Bu kitabı “acele etmeden, bir göle eğilip su içer gibi yavaş yavaş, ürkütmeden oku.”

Çeşitli edebiyat mecralarında öykü, şiir ve denemeleri yayımlanan Mehmet Kabakçı’nın Yedi Düvelin Ecnebisi adlı romanı okurla buluştu. İlk sayfada Vacilando Yayınevi bir soru ile karşılıyor bizi: “Yolculuğa hazır mısın?”

Bu soru bu kitapta gerçek anlamını buluyor. Zaman ve mekân değiştireceğimiz bir yolculuğa çıkıyoruz. Kitabın arka yazısında kitap seçmek tarot kartı seçmeye benzetiliyor, “Kartlar açılacak. Ve her kart, talibine göre tabir edilecek,” sözleri ile kitaba davet ediliyor. Ben bu kitaba talip olunca büyülü bir yolculuğa çıkacağımı bilmiyordum. Hazırlıksız yakalandım ve başka okurlar bu yolculuk hakkında birazcık fikir sahibi olsun istedim.

Kitap, iki bölümden oluşuyor. Ayvaz ve Melike. Birbirinin içine geçmiş yaşamlar, farklı zamanlar, çok uzak diyarların kesişimi ve devamı gibi. Ama ve önce epigraflara değineceğim. Kurmaca metinlerde bölüm başına kondurulan ve anlatılmak isteneni başka yazarın kalemini de yanına alarak aktaran bu kısa cümleler, Mehmet Kabakçı’nın kaleminde ayrı bir anlama bürünüyor. Olmayan bu kitapları, yazıtları, kişileri ararken buluyor okur kendini. Çünkü anlatılmak istenen nasıl bu kadar etkili özetlenebilir, metin nasıl bu kadar güçlenir, bu epigrafın devamı kim bilir nasıldır, diye dalıp gidiyor insan. Okur soluğu tamamen yazarın emeği, birikimi, zengin dili ile şekillenmiş bu yazıları tekrar tekrar okumakta alıyor. Ayvaz’dan Melike’ye geçince epigraflardaki değişim ise hemen fark ediliyor. Tüm sorular ve sorgulamalar epigraflarla anlama bürünüyor.

“Çark dönmeye devam etti.”

Devrini tamamlasa bile başka bir devri başlattı. Bu kitap bir çağ dönümü zamanında elem ve korkunun mantık denilen sığınağı yaratmadığı dönemi anlatıyor. Tüm zenginliği, masal gibi devinimi, mistik kokusu buradan geliyor. Benim gibi gaz lambasının ışığında, masallarla büyüyen biri için rüzgârın cama vuran sesinde gizli olan “tak tak” sesi, ışığın aydınlatmadığı köşelerde saklanan korkular, zihnimde hemen ete kemiğe büründü. Ama kitabı kapsayıcı yapan yazarın betimlemeleri. Öyle gerçekçi ki yaşamadığın her şeyi gözünde canlandırıyorsun. Rüzgârın haykırışlarını, ıslıkları, acıyla uğuldayışını, hep bir ağızdan atılan çığlıkları duyuyor, kapı çalındığında ürperiyorsun. Ve Ayvaz’la tanışıyorsun. “Bilinenden çok bilinmeyenle, görünenden çok görünmeyenle, apaçık olandan çok anlaşılmaz olanla dolu esrarengiz bir yaşam öyküsüydü Ayvaz’ınki.” Kendini bu yaşamın içinde buluyorsun.

Kitap bölüm bölüm ilerlerken okuyucu bir mitin doğumuna şahit oluyor. Belki aramızda yaşayan biriydi ama nasıl bu kadar uzak olabiliyordu? Bazen çok gerçek olan Ayvaz, bazen bir hayale dönüşüyordu. Bunda en büyük etken olayların geçtiği her bir yerin anlatımındaki güç. Uçurum kenarları, su kıyıları, sessiz köyler, çok sesli hanlar hepsi Ayvaz’ı sarıp sarmalıyor. Kim onunla nerede karşılaşırsa karşılaşsın ortam sanki bir toza bürünüyor. “Kimilerine göre ise öyle biri hiç yaşamamıştı. Bütün bu Ayvaz mitolojisini doğuran, büyüten ve yayan; hudut boylarının ta kendisiydi.” Kitabı zaman fark etmeksizin gerçekliğe yaklaştıran ise yazarın, tüm bu coğrafyayı adımlamış gibi rehberlik yapıyor oluşu.

Yazarın zengin kelime dağarcığı kitaba yayılmış. Bazı kelimelere sözlükten bakma ihtiyacı duyduğum ilk andan itibaren ve sonrasında kelimeler cümleyi tamamladıkça, anlamı giyindikçe sanki yüzyıllar öncesinde yazılmış bir kitabın çevirisini okuyormuşum hissine kapıldım. Geleceği hayal edip kurgulamanın tam tersine, var olan bir geçmişe yerleşebilmenin ve bunu ev sahibiymişçesine özümseyerek yazmanın zorluğunu başarmış. Her konuda omzuna yük yüklediğimiz, kimsenin gözünün yaşına bakmayan, korkutan zaman belki de sadece “döne döne, bir yay gibi, iç içe girmiş daireler gibi büklüm büklüm döndü ve topladı götürdü öleni, eskiyeni, eskide kalan bütün dünyayı.” Yaklaşık yüz yıl önce Filibeli Ahmet Hilmi Efendi tarafından yazılan Amâk-ı Hayâl kitabının başında Raci ve Aynalı Dede sohbete başlarken bir soru ortada dolaşır. “Ne konuşalım? Harf dizisi ile felsefenin esası bilinir mi?” diye. Yine de tüm kitapta konuşarak hayata dair pek çok sorunun cevabı aranır. Bulunamayan cevapların sorumlusu zaman değildir. Biz içinde olduğumuz zamanı kavrayamadığımız veya kavradıklarımızdan korktuğumuz için mi Ayvaz’ları yarattık ve sonra yine de sorularımızı Melike’lere emanet ettik?

Masal tadında bir kitap Yedi Düvelin Ecnebisi. Zaman adına yakışır şekilde hızla tükeniyor. Ölümler, doğumlar, göçler, oluyor. Çark her daim dönüyor. Zaman akarken satır aralarında kadınlar anlatılıyor, evlilikler, değişimler ortaya dökülüyor. Savaşlar, bazı coğrafyaların değişmez kanları yine akıtılıyor, niye akıtılıyor, soruyor yazar. Düşündürüyor. Masal bir tarih kitabına, bir felsefe kitabına dönüşüyor.

Mehmet Kabakçı, kitapta umutsuzluğa yer vermemiş. Kelime oyunları ile yok olmayı değil hep devamı işaret etmiş. Doğa yerli yerinde kalmış. Görevler emanet edilmiş. “Devinim yakında bir kez daha tamamlanacak Melike ve yol sana gireceğin tüneli açacak.” Melike, mutfak penceresinin aralığından Ayvaz ve Fahri’yi izlediği gün her şey zaten yaşanıyor. Bir gönüllü, görevi teslim alıyor, çarkı döndürüyor. Bu çarkta yer alan tüm yan karakterler de görevini layıkıyla gerçekleştiriyor. Kitapta her detay itinayla veriliyor. Her detayın mitolojideki yerini veya isminin altında ifade ettiği gerçekliği anlamadım ama anladıklarım beni çok heyecanlandırdı. Bir bilmece gibi oldu. Mesela uzun uzun anlatılan turna kuşlarını düşünmeden geçemedim. Uçarken Anadolu’nun bir ucundan diğerine selam taşıdığına inanılan bu kuşlar değil miydi? Ve Anadolu her yerdi. Eski Türklerde ölümden sonra gökyüzüne yükselen ruhun turna suretine büründüğüne inanılırken bir cenazede her yere konan bu kuşlar öylesine mi anlatılmıştı?

Rüyalardan, karanlık ve düşsel dünyadan yalnız dönmediğimize göre ve “Yıldızlarda seni ağlatan bir şey var” ise “Artık Ayvaz’ın öyküsünün gerçek bir Ayvaz’a; yaşamın da, Ayvaz’ın bir yerlerden çıkıp gelmesine ihtiyacı kalmamıştı.” Çünkü “Kitap oradaydı” ve “Kitabın kapağını araladı.”

Armağan Can