1. Ekim.24

Her şey bizim için: Güneşli havalar, yağmur, keyifli yolculuklar, çamurlu sokaklar, tıka basa dolu belediye otobüsleri, kırma zeytin yediğimiz kahvaltılar, doğduğumuz küçük kasabalar, mecburen yaşadığımız büyük şehirler, Hüsnü Arkan şarkıları, zeytin ağaçları, hasta olmak, sağlıklı olmak, bira içilen akşamüstleri, bol kimyonlu Bergama köftesi, can sıkıntısı, öğle uykusu, sokaktaki sarhoşun selamı, dostlar, düşmanlar, Gökşenur Ç. şiirleri, Necatigil çevirileri, Beşiktaşlı olmak, kendini sevdiren kediler, hüzünlü akşamlar, ölüm haberleri, berber sohbetleri… Ve daha pek çok şey. Hepsini yazsak sığdıracak yer bulamayız.

Maaşımızın yarısını ev kirasına vermek, havasız sinema salonları, hatta yaklaşan kış bile bizim için. Ama, “Bu derin sessizlik içinde, boş kaldırımlarda yürüyen ayak sesleri duyuluyor.” ya da “birlikte şakalaşan kadınlar ve erkekler” ya da “Bu âlemin eşiğinde olduğunu mutlulukla hissediyor, ama içeri giren adımı atamıyordu bir türlü.” gibi onlarca tipi bozuk cümle ve ifade içeren, güya Türkçe yazılmış olan (suçu üstüne atacağımız bir çevirmen de yok elimizde, vah bize!) bir kitap bizim için değil.

Kara Kitap’ı neredeyse yirmi yıl sonra tekrar okumam gerekti. Fakat ne kadar sabretsem de bitiremedim kitabı. Yüz sayfa kala pes ettim.

Dört aydır Dünlük yazmıyordum. Dönüşün böyle olmasını istemezdim. Fakat şöyle başlayan bir cümleyi de hiç okumamış olmayı dilerdim: “Kendisini hep bir başka kişi olarak gören kralların, bir başka birisi olabilmek için saraylarını yakan Çin imparatorlarının…”

2.Ekim.24

Ortalık yangın yeri. Söyleyecek çok şey var ama özcesi varken boş laf etmek niye:

Şaşırma

Diriler
Savaş yapmakta
Barış istemedeyken
Ölüleri

Dağlarca

3.Ekim.24

Orhan Pamuk’un yol açtığı tahribatı onarmak için hemen Memet Baydur’a, Anday’a, Adnan Azar’a ve elbette Salâh Bey’e el attım. Tedavi niyetine her birinden birkaç sayfa okuyup kendime geldim. Merak etmeyin, iyiyim. Refik Halid’e kadar uzanmaya gerek kalmadı, Türkçenin ne kadar güzel olduğunu hatırladım yeniden.

Her şey kötü gitmiyor tabii. İyi şeyler de oluyor. Barış Bıçakçı’nın yeni kitabı çıkıyor 11 Ekim’de. Bol vitaminli serum gibi gelecek bana. Bıçakçı’nın kitabında şuna benzer bir cümle olmayacağından adım gibi eminim çünkü:

“Galip, kırk yıldır aynı havagazı ve kızarmış yağ kokusuyla kokan merdivenlerden inip kapıcı dairesine girdi.”

***

Bir masa satın alacağınızı düşünün. Masanın yüzeyinde bakmaya doyamayacağınız güzellikte işlemeler, desenler, kabartmalar var diyelim. Yok da, hadi var diyelim. Fakat masanın ayaklarını kusurlu yapmış marangoz. Dolayısıyla masa sabit durmuyor. Yani en temel işlevinden yoksun. Bu durumda, marangozun yaptığı ince işçiliği mi översiniz yoksa masanın ayaklarının düzeltilmesi gerektiğinden mi söz edersiniz? Masanın ilk işi dört ayak üstünde durmak. Süslemeler sonra. Dert bu, başka bir şey değil.

4.Ekim.24

Tam dört (rakamla 4) aydır Dünlük yazmadım. Bu süre içinde yalnız 4 (yazıyla dört) kişi, Dünlükleri sordu, yeni Dünlük okumayı özlediğini söyledi. Bu inanılmaz rahatlattı beni. Çok okunan bir yazar olmadığımın farkındaydım ama bilirsiniz, bazı şeyleri kabullenmek zaman alır. Bugüne kadar sekiz kitabım yayımlandı ve hiçbiri ikinci baskıyı görmedi. Bu şu demek: Bundan sonra da hiçbir kitabım çok okunmayacak, hiçbir zaman çok satmayacak. Zaten farkında olduğum bu gerçeği kabullenmek ve sindirmek inanılmaz derecede rahatlattı beni.

Son dört ayda çok çalıştım yine de. Okunmayacak ve satmayacak bir kitap daha yazıp yayınevime teslim ettim. Sosyal medya kullanmamanın beni ne kadar dinlendirdiğini, nasıl mutlu ettiğini anladım. Müzik dinledim, denize girdim, The Crown’un ilk dört sezonunu tekrar izledim, bolca sigara içtim.

Ve yazmanın bana ne kadar iyi geldiğini bir kez daha anladım. Bilhassa da Dünlük yazmanın.

Malum dört kişiye mahsus selam ederim!

Onur Çalı