Bugün, Avrupalı aydınlar, politikacılar dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan haksızlıkları “asla kabul edilemez” diyerek kınadıklarında, Sartre’ı bir kez daha anıp gülümsüyoruz. O iki huzursuz, iki kaçak, Rimbaud ve Nizan ise uzaklardan bize bakıp şöyle diyor olmalılar: Ne gülüyorsun, anlattığımız senin hikâyen!

Arthur Rimbaud

Edebiyat tarihçileri, eleştirmenler hatta okurlar, geçtiğimiz yüz elli yıl boyunca Arthur Rimbaud’ya (1854-1891) sıfat yakıştırmak için yarıştı durdu. Dâhi, prens, büyücü, komünist, serseri, yıkıcı, hergele, iflah olmaz alkolik, kaçkın, pasaklı velet, sokak çocuğu… Bunların hepsiydi, belki hiçbiri. Thomas Bernhard, “Şehit” diye andı onu. Neyin şehidi? Hiçbir dinin, hiçbir düşüncenin değil, şiirin bile! Kendi yaşamının şehidiydi, yürüdüğü yolların. Komünist değil miydi peki? “Rimbaud Komünistti” demişti Bernhard, “evet, ama Champs-Elysees’de sarayları ateşe vermek isteyen değil, bir zihin komünistiydi, şiirinin ve sembolik düzyazısının komünistiydi.” Şöyle sürdürdü Bernhard: “Bir insandı, ne eksik ne fazla ve insan olarak zihnin uğradığı tecavüz onu asabileştiriyordu.”[1]

Rimbaud’nun tüm yapıp ettiklerinin, kaçışlarının, sonu gelmez yürüyüşünün ardındaki sır, belki de bu “asabi” sözcüğünde saklıydı. Zihnin uğradığı tecavüz, insanın haysiyetini törpüleyen bayağılıklar, ruhun ve düşüncenin ayak bağları… Böyle şeyler olmalıydı onu asabileştiren. Herkesten, her şeyden nefret etti: Karnı toklardan, sıradan bir yaşamın içinde kaybolanlardan, dünyaya kazık çakmaya gelenlerden… Okul, öğretmenler, eğitim sistemi ve büyük büyük adlar altında beylik sözleri geveleyip duran şairler de midesini bulandırıyordu. Ve kaçtı; evden, doğduğu kasabadan ve kıtadan. Ezeli bir kaçaktı o. Verlaine, boşuna “rüzgâr tabanlı adam” dememişti. Öyle çok, öyle uzun yürüdü ki, dünyadan çıkıp gidecek sanırdınız.

Ruh ikizleri, paralel yaşamlar

Sonsuz can sıkıntısı… Bir gün, “Çok canım sıkılıyor, daha önce hiç benim kadar sıkılan birini tanımadım.” diye yazacaktı. Rimbaud tanımamıştı ama onun kadar canı sıkılan, yerinde duramayan ve nihayet onun peşi sıra kendini çöllere vuran biri gelecekti: Rimbaud’nun ölümünden 14 yıl sonra dünyaya gözünü açan Pual Nizan. École Normale Supérieure’de okumuş, huzursuz, öfkeli, komünist, felsefeci Nizan. Onun varoluşu bana hep Rimbaud’nun “devamı” gibi gelmiştir. Rimbaud’nun felsefe okuyanı, yaşamı şiir olan fakat şair olmayanı; Komünist Parti üyesi ve gerçekten “şehit” olanı. Aynı yılları görseydi, kuşkusuz Rimbaud da orduya yazılır, ülkesini işgal eden Almanlara karşı savaşmak için cepheye giderdi. (Nizan öyle yaptı, orduya katıldı ve 1940 Mayısında vurulup öldü.) Paul Nizan da 1871 baharında yaşasaydı, Paris Komünü’nün öncüleri arasında yer alır ve büyük olasılıkla idam edilirdi.

İkisinin benzer ruh hallerini, öfkesini, dünyaya zoraki katlanan huzursuz kişiliğini “paralel yaşamlar” biçiminde anlatan bir kitap yazmak –belki de yazılmıştır– ya da okumak isterdim. Paul Nizan’ın, gerçekten Rimbaud’nun “ruh ikizi” olduğunu söylemek, çok mu iddialı olur? Sanmıyorum… Aden Arabistan’ı Rimbaud’nun sesiyle okuyabilirmişiz gibi gelir bana. Şu sözleri niçin o söylemiş olmasın: “İnsan nereye saklandı? Boğuluyoruz; çocukluk çağlarımızdan beri sakat bırakıldık: Hepimiz canavarız!”

Paul Nizan

Beri yandan, Cehennemde Bir Mevsim de pekâla Nizan’ın kaleminden çıkmış gibi okunabilir: “Aldım başımı kaçtım. Ey büyücüler, size ey bahtsızlık, ey nefret, hazinem size emanet.” Paul Nizan’ın “Hepimiz canavarız!” diye biten cümlesi için şunu yazmıştı Sartre, Aden Arabistan’a yazdığı o pişmanlıklar dolu Önsöz’de:

“Gerçek halimizi bu şekilde teşhir eden kişi için, sadece bedeni acıyla yüklüydü demek yetmez: Yaşarken, mahvolma tehlikesi olmadan bir saat bile geçirmedi…”[2]

Rimbaud da öyle değil miydi?

Daha çocuk yaşta dünyaya sığamayan iki huzursuz, iki dünya kaçkını… Rimbaud, 15 yaşında, Charleville kasabasındaki evinden kaçıp kafasında bir yığın düşünceyle Paris’e doğru yürüdü. Yolda kitaplarını satarak aldığı biletle trene bindi. Bileti Paris’e ulaşmaya yetmeyince tutuklandı, hapse atıldı. Kaçmanın tadını almıştı bir kere; kaçtı, hep kaçtı. 17’sinde dünyaya, yaşama, topluma inancını çoktan yitirmişti. Paul Nizan, 15’inde kiliseye girmek istediğini söylemişti arkadaşı Sartre’a. Bir sabah gidip papazla kahvaltı bile etmişti. Sartre, yıllar sonra şöyle yazacaktı: “Ama bu ‘çocukça tavır’ın ardında, acısını dindirmek için bir o yana bir bu yana dönen bir hastanın huzursuzluğunun yattığını fark etmem için tek bir an yetmişti.”

Aynı Nizan, 17’sinde “materyalist” olduğunu söyledi Sartre’a. “Önce komünist, sonra kralcı, derken yine komünist oldu. (…) Değişmeyen şey, aşırılıkçı tutumuydu: Öyle ya da böyle, kurulu düzeni yıkmak şarttı.” Bu tür ıstırapları olmayan Sartre ise bütün bunları bir “dandy zirzopluğu” olarak görmekteydi. Kendisinin aşırılıklarla işi yoktu. “Düzenin varolmasından ve ona bomba niyetine sözcüklerini fırlatabilmekten” memnundu Sartre, oturup kitaplarını yazacaktı.

“Bir lokma gerçek arıyorduk”

Pual Nizan, o yılları anlatırken, “Bilmemiz gereken hiçbir şeyi bilmiyorduk. Kültür o kadar karmaşıktı ki yüzeydeki dalgalanmalardan fazlasını anlamak mümkün değildi.” diye yazdı Aden Arabistan’da. Üniversitede ikiyüzlülük hakimdi; filozoflar, sözcük dağarcıklarının bekçi köpeğiydi. Kendilerine önerilen kitaplarsa sanki mezarlıklarda kaleme alınmıştı. Ortalık soytarılar ve bezirganlarla doluydu:

“Burjuvazi, dünyayı sevmeye kalkışmasınlar diye kafesteki entelektüellerini tıka basa doyurur. Böylece biz de uykunun yavaş ritminde yaşıyorduk. (…) Durup durup bize sabır telkin ederlerdi: Dünya çok yakında kurtarılacaktı.” (Aden Arabistan, s. 60)

Dünya hiçbir zaman kurtarılamamıştı. 1920’lerin ortasında, Paris’te savaş sonrası ruhun etkisiyle yurtseverlik, şehitlik kutsanırken, askerler “her gün uydurdukları yeni düşmanların kendi etrafını kuşattığını sanan, zıvanadan çıkmış bu ulusun bağrında ilelebet sürdürmeyi hayal ettikleri askeri bir düzene göre” yaşamaktan mutluydu. Öte yanda, “Kimi iyi aile yeniyetmelerini de baştan çıkaran bu yurtsever idealler gösterisinin perde arkasında Fransız sanayii büyüyor ve ölüleri yeme adeti olmayan işçilere karşı alttan alta iç savaş örgütleniyor”du. “Biz, ağzımıza atacak bir lokma gerçek arıyorduk” diye yazdı Nizan, “onlar katığımızı boğazımızdan alıyordu.”

O sıralar gençlik ne mi yapıyordu? “Aylak kölelerin yaptığını yapıyoruz: Eğleniyoruz, güruh halinde içiyoruz.” İnsanlar, yarasa misali tepetaklak yaşıyordu. “Aşağılanmayı dua bildiler, çöküşe geçen insanı azizleşiyor sandılar. (…) Şairler hidayete ermeyi meslek haline getirdi.” Burada Rimbaud’nun adını anar Nizan, her şeyi düzleştiren ve ehlileştiren burjuvazi şiiri de sahte bir naifliğe büründürüyordur. “Rimbaud son yandaşlarının itirazına rağmen, Saint-Sulpice Kilisesi’nin ayin odasına çekildi; papazlar gençliğin saygısını kazanmak için duanın ve şiirin tek eylemin iki yüzü olduğunu söylemeye başladı.” (Aden Arabistan, s. 67-68) Romantizm denen Anka kuşu küllerinden yeniden doğarken işsiz güçsüz bohemler, türlü bunalımlar içinde edebiyatı her zaman ayine müsait uysal bir tanrı kıvamına getirmişlerdi. “İnsanlar, insana yaraşır şekilde yaşamıyor.” Ve “Her şey, bir hastalığın nihai aşamasındaki kargaşayı andırıyordu.”

Nizan’ın yakındığı, tiksindiği, kaçtığı yaşam, bu sönük edebiyat, bu uysal şiir, yarım asır önce Rimbaud’nun savaş açtığı şeyler değil miydi? 1871 baharında Paris, düzenli ordunun kuşatması altındaydı. Yeni kurulan Üçüncü Cumhuriyet’in Cumhurbaşkanı Thiers hükümeti, isyancı halkın üzerine bomba yağdırırken iki aylık Komün iktidarı sarsılmaktaydı. (Mayıs sonuna doğru yaşanan kanlı çatışmalarda Komün dağılacak ve üyeleri topluca idam edilecektir.) O günlerde, 17 yaşındaki Rimbaud, birçok kez kaçtığı ya da kaçma planları yaptığı ezeli cehennemi Charleville’de bunaltılar içindeydi. İsyancıların arasında olmak için yanıp tutuşurken bir yandan da öfke ve hınç dolu mektuplar yazıyordu. (Bernhard dahil, kimileri Rimbaud’nun o sırada Paris’te, yoldaşlarıyla birlikte olduğunu söylese de bu, kesinlik kazanmamıştır.)

Rimbaud putları deviriyordu

Zamanlar ve koşullar farklı da olsa ikisi de aynı ıstırabın alevinde yanıyor, öfkeleri aynı yerden tutuşuyordu. Arthur Rimbaud, asabiyetinin kıvılcımlarını saçan mektuplardan[3] ilkini ortaokuldan öğretmeni Georges Izambard’a, ikincisini Paris’teki şair arkadaşı Paul Demeny’ye yazdı. Genç şairin öğretmeni, akıl hocası, dert ortağı Izambard, “Sayın Beyefendi” oluvermişti. Rimbaud itham ediyor, alaya alıyor ve askerlik dönüşü öğretmenliğe döndüğü için onu burjuvaziye boyun eğmekle suçluyordu: “Varacağınız yer belli, hiçbir şey yapmaya heves etmemiş ve hiçbir şey yapmamış bir karnı tok olmaktan öteye geçemeyeceksiniz.” Kendisi ise dibine kadar serserileşmek istiyordu: “Şair olmak istiyorum ve kendimi Kâhin kılmaya çalışıyorum.” Son satırlarda, “Öğretmenliğiniz bende geçmez.” diye yazmıştı.

Paul Demeny’ye yazdığı mektup ise şairin erken manifestosuydu. Yazdıkları, tüm aceleciliğine, savrukluğuna, öfkesine karşın şiir üzerine sağlam düşünceler içeriyordu. Antik Yunan’dan başlayarak Batı şiirini kronolojik biçimde irdeliyor ve bir hışımla putları deviriyordu. Hakaretlerini ne Fransız yazınının babası Racine’den ne de Lamartine, Hugo ve Musset’den sakındı. “Zira şairler birer yurttaş olacaklar.” diyordu. Tüm bunlar, bu denli coşkuyla ve böylesine pervasızca ancak 17 yaşında yazılabilirdi. Sarhoş Gemi ve Cehennemde Bir Mevsim ile şiirin yolunu değiştiren Arthur Rimbaud, 23 yaşında bu defteri kapattı, şiiri bırakmıştı. Bernhard’ın, 100. yaş günü anısına yaptığı konuşmada söylediği gibi Rimbaud, “şiiri başarmıştı! Şiir muhteşem bir teselli halinde üstüne indi.”

Dünyaya uğrayıp geçmişti

Rimbaud, şiirde ne kadar aceleciyse yaşamında da öyleydi. Toplumun önemsediği eğitim, disiplin, başarı, inanç gibi değerlerde gözü yoktu, midesini bulandırıyordu bunlar. Burjuva değerlerinin karşısına çirkin, tehlikeli, tiksinç, sefil, düşkün ve zararlı olanları koydu. Verlaine ile birlikte Londra ve Brüksel seyahatine çıktılar. Yaşadıkları rezaletten sonra bu kez kendi başına Belçika ve Hollanda’da, Almanya, İtalya kentlerinde dolaşır durur. Rusya’ya doğru yola çıkar fakat Viyana’dan öteye geçemez. Orada dövülmüş, baygın halde bulunur. “İğrenç medeniyetin ulaşamayacağı” bir yere gitmek için sömürge birliklerinde asker olmayı göze alır ve Hollanda ordusuyla Endonezya’ya, Cava adasına gitti. Askerden kaçıp Batavia’da bir süre yaşadı. Charleville’e döndüyse de yeniden kaçıp Marsilya’ya vardı. Birkaç başarısız denemeden sonra nihayet Mısır, Arabistan, Somali çölleri; Zeyla, Aden, Harar… Çölde deveyle seyahat etti, günlerce yürüdü. Silah dahil her şeyin ticaretini yaptı. On yıl kentleri, çölleri, ülkeleri arşınlayıp durdu. Kısa ömrünün yarısını yollarda geçirdi. “Onu gezdiren, bir gerçeklik vaadi ya da hazine değildir.” diye yazar, Yürümenin Felsefesi[4] kitabında Frederic Gros: “Burada olmanın acısı, bir yerde durmanın, yaşarken gömülmenin, kalmanın imkânsızlığı hissedilir karın boşluğunda.”

Jean-Paul Sartre

Harar’da iltihaplanan bacağının tedavisi için Marsilya’ya döndü. Bacağını kestiler. Bir an önce çıkıp tahta bacakla yola düşmek istiyordu. Son kez evine döndü. Dayanılmaz ağrılarla bitkin düştü. Ama bir kez daha deneyecekti, Aden’e veya Cezayir’e gitmek üzere yola çıktı. Marsilya’da fenalaşıp hastaneye yatırıldı. Ölüm döşeğinde bile sanrılar içinde yeniden yollara düştüğünü görüyordu. “Kervanı toparlamak”, “develeri bulmak” diye sayıklamıştı: “Çabuk, çabuk olun! Bizi bekliyorlar!” Conception Hastanesi’nin ölüm kayıtlarına bir cümlecik not düştüler: “Charleville’de doğmuştu, Marsilya’dan geçiyordu.” Dünyaya şöyle bir uğrayıp geçmişti!

“Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda”

“Yirmi yaşındayım. Kimse bana yaşamın en güzel çağı budur demesin.” Paul Nizan’ın çığlığı olan Aden Arabistan, bu cümle ile başlar. Nizan’ın ruhu, bir aylık gemi yolculuğundan sonra ulaştığı Aden’de de aradığını bulamaz. Güneş, kızgın taşlar, ölü gibi yaşayan insanlar ve biraz da Avrupa’nın konsantre kopyası. Gezintiler onu hiç de mutlu etmedi: “Tamamen yalnızım, taşlar gibi mutsuzum.” Sonunda “Değerli tek bir yolculuk türü var, o da insanlara doğru yürümek” diyerek Paris’e döndü. “Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda” diyen Kavafis haklıydı. “Düşmanları” arasında yaşayacak, pasifleşmeden, öfkesini koruyarak savaşacaktı. “Arabistan’a dek beni fırlatan korkudan artık tamamen kurtuldum.” diye yazdı. Yıllarca üyesi olduğu Fransız Komünist Partisi’nden ayrıldı. Parti bin türlü iftira ile adını dünyadan silmeye çalıştı. O “felaket tellalı”, o “serseri kurşun” cephede öldüğünde 35 yaşındaydı, Rimbaud’dan iki yıl daha az zaman geçirdi dünyada. Sartre, günah çıkarır gibi cümleler kurdu yıllar sonra: “Onun okul arkadaşları ve dostları olan bizler de, ruhumuz dediğimiz gazla karnımız iyice şişmiş bir halde meydanlarda koşturup herkese boncuk dağıtıyor, herkesle barış yapıyorduk.”

Rimbaud ve Paul Nizan, Fransa özelinde Avrupa burjuvazi yaşamının çürümekte olduğunu, entelektüel körlüğün yol açacağı yıkımı çok önceden sezmiş olmalıydı. Sartre, kendisi dahil, kuşağının aymazlığını, Aden Arabistan’ın ikinci baskısına (1960) yazdığı Önsöz’de itiraf etmişti:

Geri kalmış bir ülkeye dönüşen Fransa’da geçirilen elli yıl, insanı alçaltıyor. Haykırdık, protesto ettik, uzlaştık, reddettik; alışkanlık icabı şöyle konuştuk: “…asla kabul edilemez” ya da “proletarya asla kabul etmeyecektir ki…” Ama sonunda her şeyi kabul ettik. (…) Tavizden tavize koşarken tek öğrendiğimiz mutlak güçsüzlüğümüz oldu.

Aymazlıkları sadece Nizan’ı anlamamak ve onu alaya almakla sınırlı değildi. Öyle koyuydu ki gözlerindeki perde, İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulup Hitler Faşizmi Avrupa’yı yıkmaya hazırlanırken, Sartre gibi birçok yazar ve aydın, felaketin gelmekte olduğunu görmüyor, Fransa’nın işgal edileceğine ihtimal vermiyordu. Bugün, Avrupalı aydınlar, politikacılar dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan haksızlıkları “asla kabul edilemez” diyerek kınadıklarında, Sartre’ı bir kez daha anıp gülümsüyoruz. O iki huzursuz, iki kaçak, Rimbaud ve Nizan ise uzaklardan bize bakıp şöyle diyor olmalılar: Ne gülüyorsun, anlattığımız senin hikâyen!

Yalın Sürez


[1] Thomas Bernhard, Hakikatin İzinde, Çev: M. Sami Türk, Yapı Kredi Yayınları, 2017.

[2] Paul Nizan, Aden Arabistan, Çev: Şule Çiltaş Solmaz, Ayrıntı Yayınları, 2019.

[3] Artur Rimbaud, Kâhinin Mektupları, Der-Çev: Ayberk Erkay, Sel Yayıncılık, 2020.

[4] Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi, Çev: Albina Ulutaşlı, Kolektif Kitap, 2020.