne mukassî görünür taşradan amma
Bir başka ferah başka letâfet var içinde”

12.Ekim.24

bir cumartesi yalnızının günü

Bir süredir sıkıcı bir rutini vardı yaşamın: Hafta içi evden işe, işten eve. Pazar günleri ise ev ödevi: Çamaşır, ütü, temizlik. Cumartesileri farklıydı biraz. Bir gün değil, bir mevsim gibi gelirdi Cumartesi ona: elbette yaz! Bir kitap olsaydı, adı “Severim Cumartesileri” olurdu. Gerçi Cumartesilerin de farklılığı yoktu bir süredir: Televizyon eşliğinde kahvaltı ediyor, yürüyerek Kızılay’a iniyor, birkaç kitap alıp eve dönüyordu. Ama bugün farklıydı. Sevdiği bir yazarın yeni kitabı çıkmıştı. Dost’a uğrayıp kitabı aldı. Bir tanıdığa rastladı kitapçıda, ayaküstü sohbet ettiler. Bir an önce yalnız kalıp kitabı okumak için sabırsızlanıyordu. Dost’tan çıkıp koşar adımlarla Mülkiyelilere doğru yürüdü ama fazla kalabalıktı orası, dümeni başka bir yere kırdı. Bira söyledi, başladı okumaya…

Bir ara kafasını kitaptan kaldırdığında karşı masada Ahmet Telli’yi gördü. Şair sigara yakınca o da yaktı. Yıllardır, kim bilir kaç kez görmüştü, kaç kez karşılaşmışlardı ama bir kez bile yanına gidip sohbet etmişliği yoktu. Yazarlarla, şairlerle tanışmak istediği günler çok geride kalmıştı.

İki bira ve otuz sayfadan sonra eve döndü. Dolmuştaki yazı komikti, her zamanki gibi: “Balon da zirvede ama içi boş be canısı!”

Evde her zamanki yerine, koltuğa uzandı. Sık sık sigara molası vererek, bitmesin diye yavaş yavaş ama heyecanla okudu kitabı. Kitapta ismi verilmeden Süslü Meyhane’den söz ediliyordu. Karakterin balkona çıkıp meyhanedeki “bir şarkının etrafında toplanmış insanları” seyrettiği sahnede, o insanlardan birinin kendisi olduğunu düşledi. Ki olabilirdi. Orada, dostlarıyla bir şarkının etrafında toplandıkları akşamlar olmuştu. Bir an, o akşamlardan birinde, şarkının es verdiği bir yerde, karşı apartmana bakıp o roman karakterini gördüğünü düşündü. Neden olmasın.

Sonunda bitti kitap. Sonuç aynıydı: Onu aynı anda hem güldüren hem ağlatan başka bir yazar yoktu.

Cumartesi de bitti.

15.Ekim.24

C. Süreya’nın “Seviş Yolcu” şiirinden:

“Bahçelerden geç parklardan köprülerden geç git
Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti”

Ama aynı şiirin en etkili dizesi, bana sorulacak olsa, şudur derim:

“Barış demiştir ve güvercin tıkmışlardır boğazına”

Ahvalimiz budur.

***

Hoca Nasreddin’e nasılsın diye sorar biri. Hoca şöyle bir bakar, “düşmanlığına soruyorsan iyiyim,” der, “dostluğuna soruyorsan hikâye uzun.”

Budur ahvalimiz.

17.Ekim.24

Sizde durum nasıl bilmem, ama kuvvetle muhtemel kötüdür. Ülke, her bakımdan tarihinin en kötü dönemlerini yaşıyor. Yoksuluz, görünen o ki daha da yoksullaşacağız. Mesele sadece yoksulluk da değil tabii. Herkesin bildiği şeyleri neden tekrarlayayım.

Bütün bu ahval ve şerait içinde “iyi” olmanın imkânı yok zaten. Kaygı bozukluğu, depresyon, hastalıklı bir umutsuzluk… Hepsi bizim için. Sürekli “kötü bir şeyler olacak” hissi hâkim bende, ki oluyor da. Sürekli kötü şeyler oluyor. “Sürekli kötü şeyler oluyor,” her ne kadar mantıksal açıdan doğru bir ifade olmasa da sürekli kötü şeyler oluyor.

***

Uzun bir aradan sonra tren yolculuğuna çıkıyorum yarın akşam. Mavi Tren. Böyle söyleyince kendimi kötü hissediyorum, sızlanıyormuş gibi, yaşlanmışım gibi. Ama öyle olsun, ne çıkar: Eski tadı yok ki trenin. Sigara yasak, yemekli vagonun hali içler acısı. Bir tesellim var yine de. Kendimi güvende, huzurlu hissettiğim yerlere gidiyorum. “İncir ve zeytin ağaçlarının ülkesi”ne.

Onur Çalı

Başlıktaki eser, çok yönlü sanatçı Aaron Jasinski’ye ait.