Geçenlerde bir yazı için Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ını yirmi yıl aradan sonra tekrar okudum. Ve anladım ki insan zamanla değişen ve aynı zamanda, zamanla değişmeyen bir canlıymış. Zaten insan, tam da en çok kendisine benzediği yerde bir başkası olandır, ve vice versa, diye (Gibi’deki İlkkan tonlamasıyla) devam edersem, çizdiğim bu diyalektik totoloji çemberi ile yakın zamanda Kara Kitap’ı okumuş biri olduğumdan kimsenin şüphesi kalmaz sanırım. Evet, kolay olmadı ama kitabı okudum ve üzerine yazılıp çizilenlere de şöyle bir göz attım. Tahminlerimin ötesinde bir tutkuyla sevildiğine şahit oldum Kara Kitap’ın. Pek çok okurunu derinden etkilemiş, bazılarının en sevdiği kitap olmuş, hakkında sayısız yazı ve birkaç kitap yazılan ilginç bir fenomenle karşı karşıyaydım. Kara Kitap okumuş insan, bir şekilde, Orhan Pamuk’un köşe yazarı Celal’e atfettiği kelimelerin büyüsüyle cezbeye tutuluyor, Yeni Hayat’ta hayal ettiği gibi bir çeşit değişim yaşıyordu. Belki çoğunluk hızla dağılan bir ruh halinden ibaret bir etkiyle kurtulsa da kimilerine kitabın damgasını bastığı bir gerçek.

Edebiyatımızda bir hilkat garibesi gibi yakalanarak otopsi masasında neşter altına yatırılan ve bilimsel usullerle incelenen meşhur “sinemadan çıkan insan” kadar önemli midir bilemem ama “Kara Kitap okumuş insan” da böyle tahlillere konu olabilir. Sinemadan çıkan insan bugün hâlâ mevcut mudur, ondan da emin değilim gerçi. Malum pek sinemaya giden kalmadı. Daha çok evde film izliyoruz. Yusuf Atılgan’ın beklentili gözlerle tespit ettiği, “salt çıkarını düşünenlerden” olmadığını sandığı o güzel insanlar, muhtemelen zamanı gelince Kara Kitap’larını aldılar, çoğu sıkıldı, yarıda bırakıp gitti ama bir kısmı, beyaz perdede özdeşleşim yaşadıkları oyuncuların kimliklerine ruhlarını transfer ederek kendilerinden nasıl kurtuldularsa ve “sinemadan çıkan insan” oldularsa, Kara Kitap okuyarak “insanın kendisi olabilmesinin tek yolunun bir başkası olması” olduğunu düşünen (bir saniye, kaynak da koyalım ki işkembe-i kübradan atmadığımız, az çok ciddiyet içeren bir yazı çiziktirdiğimiz anlaşılsın, inanmayan kontrol etsin: Üç İstanbul Romanı, YKY, 2021, s.436) bu kişiler de kendi kişiliklerinden sıyrılmanın o salıncak hoşluğunu benzer tatlarda yaşayan o insanlardan oldular. Cümle biraz uzun, bozukumsu ve karışık mı, kusura bakmayın 440 sayfa Kara Kitap okudum. Aslında, tam olarak doğru söylemiyorum. Yani, okumak var, okumak var. Bu yazı da bir çeşit itiraf sayılabilir. Ama asıl önemli olan bu noktaya sonra döneceğiz.

Orhan Pamuk

Önce başa dönüp şunu açayım, yirmi yıl aradan sonra kitabı okurken, değişmeyen şey şuydu: Orhan Pamuk’un anlatıcı sesi hâlâ sıkıcı. Tekrarlı, mırıl mırıl, cazibesiz, bazen tatsız, hatta bozuk, tam da romanda Pamuk’un Galip’i kendi kişiliğinin bir yansıması olarak tarif ettiği gibi: Sönük. Değiştiğimi düşündüren de şuydu: Kitabı beş para etmez, diyerek bir kenara atmadım. Atamadım. Ne de olsa yirmi yıllık bu zaman zarfında kendim de (Pamuk’la mukayese edilemeyecek kadar az olsa da) masa başında kelimelerle boğuşarak nice saatler geçirmiş bir adamım. İster istemez edebiyata daha geniş bir açıdan bakmayı öğrendim. Sonuçta kitabı yine sevmemekle beraber bu kez ona saygı duydum. Pamuk’un zanaatkarlığını ve neyi iyi yaptığını birazcık anladım.

Özellikle Kara Kitap’ın neden batılılar tarafından bu kadar çok sevildiği meselesi, kafamda cevabını buldu sanki: Pamuk’un tekrarları açılarak ilerliyor ve bir senfonik yapı içinde düzenlenmişler. Çok sesli müzik gibi. Tüm enstrümanlar sırayla, aynı melodinin varyasyonlarını, bazen farklı oktavlardan çalarak biraz kabak tadı verse de bunların diyalektik karşı melodileri, yan sesler, orkestrasyon, yükselip alçalan ritim, tekrar eden leitmotifler, baharat olarak serpiştirilmiş zurna, kabak kemane veya cümbüş gibi oryantal enstrümanlar, bir zenginlik sağlıyor romana. Batılı kulakların aşina olduğu türe yakın, evrensel felsefi tartışmalarla yüklü, pürüzsüzce çevrilmesi mümkün bir eser çıkıyor ortaya.

Çok sesli müzik, malum-u alinizdir, demokrasiyle ve batıyla, bizim tek sesli müziğimiz ise, daha bize has idare biçimleriyle ilişkilendirilir ve batıdaki orkestrasyon zenginliğine karşı bizi müdafaa etmek isteyenler melodi bakımından asıl bizim zengin ve onlarınsa fakir olduğunu öne sürer fakat bu konuya hiç girmeyelim.

Romana dönecek olursak, ana melodimiz kimlik meselesi. Dokuzuncu senfoninin nakaratı gibi. Flütle çalınıp bırakıldığında orada bittiğini, daha büyük bir şeye evrilme potansiyelinden yoksun olduğunu düşündürecek kadar basit bir melodi olsa da, ustaca orkestraya uyarlandığında etkileyici bir şeye dönüşüyor. Burada da kimlik meselesi böyle, kabaca ifade edersek, herkes bir başkasının taklidi olduğunu düşünüyor. Bu melodi Galip’te, Celal’de, Galip’in yıllar sonra karşılaştığı ve hâlâ ona âşık olan ortaokuldan sınıf arkadaşı kadında, cansız mankenlerde ve yüz farklı yerde tekrar ediyor. Hepsi de kendileri olduklarından emin değiller vs. vs. Benzer şeyler mırıldanıyorlar. Pamuk da bir orkestra şefi gibi zaman zaman seyirciyle doğrudan konuşup öne çıkarak, zaman zaman enstrümanları ve koroyu yönlendirerek eserini icra ediyor. Toplamda buna benzer, birazı da diğerlerinin çeşitlemesi olan beş, altı melodi var. Hurufilik, esrar, kimlik, kendisi değil de bir başkası olma, başkasını ararken kendini buluş vs. Bunları çoğalta çoğalta birbirine bağlıyor, bir şekil veriyor Pamuk.

Bütünlüğü içinde ve uzaktan kulağa hoş gelen bu eserden, sözünü ettiğim melodilerden birini dinlemek için, yalnızca bir enstrümana kulak verdiğimizde ise Pamuk’un ara sıra detone olduğunu, melodilerin biraz sıradan biraz da duygusuz icra edildiğini, gereksiz vibratto ve nağmelendirmeler ile ses yetersizliğinin perdelendiğini, tizlere çıkılamayan noktalarda bolca kafa sesine sığınıldığını, amiyane tabirle biraz sabunlama yapıldığını görebiliriz. Müzisyenlerden özür dileyerek edebiyata dönecek olursak, Türkçe cümle yapısına uygun olmayan uzun ve bazen hatalı kelime yığıntıları, aynı sesle konuşan karton karakterler, felsefi malzemenin kâğıda tamamen koyularak ve hatta geniş yer kaplasın diye oklavayla açılarak bir sathileşmeye dönüşmesi vb. kusurlarına rağmen, Pamuk’un romanlarını edebiyat tarihimiz açısından ve de gayet kalabalık okurları nezdinde itibarlı, önemli kılan şey, sanıyorum burada. Roman için bütün, parçadan önemli. Çalışmanın yetenekten çok daha değerli olması gibi. Tek başına incelendiğinde vasat bulunabilecek parçalar, senfonik zenginleştirme ve gayretli bir mimari tasarım neticesinde güçlü bir romana dönüşebilmiş.

Dolayısıyla dürüstlüğüm, bir zamanlar Tahsin Yücel’in sorduğu şu “kötü bir yazar iyi bir romancı olabilir mi?” sorusuna, biraz canım sıkılsa da evet diye yanıt vermeye zorluyor beni. Ama haksızlık da etmeyelim, Pamuk o kadar kötü bir yazar değil. Güzel yazılmış parçalardan yana da bir kıtlık yok, bu bolluk kitabında. Özellikle, eski devrin üç yaşlı köşe yazarıyla Celal’in oturduğu sahne, Galip’in Türkan Şoray taklidi bir kadınla yattığı yer, Galip’in Rüya’ya aşkının anlatıldığı kısımlar vb. Dolayısıyla iç bayıltıcı tekrarlarına, anlatıcı sesi ve kalemindeki cazibe noksanlığına rağmen, objektif bir bakışla, iyi bir romancıdır demek gerekir Orhan Pamuk için. Sıkıcı olma riskini göze alarak, Pamukyen bir şekilde tekrar ediyorum: Bütün, parçadan önemlidir.

Gelelim yazının başlığında sorduğum soruya. Yirmi yıl aradan sonra Kara Kitap’ı tekrar okurken Pamuk’a saygımın artacağı şekilde keyif almamın sırrını paylaşayım: Onu detaylara takılmadan, trenle içinden geçtiğimiz bir doğa parçasının camlardan akışını göz ucuyla seyreder gibi okumak gerek. Cümlelerdeki kulak tırmalayan şeyleri tespit etmek için duraklamak, düzeltmen kalemini elimize almak, canımızı sıkan ve artık kabak tadı veren (örneğin kabak kelimesi daha önce iki kez geçti yazıda) tekrarların hangi ölçüde kesilip atılması gerektiğine kafa yormak, alttan sızan burjuva sığlığına dikkat kesilmek, okuma zevkimizi öldürebilir. Bizi de Pamuk’a düşman edebilir. Halbuki “okuma yapmadan” okumak, çok da ciddiye almadan, Salinger’in özlemini duyduğu ve artık kalmadığından şikâyet ettiği “okuyup geçen amatör bir okur” gibi okumak gerek bence Pamuk’u. Endişeye mahal yok, bir şey kaçırmayacaksınız. Zaten milyonlarca kez tekrarlanan ve anlaşılmama ihtimaline karşı farklı ağızlardan izah edilen felsefi ve sosyolojik temalar, tespitler, kitabı hiç açmasanız, sadece dışarıdan kapağını seyretseniz bile zihninize girmiş olacak. Hatta inanın abartmadan söylüyorum, kapağına bile bakmasanız dahi, bir şekilde onun neden bahsettiğini zaten biliyor olacaksınız. Biraz sosyal medyada dolanırsınız, kahvede çay kaşığı şıngırdatırken yan masaya kulak verirsiniz, bayram ziyaretinde baklava ikramını takip eden şeker gevşemesi anlarında patlayan kahkahaların arasında sarf edilen kelimeleri sonradan bir araya getirirsiniz ve işte, bu derin meseleler aklınıza girdi bile. Belki de Sokrates’in inandığı gibi zaten içinizdeydi bilgi.

Dolayısıyla Orhan Pamuk, bana kalırsa, okuyup geçilerek okunduğunda, benim açımdan okunabilir, çoğumuz için de bu şekilde maksimum verimin alınabileceği bir yazar. Onun ilkokul ikide kulağını karıştırdığı (ve muhtemelen Proust’un nehir romanındaki bir karakterden mülhem bir isim de verdiği) ucu pamuklu çubuğundan, hoşlandığı akraba kızının bir bayram ziyaretinde buruşturduğu çikolata kağıdına kadar hayatındaki her şeyi biriktiren “istifçiliği” ve bunu tedaviye muhtaç bir klinik hadise olmaktan çıkarıp pazarlanabilir bir ürüne dönüştürme dehasının tecelli ettiği “müzeciliği” kendisiyle aynı ölçüde obsesif değilsek, bize muhtemelen fazla gelecektir. Onun yapamadığı ayıklama ve eksiltme işlemini, göz gezdirmenin süzgecinden geçebilen kelimelerle, biz onun yerine yapabiliriz. Böylece paslı gazoz kapağı ile Mausolos döneminden kalma bir altın sikkeyi aynı torbaya dolduran postmodern sübjektifliğin zulmünden biraz sıyrılabiliriz.

Benim bu müstehzi satırlarım bazı sadık Pamuk okurlarını öfkelendirmiş olabilir. Onları da teskin etmek için, şunları söyleyerek kapatayım: Nasıl Tanrı şeytanı yarattıysa, edebiyat için de çatışma elzemdir. İyi ve kötü, munis ile habis, kendi içimizde bile devamlı didişmezse buradan sanatsal bir verim alamayız. Benim gibi küçük yazarlar için de Orhan Pamuk, dönüp dönüp sataşabileceğimiz önemli ve müsait bir figür. Öncelikle bize cevap veremez. Hakkında istediğimizi yazarız ve bunlar sinek vızıltısı gibi gelir geçer. Ama sıkıysa en ufak öykücü hakkında iki satır eleştiri yazın. Öyle bir kıyamet kopar ki, yazarın önemiyle ters orantıda gürültü çıkar. O fırtınada saflar ayrışır, kalpler kırılır, neler olur neler. Kimse de bir şey kazanmaz. Orhan Pamuk’sa bana asla cevap vermez. Kaldı ki cevap verse bile, bu benim için hem bir şeref olur hem de onun tenezzül edip sarf edeceği en kaba küfür bile, bana edebi şöhretin kapılarını açar. “Hani yok mu, şu yazar canım, Orhan Pamuk’un ağız dolusu sövdüğü” dedikleri zaman, bu hadise yüz billboard gücündedir.

Böyle büyük isimler, övülerek ilham verdikleri gibi yerilmek için de bolca malzeme sunar biz sanatseverlere. Onlara sataşırken kendi içimizdeki eksik yanlarımıza, komplekslerimize, kıskançlıklarımıza, başarısızlık ve hırslarımıza da saldırmış oluruz ki, bunun zararları olduğu kadar, sağaltıcı yanları da vardır.

Böyle katarsisler yaşamamız için büyük yazarlar gerekir bize. Tolstoy gibi, Dostoyevski gibi. Bu isimlere biat edebilir, nefret derecesinde karşıt olabilir, her halükârda onları deştikçe dökülen meseleler üzerinden sınırsızca tartışabiliriz. Bizde de Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi büyük, bolca tartışılmış isimlerden belki sonuncusu Orhan Pamuk. Bilmiyorum hemfikir olur musunuz, Orhan Pamuk bir yazar neslinin tükenmeden önceki son örneği olabilir. Bundan sonra şöyle keyifli duygusal savrulmalarla üzerinden birbirimize gireceğimiz yeni bir büyük yazarımız olacak mı, pek sanmıyorum. Murathan Mungan mesela, geçenlerde bir kitap çıkardı, kapağı biraz konuşuldu sadece ve kapaktaki kurşun gibi vın dedi geçti. Füruzan ancak öldükten sonra son kitabıyla hatırlara geldi. Selim İleri’nin yeni kitabı çıkmış, ses getirecek mi, sanmam. Gerek edebi gerek ticari açıdan Pamuk kadar önemli kim var başka, doğrusu aklıma gelmiyor. Dolayısıyla, yeni bir Orhan Pamuk çıkana kadar, dönüp dönüp onu kurcalamamız yadırganmamalı.

Selman Dinler