14.Mayıs.2024

Yazmaktan başka çarem yok, diye düşündü. Oysa bu doğru değildi. Dünyada yapacak tonla şey vardı. Yürümek, koşmak, televizyon izlemek, yüzmek, sevişmek, konuşmak, güzel bir meyhanede dostlarla içmek, eski fotoğraflara bakmak, uzanmak, uyumak, uyuklamak, oyun oynamak, telefona bakmak, aşık olmak, maç seyretmek, hatta radyo dinlemek ve daha bir sürü şey… Okumak, hele yazmak, ruh ve beden sağlığı yerinde bir insanın tercih edeceği muhtemelen son şeydi.

Düşünmedi değil bunları ve daha bir sürü şeyi. Fakat başladığı yere döndü çok geçmeden. Yazmaktan başka çarem yok, dedi kendi kendine.

Fakat yazamıyordu. Ne yazacaktı ki? Dünyada yazılmamış bir şey yoktu. Var olan ve olmayan her şey hakkında illa ki bir şeyler yazılmıştı. Yalnızlık, mutluluk, kardeşlik, komşuluk, kıskançlık, inanç, devrim, din, ağaçlar, hayvanlar, vicdan, aşk, ayrılık ve ölüm… “Ölüm hakkında yazmayan kişi yazar sayılmaz” gibi lafları utanmadan söyleyebilecek olsaydı keşke. Klişelerden, beylik sözlerden, bayat benzetmelerden uzak durayım derken işte bu hale gelmişti. Yazamıyordu artık. Nasıl yazamadığımı yazayım bari, diye düşündü. Bunun da ilginç bir yanı yoktu ki. Okumak varken, sadece okumak, neden yazmaya kalkışmıştı sanki? Daha en baştan tutmalıydı kendini, engel olmalıydı.

Sonunda oturdu bilgisayarın başına, yazmaya başladı.

15.Mayıs.2024

“Biz ölünce her şey de ölür, ölüm her gün yaşadığımız bir şeydir.”

Paul Auster, Kilitli Oda

16.Mayıs.2024

Ya alkol olmasaydı, der Cansever.

Evet ama ya müzik olmasaydı, şarkılar türküler olmasaydı? Ya şiir olmasaydı?

“Bununla beraber üzülmediğinizi biliyoruz
Gün gelecek toprağın altına uzanacağız
Her gece saat beş sularında sizi
Toplar damarlarımızın içinde bekleyeceğiz.”

Sezai Karakoç, Şahdamar

Fırat Özeler’in “Kavur” filmi (kurmaca-belgesel?) özgün bir iş. Ömer Kavur’la (Cem Yılmaz seslendiriyor) bir kadının (Funda Eryiğit seslendiriyor) hayali diyaloğuyla ilerliyor film. Kavur’un yaşamına, yaptığı işlere değiniyor ve iç dünyasını aralamaya çalışıyor. Arada, Kavur’u tanıyanlar konuşuyor… Tekrar izlemek istiyorum hayat izin verirse. Kavur’un izlemediğim bir iki filmi var, belki onlardan sonra.

17.Mayıs.2024

Ozan Çororo ile muhabbet (1)

Ozan: Yazarların turneye çıkması bana tuhaf geliyor.

– Neden?

Ozan: Benim bildiğim şarkıcılar, türkücüler ha bir de müfettişler çıkar turneye.

– Yazarlar neden çıkamıyor? Bir kere kimse ben turneye çıktım demiyor ki. Evet, onları davet eden okurlar ve kitapevleri var. Onlar da davete icabet edip gidiyorlar, okurlarıyla buluşuyorlar, ne var bunda?

Ozan: Bilmem, her yazar yapmıyor bunu. Bence yazar yerini olduğu yerde durarak bulur.

– Taş gibi yerinde dursun diyorsun. Peki hiçbir şey yapmazsa, yazacağını yazıp kenara çekilirse kim, hangi okur bulacak onu? Nasıl bulacak? Varsa bir kıymeti, nasıl bilinecek?

Ozan: Bir Bergama atasözü var, bilirsin: Taş yerinde ağırdır.

– Onu sen söylüyorsun. Neden Bergama atasözü olsun. Kusura bakma ama sen epey milliyetçisin aslında. Mikro milliyetçi dedikleri türdensin.

Ozan: Değilim ama öyle olsam ne çıkar!

– Sen bilirsin. Ama bence hoş durmuyor. Yakışmıyor sana. Üstelik sen Bergamalı değil, Kınıklısın.

Ozan: Gene mi aynı muhabbet!

– Neyse boş ver, bir ara “Tarih Dersleri” başlığıyla bir şeyler yazardın, fena değildi onlar. Yazsana tekrar.

Ozan: Onlar çocukluk gibi geliyor şimdi. Eğleniyordum yazarken gerçi ama ne bileyim…

– Naza mı çekiyorsun kendini? Israr mı bekliyorsun? Anlat işte bir şeyler. Telif olarak rakı ısmarlarım sana. Ankara’nın istediğin meyhanesinde.

Ozan: Kınık’tayım şimdi, birkaç gün sonra Dikili’ye geçiyorum. Kusura bakma ama deli miyim kalkıp Ankara’ya geleyim sırf rakı içmek için?

– Tamam ben geldiğimde, Dikili’de ısmarlarım o halde. Bergama Krallığı’nın son kralını anlatsana.

Ozan: Aristonikos’u mu?

– Yok canım, onu demiyorum. Başlama şimdi Spartaküs’ten önce Aristonikos vardı diye! Resmi olarak kabul edilen, son kraldan bahsediyorum. Şu ana kuzusu olan 3. Attalos…

Ozan: Evet, annesini çok severmiş rahmetli. Annesi de biliyorsun Antakya’dan gelmişti Bergama’ya, gelin olarak…

– Sanki o dönemde yaşıyormuşuz gibi konuşuyorsun. Nereden bileyim ben 3. Attalos’un anasını alla’sen! Kapadokya Kralı’nın kızı değil mi o hem, Antakya’yla ne alakası var!

Ozan: O zaman dinle de öğren. Ya da boşver. Çok merak ediyorsun git oku. Ya da Bülent’e sor, sana anlatsın.

– Hangi Bülent? Bülent Türkmen mi? Vallahi çoktandır görmedim onu, özledim de… Tamam, senin nazını çekeceğime ona sorarım. Senden çok daha iyi biliyordur zaten.

Ozan: Selamımı da söyle. Ama şu kadarını diyeyim sana: 3. Attalos firavunun tekiydi. Zorbaydı, zalimdi… Kozak şarabını fazla kaçırdığı bir gün, sıcağın alnında anasının heykelini yapmaya çalışırken fenalaştı, birkaç gün sonra da mortingen. Beyin kanaması geçirdi muhtemelen.

– Heykel duruyor mu bari?

Ozan: Valla bilmiyorum. Dursa ne olacak, sarhoş bir zorbanın sanatından ne olur!

– Zorbalardan sanatçı çıkmaz mı yani?

Ozan: Çıkabilir. Daha doğrusu bazı sanatçılar aynı zamanda zorba olabilir. Ama bu derin mevzu. Dikili’de internet pek iyi değil, bağlanabilirsem konuşuruz bir ara. Hadi ben kaçtım…

– Eyvallah.

18.Mayıs.2024

Cevabı olmayan sorular

Sayın tanrı, öleceksem neden doğdum? Doğdum madem, neden ölüyorum?

Dostlukların celladı kim? Ölen dostlukların mezarları nerede tam olarak?

Haydar Ergülen şairleri nasıl bu kadar çok sevebiliyor?

Yeni bir kitabımız çıktığında daha az yazar olduğumuz doğru mu?

Neden bazı çocukların rüyaları siyah beyaz, bazılarınınki kan kırmızı? Hani çocuklar hayatın ölüme verdiği gözdağıydı?[1]

Dünyanın en büyük zalimi kim, zaman değil mi?

20.Mayıs.2024

Arjantinli yönetmen Gastón Duprat’ın Saygın Vatandaş adlı filmini izlemiştim. Bu kez başka bir filmini Trt-2’de izleme şansım oldu: Başyapıtım (Mi Obra Maestra). Bilmem tekrarı olur mu ama denk gelirseniz kaçırmayın derim. Dostluk, sanat ve ölüm hakkında iyi bir film. Olay Arjantin’de geçiyor.

2005 yılıydı. Beytepe’de yurtta kalıyordum, Nisan ayıydı sanırım. Odalar dörder kişilikti. Üçü de sevdiğim arkadaşlarımdı. Sonunda aynı odaya çıkabilmiştik. Dersten geldiğimde odada bir tek arkadaşım M. vardı (daha sonra adını ve dinini değiştirip A. adını alacaktı, ama henüz bundan haberimiz yoktu), kalın perdeleri çekip uykuya yatacaktım, planım buydu. Hava sıcaktı, oda serindi, öğleden sonra bir iki saat kestirmek harika olacaktı. M. ile biraz lafladık, ben odaya girdikten birkaç dakika sonra çıktı, dersi vardı. O gidince ben de yattım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama M.’nin odaya girdiğini gördüm. Uyandım tabii ama yataktaydım. Hayırdır diye sordum, neden döndün? Norton Antoloji diye bir kitapları vardı onların, tuğla gibi kalın bir şey. Onu unuttuğunu, almak için geri geldiğini söyledi ve çıktı. Ben uyumaya devam ettim.

Herhalde bir saat kadar sonra kalkmışımdır. Bir sigara yaktım, demek isterdim ama o zamanlar sigara içmezdim. Odada vakit geçiriyordum işte, ne yaptığımı hatırlamıyorum. VCD Player’dan müzik dinliyordum belki, belki de bir şeyler okuyordum. Ama yalnızdım yine. Arkadaşım M. geldi. Eli boştu, Norton Antoloji yoktu elinde. Bunu fark edince hemen masasına baktım, kitap orada öylece duruyordu. Birisinin kafasına atılmayı bekler gibi. Pis şey. Tuğla gibi kalın.

M.’ye, ben uyurken odaya bir kez daha mı geldiğini sordum. Hayır, dedi, Kızılay’a inmiştim ben. Sabah çıktım, şimdi döndüm işte. Odaya girdiğini, konuştuğumuzu anlattım. Güldü, rüya görmüşsün sen dedi.

Aradan birkaç yıl geçti. Mezun olduk. Oda arkadaşlarımın üçü (M. ve diğer ikisi) Nene Hatun’da bir eve çıktılar birlikte. Evleri kottaydı, yarı karanlık olurdu hep, en güzel uykularımı uyuduğum evlerden biridir orası. Onlarda kalırdım ara sıra, eski günlerdeki gibi dördümüz vakit geçirirdik. Şu tuhaf günün konusu geçmedi uzun süre.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Halen hepimiz Ankara’daydık, lanet gibi! Bir gün M. ile onların evinde yalnızdık. Artık M. değildi, A. olmuştu. Ama aynı kişiydi sonuçta, adıyla birlikte hafızası değişmemişti ya! Diğerlerinin yanında konuyu açmıyordum çünkü gülüp geçiştiriyorlardı. Ama şimdi baş başaydık A. ile (eski M. ile yani). Mutfakta karşılıklı durmuş, çay içiyorduk. Ben yavaş yavaş sigaraya başlamıştım. Sigarayı küllüğe bıraktım, cesaretimi toplayıp o günü hatırlattım A.’ya. Yüzüme boş boş baktı. Böyle bir şey hiç olmadı dedi. Sırıttım, taşak geçme benle dedim, daha önce konuştuk ya! Ben böyle bir şey hatırlamıyorum dedi, bu olayı da ilk defa senden duyuyorum. Ciddiydi.

Bütün bunlar gerçekten oldu. Ya da şöyle demeli: Ben bütün bunları gerçekten yaşadım.

Uzun yıllar oldu A.’dan haber almayalı.

22.Mayıs.2024

Paul Auster’ın senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini Wayne Wang ile birlikte yaptığı Smoke (1995) filminde, eh adı üstünde tabii, o kadar çok sigara içiliyor ki o kadar olur. Sigarayı yeni bırakmış olanlar için tam bir kâbus! Bu arada filmde birkaç kişi ölüyor ve olaylar elbette New York’ta geçiyor.

Onur Çalı


[1] Çocuklar hayatın ölüme verdiği gözdağıdır (S. Berfe)