Spotlight’ı –birinde altyazısız olmak üzere– iki kez izledim ve bir o kadar zamanı da filmin oyuncuları ve oynadıkları kişilerle yapılan röportajları izleyerek geçirdim. Sadece diyaloglarla ilerleyen bir filmin nasıl bu kadar sürükleyici olabildiği sorusunu geçiyorum. Ama bir gün bu sorunun cevabını bulmanın, daha doğru bir deyişle, bu işin sırrını çözmenin kişisel yazma / hikâye anlatma yolculuğumda önemli bir adım olacağını da hissediyorum.
Film adını Boston Globe gazetesinin araştırmacı muhabir ekibi Spotlight’tan alıyor. Bu ekip 2000’lerin başında, Katolik Kilisesinde uzun zamandır yaşanan çocuk tacizi olaylarını deşiyor ve o güne kadar ulaşılamayan bazı rakamlara ve bilgilere ulaşıyor. Film böylesine hassas, çok katmanlı, çok kişili (avukatlar, piskoposlar, editörler, gazete patronları, rahipler ve mağdurlar) bir çalışmanın dökümünü kompakt bir biçimde veriyor. Doğrusu, Spotlight takımının gerçek kişileri –acar muhabirler ve iş bilir şefler– bu röportajlarda Hollywood yıldızları kadar karizmatikler. Bu videolar boyunca gazetecilik, basın özgürlüğü, araştırmacı muhabirliğin geleceği gibi konularda doyurucu konuşmalar dinledim. Bu beş kişinin mesleklerine olan saygıları, konularına hâkimiyetleri ve gerçeğin peşindeki ısrarları hayranlık uyandırıcıydı.
Ekipten Mike Rezendes (filmde onu Mark Ruffalo oynuyor) bir yerde, “Özgür basın demokrasinin teminatıdır” diyor. Spotlight’ı ve röportajları izlediğim günlerin Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümüne denk geldiğini neden sonra fark ediyorum. Vefatının otuz birinci yılında bir akşam televizyonda gördüğüm Sakıncalı Piyade o en çok bilinen fotoğrafında bize babacan bir şekilde gülümseyerek bakıyor. Oldukça manalı bir gülümseme bu!

Bazen okumak aslında sadece çok eskiden yaptığım bir şeymiş gibi geliyor. Günlük hayatın koşuşturması içinde okurluk halinden iyice uzaklaştığımda bir zamanlar roman okuyarak farklı dünyalara girdiğimi, başka bir zaman bir öykünün çekimine kapıldığımı nedense unutuyorum. Böyle anlarda yazdığım şeyleri de hiç yazmamış gibiyim. Sanki hiçbir konuda, hiçbir türde kalem oynatmamışım! Edebiyatın auro’sundan bu derece soyutlanınca geri dönmek için tabii yine kitaplara başvuruyorum. Ama bunun sonu sık sık hayal kırıklığı oluyor. Kitapların çoğu arka kapak yazısında vaat ettiklerini karşılamıyor. Ya da ben onları anlamıyorum.
Neyse ki yarı yıl tatilinde bir Peter Handke kitabı beni bu dünyaya yeniden ışınlıyor. Sia Kitap etiketiyle (İlknur Özdemir çevirisiyle) çıkan Gerçek Duyguların Saati bir defada tüketilemeyecek cümle ve paragraflarla dolu. Zihnimizin çevreyi algılama biçimleri ve nesneler üzerinden geliştirdiği çağrışım zenginliği… Kitap bu bakımdan biraz Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi’ni andırıyor. Handke’nin politik duruşunu, adının etrafında dönen tartışmaları bir kenara koyuyorum, ben yazarın üslubuna ve onun edebi kavrayışına bakıyorum. Handke, Gerçek Duyguların Saati ile bana gerçek edebiyat saatleri getiriyor.
***
İlber Ortaylı’nın Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu kitabı. Ortaylı’ya göre Abdülhamit Türkiye’si bir sömürge ya da yarı-sömürge sayılamazdı çünkü imtiyazları vereceği ülkeyi seçme özgürlüğüne sahipti! O dönemde benzer bir mali durum içinde olan diğer devletleri tek bir emperyal güç etki altına almışken (Mısır’ı İngiltere, Tunus’u Fransa) Osmanlılar bir süredir Mezopotamya’ya uzanmak isteyen Almanya’yı da oyunun içine katıyorlardı. Ortaylı’nın, İmparatorluğun son dönemindeki Alman etkisini ele aldığı kitabında verdiği bilgiler, rakamlar oldukça çarpıcı. Mesela, ülkemize orduyu modernleştirme daveti ve göreviyle gelen Alman subayların yıllar içinde imparatorluğu Alman silah sanayii için önemli bir müşteri haline getirmelerinin hikayesi okunmaya değer. Bunu dışında, Bağdat demiryolu yapımında Almanlara verilen imtiyazın, hattın geçeceği bölgelerdeki aşar vergilerini de kapsaması ülkenin içine düştüğü durumla ilgili önemli şeyler söylüyor. Kitapta anlatılanlara bakılırsa, söz konusu anlaşma sadece demiryolu imtiyazını ve kilometre garantisini kapsamıyordu, aynı zamanda o güzergâhtaki ormanları kullanmayı, bölgedeki madenleri işletmeyi ve sulama tesislerinin kurulmasını da Almanya’ya bırakıyordu!
Burada aklıma Rosa Luxemburg’un o toparlayıcı cümlesi geliyor: Alman emperyalizminin en önemli hareket sahası Türkiye oldu.
***
Gazeteyi her Cuma marketten almayı alışkanlık edinmişti. Bazen bulamadığında ya da gazete erkenden bittiğinde samimiyetle üzülüyor, hafta sonu bunun eksikliğini hissediyordu. Bu haftalık yayının sayfalarında öğrencilik zamanlarında, asistanlık günlerinde okuduğu gazetelerin havasından bir şeyler buluyordu. Bir gün eşi ona gazetenin online versiyonuna abone olmasını önerdi. “Böylece onu marketlerde aramak zorunda kalmazsın,” dedi, “buldum bulamadım diye düşünmezsin.” O da bu tavsiyeye uydu. Şimdi, iki ay sonra, markette o rafa yönelmeye gerek duymuyor, bu alışkanlığını unuttu. Ama bu süre boyunca cebindeki gazeteye bir kez bile tıklamadı. İki aydır gazetede ne yazılıyor ne çiziliyor, hiçbir fikri yok!
***
Ferit Edgü’nün Deniz Kıyısında adlı öyküsünü çok severim. Birçok kez okuduğum bu öykünün son cümlesi şöyledir: “Söyler misiniz, her öyküyü ille de bitirmek mi gerek?”
Mesut Barış Övün
