“Ben kayınpederime çok sığ bir yerden torun sev desem onu da yapıyorum diyebilir ki çok güzel yapıyor. Benim bildiğim fotoğraf çekiyor, çeşitli STK’lar ile ilgileniyor, geziyor, ticaret yapıyor, kitap yazıyor, dışarıdan okul bitiriyor vs. Kayınpeder gibi kayınpeder. Ama neden kitap yazdı mesela. Hatta ondan çıkalım elli tane iş yapan ve başarılı olan başkaları neden kitap yazıyor?”

Kayınpederim kitap yazdı.
Neden?
Bu yazıyı buradan devam ettirsem de olur. Ama biraz bu cümlenin getirdiği meselelerin etrafında dolaşmak istiyorum.
Kitabınız yayımlandığında üzerinden biraz da zaman geçince duymaya başladığınız bazı cümleler olur. Mesela bir yerde otururken, birisi sizin için bu herif kitap yazdı der, sonra öteki adam da “Aa öyle mi benim de kitabım var” diye devam eder. Ya da “Biliyor musun benim arkadaşımın da kitabı var.” Hatta hemen facebook’tan o arkadaşın fotoğrafı bulunur. Bir kitap yığınıyla beraber bir abi ekrana bakmaktadır. Hatta yanında olan ve “Benim de kitabım var” diyen adama da merakla ikinci soruyu sorunca aslında onun da sahiden bir sürü kitabı olduğunu, eğer onun evindeyseniz dolabın bir yerinde kitaplarının öylece durduklarını anlarsınız.
Bu yazıyı yazma amacım kitap yazanları ve kitaplarıyla evinde ya da ofisinde göz göze olanları anlamak.
İyi bir tarihçi olamadım ama meseleleri doğru anlamaya ve kavramları, tanımları doğru yapmaya özen gösteriyorum. Çünkü bizim bölümden ben hiçbir şey öğrenemesem de tasnifi öğrendim. O yüzden her ne kadar bu yazı bir makale olmasa da bazı şeyleri doğru anlamamıza katkı sunsun istiyorum.
Bunu yaparken de konuyu yazar Şevket Çetinkaya (kayınpederim) ve kitabı üzerinden ele almak düşüncesindeyim. Ve bunları emin olmadığım ya da tartışmaya açık yerleri boş bırakarak yapacağım. Belki oralar da başka yazılarda tartışılır. Aslında bu tartışmaların temelinde uğraşın, mesleğin, alanın merkezinde olmak ya da olmamak meselesi de var. Onu da baştan eklemek istiyorum.
TDK yazar tanımını şöyle yapıyor: “Bilim, edebiyat, sanat alanlarında kitap yazan veya kitap hazırlayan, bir eseri ortaya koyan ve eserin sahibi olan kimse; kalem erbabı, musannif, müellif.”
Ben yazmaya başladığım da, yazdığım türün de etkisiyle ve bazı gelenekleri duyduğumdan, dergileri, dergilerin ve yarışmaların ehemmiyetini biliyordum. Hatta kafamda bir süreç inşa edip oralarda olsam, sonra ötekine öykü yollasam, sonra da olaylar gelişse diye hayal kuruyordum. Nitekim öyle oldu. Bu süreç fevkalade keyifli, zor ve yorucuydu.
Ama bunlardan daha önce de şunu yaptım. Acaba şu an neler yazılıyor, kimler ne yazıyor sahi benim akranlarım nerede ne yazıyor. Sonra onları sosyal medyadan gözlemledim, onlara sorular sordum, bazılarıyla arkadaş oldum. Çoğundan da istifade etmişimdir.
İnsan bir şeyle uğraşırken neden başkalarının ne yaptığını bilmek ister? Bunun cevabı aslında çok basit. “Öykü yazıyorum ama bu öykü mü, deneme mi, iç dökme mi, sizinkilere benziyor mu, hepsini geçtim, edebiyat otoritelerince nasıl değerlendirilecek yazdığım metin” gibi sorulara sahip olacağımızdan ve en önemlisi bulunduğumuz yeri tespit etme açısından başkalarının neler yaptığını bilmek isteriz. Böyle olunca da iyiliği, kötülüğü, doğruluğu, yetkinliği, mahalleciliği, adamcılığı herkes tarafından tartışılabilecek olan ama kitapçıları, kültür hayatını, seneler içinde oluşmuş olan edebiyat okurunu, yayın hayatını besleyen, destekleyen ve oluşturan, edebiyat mahallesine, ortamına, yaklaşmaya ihtiyaç duyarız. Çünkü gerçek edebiyat oradadır deriz. Çünkü gerçek edebiyat oradadır. Yoksa değil midir? Ve sonra bahsettiğim süreç başlar. Öykü yazıyorsanız dergiler, yarışmalar, retler, kabuller, ilk kitaplar, yazılar röportajlar sırasıyla birbirini takip eder. Bütün bunlar sizi değişen miktarlarda mutlu eder ya da etmez. Ama oradasınızdır. Çağdaş edebiyat ortamında ve sanal da olsa çağdaş yazarlarla birlikte. Merkezde.
Kayınpederim Şevket Çetinkaya kitap yazdı: Ben Olmadan Olmaz.
Şevket Çetinkaya 1959 doğumlu. Kocaman bir kütüphanesi olan, memleketin çeşitli siyasi dönemlerinden geçmiş, bu uğurda bedeller ödemiş, okumuş yazmış, edebiyatı da takip etmiş biri. Yani biz tanıştığımızda zaten kendince bir yazar kadrosu olan, onları okuyan, dünyaya, sanata ve edebiyata pekâlâ bir bakışı olan biriydi. Hâlâ da öyle.
Şevket Çetinkaya’nın çoğu konuya olan iştahı ve hevesi, zaten yazı yazan biri olarak bir noktada kurguya da temas etti. Hatta cümle şakası yapalım, Ben Olmadan Olmaz dedi. Ve öyküler kaleme aldı.

Edebiyat için tabii ki bir yaş kriterinden bahsedemeyiz. Benim kendi adıma bu konuda fikirlerim var, yani ben literatüre katkı sunmamız adına yaş ve üretim istikrarı için belirli kalıplara inanırım ama o da tartışılır. Ve haliyle burada 1959 doğumlu ve ilk kitabını yazdı gibi bir vurguya gerek yok.
Ben kayınpederime çok sığ bir yerden torun sev desem onu da yapıyorum diyebilir ki çok güzel yapıyor. Benim bildiğim fotoğraf çekiyor, çeşitli STK’lar ile ilgileniyor, geziyor, ticaret yapıyor, kitap yazıyor, dışarıdan okul bitiriyor vs. Kayınpeder gibi kayınpeder. Ama neden kitap yazdı mesela. Hatta ondan çıkalım elli tane iş yapan ve başarılı olan başkaları neden kitap yazıyor? Bu isteğin başarı ya da başarısızlık ile belli ki ilgisi yok. Ya da kayınpederi geçelim buradaki Mehmet abinin Isparta’da elma işi yapan arkadaşı neden kitap yazıyor? Burada bu soruları ben de kendime soruyorum. Elli değil iki başarım olmadığı halde soruyorum. Ama konu ben değilim. Konu, bir sürü alanda doyuma ulaşmış, para getirmeyen para getirmediği gibi edebiyatın o sıcak merkezinde de olmayıp kitap çıkaran kayınpederim. Ya da ismini bilmediğim biri. Ya da öteki. Yani hadi beni ya da bir arkadaşımı okurlar, mesajlar, yazarlarla olan iletişimler, fuarlar, dergiler tatmin ediyor röportajlar kandırıyor diyelim. Kayınpederimi mutlu eden ne? Çok çok basit yazayım. Yazdığı metinleri edebiyatın sürecinden uzakta kendi hallerine bir yerlerde bastıran insanları mutlu eden şeyler nedir? Ben bunları merak ediyorum. Hemen belirteyim belki de bu edebiyatın konusu değildir. Şansımı deniyorum.
Kitap sahibi olmaları mı?
Eşe dosta kitabım çıktı demeleri mi?
Kütüphanelerine kitaplarını koymaları mı?
Edebiyatın kendi içindeki dinamiklerini beğenmemeleri mi?
Editörleri, yayınevlerini beğenmemeleri mi?
Dergileri adil bulmamaları mı?
Bunlardan tamamen habersiz olmaları mı?
Dergilerden ve yayınevlerinden sürekli ret yemeleri mi?
Burada durup şunu da eklemek istiyorum. Şevket Çetinkaya, bence, mesajı doğrudan olan, kıssadan hisse diyebileceğimiz, insana, hayata ve ölüme dair, okuyunca ders alabileceğimiz, biraz sola gitsek dini, biraz sağa gitsek gözleme dayalı ama bir şey söyleyen ve bunu da gayet özenli bir dille yaptığı öyküler kaleme alıyor. Zaten hayata ve kendine dair soruları cevapları olan biri olduğundan söylemek istediklerini kötü söyleme gibi bir sorunu yok. Gayet açık bir şekilde kendini ve mesajını verebiliyor. Peki bunlar edebi mi? Şöyle diyeyim öykü tanımına bu öyküler dahil edilir mi? Çetinkaya bu öyküleri neden benim yaptığım gibi toplayıp yayınevlerine göndermedi. Ya da tanımın içindeki edebiliğin kriteri nedir? Kafamda bir sürü soru beliriyor. Takdir edersiniz ki bu sorular ve düşünceler kayınpederim ile oluşan ve onun tek muhatap olduğu sorular ve cevaplar değil. Bence bu metinler öykü tanımının içinde yer alır. Edebiyatın içine dahil edilir mi tartışılır. Edebiyat nedir, edebi kritere neden uymaz kısmı da tartışılır. Derdim Şevket Çetinkaya’nın kitabını yazı yazan bir oğlu olarak tenkit etmek de değil. Ki bunu da yapabilirim. Ama kendimce bir soru cevap düzleminde bir yere varmak istiyorum. Ha illa bu konuda fikir belirteceksem bunlar çağdaş edebiyata ve edebi dile ya da benim edebiyat anlayışıma uymuyor. Çünkü çok didaktik. Hatta mesaj kaygısı olan iyi ve güzel fikirlerini doğrudan hissettiren bunu da eski usul yapan öyküler. Belki de ben bu mesellerin benzerlerini ondan sözlü şekilde dinlediğimden doğru analiz edememişimdir. Bunlar benim eleştirilerim ama belki de yazarın amacı tam olarak budur. Doğrudan bir laf etmek, mesajı vermek ve anlatmak. Bu tercihin doğruluğu ve yanlışlığı da tartışılır. Zaten o da bu bir röportaj olsaydı buna kibar bir cevap verir. Belki ortak noktada buluşuruz. Ya da buluşmayız.
Yeniden konumuza dönelim ve devam edelim. Şevket Çetinkaya özelinde, merkezde olmayan ama kendi imkanlarıyla yazılarını bir kitap haline getiren bu insanların amacını merak ediyorum. Yukarıda saydığımız maddelere ek olarak sorularımızı sürdürelim. Yazabildiklerini kanıtlamak mı istiyorlar? Benim gibi mesela. Yazmanın ortaya çıkarılmazsa aslında sadece kendimiz için bir anlam ifade etmeyeceğini mi düşünüyorlar aynı benim gibi? Hâlâ etkisi anlamadığım bir şekilde bitmeyen yazarlık karizması için mi acaba? Var olmak, ortaya bir eser çıkartmak mı dertleri? Ki bir sürü yapıp ettikleri var. Burada kayınpederimin katkıda bulunduğu projeleri de saymayacağım. Bir dert bir mesel anlatmak mı? Tatmin mi? Okurlarının olması mı? Can sıkılması mı? Unu eleyip eleği duvara asmak mı?
Bunlara ilaveten, bu yazarlar kimleri okuyor? Okudukları güncel yazarları beğeniyorlar mı? Beğeniyorlarsa neden onlarla aynı yerlerde mücadele etmiyorlar da ellerindeki bir sürü kitabı kanepe altlarına doldurup arkadaşlarına kitapyurdu linki atıyorlar? Yoksa özellikle yaşlarından dolayı enerjileri görece daha yavaş olan bu insanlar o merkezdeki mücadeleye girişmeyi zaten gözlerine kestiremiyorlar mı? Yoksa tenezzül mü etmiyorlar? Bahsi geçen insanlar böyle bir camiadan, dergilerden, kanondan, dilden, edebi gelenekten, edebi geçmişten habersizler mi? Ya da yani yaşım zaten yetmiş oldu ben bu ülkenin edebiyatına bu saatten sonra ne katabilirim mi diyorlar? Ki bu noktada da bir sürü önemli isim var. Ya da hiçbiri mi? Belki de basitçe “Ben yazabildiğim için öyküler yazdım. Çok keyifliyim, daha ne?” mi diyorlar.
Sahi, bu işlerin nasıl olduğunu bilmiyor olabilirler mi?
Dönem dönem zihnim bu konuyla ilgili birbirini tekrar eden bir sürü soruyla meşgul oluyor. Bir yere pek varamıyorum. Belki de yanlış bir zeminde ilerliyorumdur.
Bütün bu cevaplardan sorulardan sonra ben kendi adıma, sanatın edebiyatın ufacık kalbimizde, defterlerimizde kalarak yaşamayacağını biliyorum. Ama genellersek edebiyat camiası dışında olan, bir şekilde kendi imkanlarıyla bastırılan bu kitapların çok iyi, çok kötü, çok anlamlı olsalar dahi asla bir keşfe mazhar olmayacağını da düşünüyorum.
Kayınpederim kitap yazdı. İyi ki. Neden yazmasın. İsterseniz okuyun diye de belirterek yazıyı bitiriyorum. Edebiyatın hayatın herhangi bir alanında bana ya da birilerine sorular sordurmasını seviyorum.
Halil Yörükoğlu

Güzel sorular!
💚