Ağustos Işığı’nı okuyorum, yıllar sonra yeniden. Acaba Faulkner’da neden daha öteye gidemiyorum? Öykülerini, Döşeğimde Ölürken’i, Ağustos Işığı’nı ve Ses ve Öfke’yi okudum. Sonuncusuyla daha çok mücadele ettim de diyebilirim, bunun henüz bitmemiş bir hesaplaşma olduğunu da ekleyerek. Peki Faulkner’ın diğer romanlarına neden açılamıyorum? Çılgın Palmiyeler’in adını mı sevmiyorum? Köy ya da Tapınak ya da Yenilmeyenler adlı romanları da nedense pek davet edici gelmedi şimdiye dek. Halbuki William Faulkner üst düzey bir sanatçı, bir biçimci her şeyden önce. Yazıyla uğraşan birinin onun tüm kitaplarını çoktan kat etmiş olması gerekmez miydi? Doğrusu, Ağustos Işığı şimdi, bu yaşımda okuyunca, daha çok keyif veriyor bana; kurgusu, konu geçişleri ve arka planda hissettirdikleriyle ders gibi bir roman olduğunu görüyorum. Dili zaten ayrı bir yazı konusu.

Bir arkadaşıma soruyorum: Döşek, Ses, bir de Ağustos tamam, şimdi ne okumak lazım Faulkner’dan? Üçü yeter aslında, diye yazıyor bana. Biraz şaşırıyorum. Çünkü bu, benim de ara ara düşündüğüm bir şey, yani bir yazarın tüm kitaplarını okumanın aslında gerekmediği (çoğu durumda mümkün de olmaması bir yana). Belki Faulkner, Yapıt’ını bu üç kitapla –ve öyküleriyle– ortaya koymuştur, zaten belki her şey oradadır ve belki gerisi özel hayranlarına ve bu konuda uzmanlaşma yolunu seçen akademisyenlere kalıyordur.

“Üçü yeter aslında,” cümlesi beni, Leonard Woolf’a götürüyor. Bir Yazarın Güncesi için yazdığı önsözde, eşi Virgina’nın yazı dünyasını anlatırken üç kitabın adını özellikle verir Bay Woolf; bir bakıma listenin başına koyar onları. Bu kitaplar Dalgalar, Deniz Feneri ve Perde Arası’dır. Bu önsözde “Öteki kitapları bunlar kadar parlak başarılar olmasalar da…” diye giden cümle dikkat çekicidir. Leonard Woolf’un bu şekilde bir sıralama yapması doğrusu riske girmek gibi gelir bana ama öte yandan dürüst bir davranış olduğunu da düşünürüm. Bir okur, konuyla profesyonel anlamda ilgilenmiyorsa, eşinin bu tespitinden sonra Virginia Woolf’un diğer kitaplarına da geçmek için bir özel bir istek duymayacaktır.

Bu arada, ben Perde Arası’nı hiç öyle öne çıkan bir Woolf kitabı olarak duymamıştım. Biraz gezinince (İletişim Yayınları baskısında) romana Tomris Uyar’ın önsöz, Mina Urgan’ın da sonsöz yazmış olduğunu gördüm. Bütün bunlar bana Perde Arası’nı listeye eklemekten başka bir seçenek bırakmadı!

***

Anais Nin’in ünlü güncesi Henry ve June’un girişindeki sunum yazısından altını çizdiğim satırlar:

Anais Nin’in kendisi de yayımlanmış yapıtlarının tümüne –Cities of Interior adlı nehir romanı oluşturan beş romanıyla öbür kitap ve öyküleri– karşın gerçek sanatının, kadın ve yazar kişiliğinin Günce’sinde yer aldığını sık sık söylemiştir: Otuz yıldan fazla bir süre önce “Günce’de kullandığım dil doğaldır,” diye yazmıştır, “öteki yapıtlarda ürettiğimse özet, söylen, şiirdir.”[1]

***

Ramazan ve Saide Beyza’nın yakınlaştığını ne zamandır seziyordum. Bir akşam çocuklar Ramazan’ın derse gelmeyişini Saide’nin hasta olmasıyla açıklayınca sezgiden bir adım öteye geçmiş oldum. Sınavdan sonraki Cuma akşamı derse sadece beş erkek öğrenci katıldı. Anlaşılan bu bir ‘rölanti’ dersi olacaktı. Bir yuvarlak masa yapıp oturduk. Konuşurken, konuşurken, “having a girlfriend” bahsini açtım. Bu, bir anda yüzleri güldürdü; ciddi boyutlarda ifade zorluğu çekmelerine rağmen hepsi de (yani beşi de) bir şeyler söylemek istedi. Ve gözler taze bir ilişkinin içinde olan Ramazan’a çevrildi. Böylece Ramazan bir an sandalyesinde doğruldu, gülümsedi. Aynı durumda olan her genç erkek gibi yaşadığı hoş şeyden bahsetmenin onu rahatlattığını ve hafiflettiğini anladım. Ben de biraz üstüne gittim: “So, tell me… How does it make you feel?” Ramazan, benim bu soruma –o zaman için hayli iyi sayılabilecek bir İngilizceyle– şöyle cevap verdi: “People need to talk… I like to talk to her… And I like to walk with her.”

O an ben de birkaç akşam önce Ramazan ve Saide’yi (derse gelmedikleri bir akşam) kampüste hafifçe yağan yağmurun altında yürürken gördüğümü hatırladım.

***

Sayın Bay Dinler,

Dedeler adlı hikâyenizi yeni okudum. Methini daha önce duyduğum bu öyküyü ben de pek beğendim. Ne var ki, bazen bir yazıyı sevme nedenlerimizi hemen söyleyivermek pek mümkün olmaz da bunu biriyle konuşmak isteriz ya, benim Dedeler ile ilgili halet-i ruhiyem şu an böyledir. Sanki ben şimdi bu hikâyeye dair bir hasbihal ihtiyacı içindeyim. Aslında mevcut durumda, benim için metni direkt müellifiyle konuşmak da mümkündür, yani yazarına yazıp sorabilir, öyküyü biraz daha açmasını isteyebilirim. Ama bunu yapmayacağım!

Öte yandan, bir alegori olduğunu düşündüğüm Dedeler’i yazarken hınzır hınzır güldüğünüzü düşünmeden de edemiyorum. Kitabınızı X’te tanıtırken, ilginç öyküler yazmaya çalıştım, demenizi şimdi daha iyi anlıyorum. Dedeler, Tanrısal Boğanın Kurban Edilişi ve Kaportacı Kayacan Usta adlı öyküleriniz bu ilginç olma vaadini gayet güzel yerine getirmişler.

Geçen gün, bahsettiğim sohbet ihtiyacını bir parça tatmin etmek için, edebiyattan bir parça uzak duran oğlumdan Dedeler’i okumasını istedim. Belki bilirsiniz, Gabriel Garcia Marquez bir mülakatında, gençliğinde Kafka’nın ünlü yapıtı Dönüşüm’ün ilk cümlesini okuduğu zaman yaşadığı şaşkınlığı anlatırken, az daha yataktan düşüyordum, der. Marquez, edebiyatın böyle de yapılabildiğini ilk o zaman idrak ettiğini söylüyor. Oğluma öykünüzü okuttum evet, böylece ona edebiyatın batan güneşlerden, göllerdeki kamışlardan ve maziye dair serzenişlerden ibaret olmadığını söylemiş oldum. Bu kuşağın büyük çoğunluğunda yazın sanatına biraz dudak bükerek bakmak hasleti vardır, bilirsiniz. Onlara bunu anlatmak lazımdır. Hasılı, oğluma edebiyatın bazen bir oyun olduğunu, bazen bu mektuptaki gibi bir seslenme olduğunu, kimi zaman da bir laf atış yahut bir davet görevi gördüğünü söylemenin güzel bir yolu oldu Dedeler benim için.


[1] Gunter Stuhlmann, Henry ve June, Anais Nin, Can Yayınları, s.5.