Kaleminin erkenden susacağını anladığında, olgunlaşamamış bir edebiyat kuşağına ait olmasının unutuluşunu bütünleyeceğini düşünüyor muydu Denton Welch, bilinmez. Rahat şartlarda, ama ciddi sağlık sorunlarının pençesinde yaşamasına bakıyorum da, arkasında bıraktığı iki romanın, bir avuç öykünün, kısa anı metinlerinin ve günlüğünün ileride ona talih kadar talihsizlik de getireceğini düşünmesi uzak bir olasılık gibi görünmüyor bana.
Kurguladıklarının doğumunun hayal gücü kadar doğrudan doğruya otobiyografisinde gerçekleşmesi olağandır; 1915’te, varlıklı bir ailede dünyaya gelmesine rağmen, çocukluğundan itibaren huzursuzluklar peşini bırakmamış Welch’in. Çekirdek ailesinde duyduğu yalnızlık motifi, 11 yaşında, annesinin ölümünün üzerinden çok geçmemişken, yatılı okula gönderilmesiyle iyice belirginleşmiş. Nitekim okulda da mutlu olamamış; akran zorbalığı karşısında pes ederek yatılı okulu terk etmiş, ressam olma hayaliyle sanat eğitimine başlamış.
Bir nebze ferahlamış olsa gerek, tutkunu olduğu bisiklet gezintileri de gereksindiği iç huzurun derinleşmesinde yardımcı olmuştur mutlaka. Ne var ki yirmi yaşındayken, bisikletiyle geçirdiği trafik kazası neticesinde omurgasında tedavi edilemez bir yıkım meydana gelince, kazadan on üç yıl sonra, sadece 33 yaşında hayata gözlerini yumana dek, ömrünün geri kalanını kronik ağrılar içerisinde geçirecektir.

İki zıt kutup arasında biçimlenen bu kısa edebiyat hayatını tanımak için, Welch’in en olgun yapıtı saydığım, 1945 tarihli Gençlik Hazları ülküsel bir seçim. 15 yaşında bir gencin, pekâlâ Harikalar Diyarı macerasına da dönüşebilecek yaz tatilini karamsar bir kendini kabullenme hikâyesine dönüştürüyor çünkü Welch. Orvil’in babasıyla çıktığı tatil, kırların ortasındaki alımlı, ferah bir otelde, fakat ağabeylerinin ve o günler boyunca yaptığı kaçamak gezintilerde karşılaştığı büyüklerin zorbalığı altında geçecektir. Belki biraz şefkat görmek, belki kendi gönlünü almak için sokulmaya çalıştığı kadınlarsa yalnızlığını, annesinin yokluğunu belirginleştirecektir sadece. Güya soluklanma fırsatı olan o tatil, hayallerini, bedeninde yeni yeni duyar olduğu acı özlemini anlamlandırma çabasıyla, nefes aldırmaz bir hâl alacaktır.
Romanın yayımlandığı yılı dikkate alacak olursak, Orvil’in umutsuzluğunu İkinci Dünya Savaşı’na bağlayabiliriz kuşkusuz. Yazarın günlüğünde gördüklerim, kalemin ucuna hemencecik gelen bu savı çürütüyor ama. Onu bedenine hapseden kazaya öfkelenmediğini düşünemiyorum, ne var ki aldığı yaralar onu savaşın dışında tuttuğu için memnundur düpedüz. O korkunç yıkıma değindiği satırlarda, uzak bir anıdan bahsediyor gibidir. Dolayısıyla, Orvil’in boğuntusunun kaynağını bizzat Welch’in zihninde, bedeninde aramalı: Günlüğünün 17 Nisan 1943 tarihli sayfasına, orada Gençlik Hazları’nın ilk eskizine ayırdığı satırlara bakınca, kurguyla hakikatin alenen örtüştüğünü görüyorum. Hem de karakterlerin ismine varana dek. Orvil, bizzat kendisidir bu ilk taslakta. Romandaki Ben, kardeşi Paul’dür. Kitabı okuyan yakınlarının onları temsil eden karakterleri hemen tanıdığına da değiniyor İngiliz yazar. Okuduklarının onları şaşırttığına da. Gençlik Hazları’nın anlatıcısının, Orvil’in ileride mutsuz olacağından en ufak bir şüphesinin olmadığını görmüşler çünkü, böyle bir romanı kimler okusun diye yazdığını sormadan edememişler. İleride Burroughs’tan John Waters’a dek, kitabı pek çok aykırı ismin el üstünde tutacağını kestirememişler.

O isimleri iğnelemek maksadıyla söylemiyorum bunu: İkinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin o benzersiz cinneti milyonları yok ederken, yazın dünyasının ufkunu da bozbulanık, nefes aldırmaz bir sisle örtmüştü. Kuşkusuz edebiyatçılar ürün vermeye devam etti o yedi yıl boyunca; ne var ki bunların çoğunluğu hâlihazırda olgunluk dönemine erişmiş isimlerdi. İngiliz edebiyatına döndüğümde, Elizabeth Bowen’la, Evelyn Waugh’la başlayabileceğim o listede Patrick Hamilton, Graham Greene, Robert Graves güzergâhını takip ettiğimde, yolun başındaki bir yazara rastlamıyorum. O yıllar yeni neslin sessizliğiyle geçmiş, ne yazık ki, çoğu, son nefesini cephede verdiği için – Yeni Kıyametçiler’in, o kısa ömürlü şairler topluluğunun varlığına rağmen söylüyorum bunu. Welch iki romanını yayımladığında, William Golding’e, Muriel Spark’a daha on yıl vardı – Edith Sitwell’in bile, genç dostu Welch’i tam anlamıyla görememesi olağandır.
Yazarın cinsel kimliğine de değinmeliyim bu noktada. Özel hayatı üzerine kalem oynatmak haddime değil, fakat o dönemki yasaların eşcinselliği yasakladığı ülkesinde, Welch’in yöneliminin metnin yurtsuzluğunu bir kat daha derinleştirdiğini görüyorum. Queer edebiyatın ilk örneklerinden değil elbette bu roman; neticede, aklıma hemencecik gelen örneklerle yetinsem dahi, Fransa’da Genet’ye, Almanya’da Der Eigene çatısı altında üretilen metinlere, İngiltere’de ta Lewis’in Keşiş’ine dek izini sürebileceğimiz bir yapıtlar bütününü kolayca kurabilirim. Öte yandan, bunların ilkin Gotik’in, sonra dekadan damarın üzerinde yükseldiğini unutmamak gerekir. Welch’se Gençlik Hazları’nı pastoral bir tuvalde görünür kılmış. Orvil ister gizlice girdiği kilisede komünyon şarabı içip sarhoş olsun ister çalıların arasında kendini bedeninin hazlarına bıraksın, Vergilius’un sığırtmaç türkülerinin dünyasından çıkmaya yanaşmıyor gibidir, ressam Welch.
Pastoral’den kastım tozpembe değil ama: Orvil’in kurmaya çalıştığı ilişkiler her defasında temas sıcaklığının bir parmak gerisinde, fiziksel ya da duygusal şiddette donakalacak çünkü. Kitabın sonuna dek basamak basamak derinleşen hayal kırıklıkları, son bölümde, hem de sembolik değeri belirgin o trende, hemen hemen bir sinir krizinin eşiğine çarpacak. Ne var ki ana karakterinin, başkalarının beklentileriyle zihninin tereddütleri arasındaki ipte dengede durmaya çalıştığı bu masalsı bildungsroman’da, Orvil’in kendini kabullenip kabullenmediğini ucu açık bir soru olarak bırakıyor Welch. O kadarının tek bir kitaba sığmayacağına inananlardanmış belli ki.
Emre Ağanoğlu
