Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 674. Yıl, 352. Gün: 

NEFRET OYUNU: NEREYE KADAR?

Çok satan kitaplardan, Türkçeye de çevrilen Sally Thorne’un Nefret Oyunu adlı (The Hating Game) romantik aşk romanı, sinemaya uyarlanmış. 2021 yapımı film güldüren sürpriz bir cümleyle başlıyor: “Şu anda şirketin bulunduğu bina eskiden, edebiyatın bir sanat olduğuna inanarak kitap çıkaran bir yayınevine aitmiş; iflas etmişler.” Zekice diyaloglarla süren filmde, aynı binaya taşınan yeni yayınevi şirketi B&G’nin ortağının da diğer alanlardaki kitapları yayımlamaya devamla, riskli bulduğu edebiyat kitaplarının yayımlanmasını durdurma isteğine tanık oluruz. Neyse ki, yayınevinin seçkin çalışanı kadın kahramanımız bu tür akılsızlıkları boşa çıkaracak zekâdadır ve edebiyatı dijital kapitalizmin kuralları içinde kalarak kurtaracaktır. Onun çözümü, yayımlamayı sürdürmek ama dijital teknolojiden alınacak destekle, okurların okudukları her kitap hakkında yorum yapacakları ve gerektiğinde yazarın da katılacağı sanal uygulama platformları yaratmaktır. 

Aklıma yatmadı değil. Yaz kitabın başlığını, dal uygulamaya, sor sorunu, al onlarca yanıt. Hatta, yazarı intihali için sıkıştır vb.

Washington Post’un yorumcusu kitap için, “Sally Thorne, aşk hikâyelerinde kahkahayı özleyenlerin isteklerini yerine getiriyor. Karakterlerin sivri zekâlarının birbirleriyle çarpışması son derece komik, iğneleyici, seksi ve gerilimle dolu… Haylaz, alaycı, romantik bir hikâye” demekte. Kitabı bilmem ama filmi ara sıra zekâlarını bilemeyi sevenlere önerebilirim.

Söz açılmışken, Nefret Oyunu sadece aşkî bir nefret oyunu değil. Birçok adla anılan baştan çıkarıcı oyunlarla dolu. Bakışma oyunu, çıplak zamanlar oyunu, sataşma oyunu, sarılma oyunu, sulanma oyunu falan. Hepsi iyi de, çok da genç olmayan bir kadın ve erkeğe “bakışma oyunu”nu hiç yakıştıramadım. Yahu, biz Ankara’daki Alemdar Sineması’nda bakışma oyunu oynadığımızda bilemedin 12 yaşındaydık. Aralarda, kızlarla koltuktan koltuğa bakışır dururduk. Hem de gözümüzü kırpmadan. Kırpan yanardı. Oyunun kendisinden başka bir şey beklediğimizi de sanmıyorum. Olsa olsa doğal çekimle, “aşk önce gözlerde başlar”ı denemişizdir. “Sonra nerede biter”den pek haberimiz yoktu.

Size de olur mu bilmem. Zihnimde evirip çevirdiğim bir konu varken, evren benim doğru yolda olduğumun bir işaretini verir gibi, aynı konuda bana bir mesaj gönderir. Ben tam bakışma oyununa yeni kafa yormuşken televizyonu açtım. Bir kanalda Zeki Demirkubuz son filmi Hayat hakkında konuşuyor. (Bu konuşmayı takip eden günlerde, Demirkubuz’un sözleri üzerinden kendisi ve diğer ünlü yönetmenimiz Nuri Bilge Ceylan arasındaki eski bir “intihal” hesaplaşması, sosyal medyada yeniden canlandı ve intihali bilmem ama yılın son günlerini birbirlerinden çalmış oldular.) Devam edeyim… Televizyonu açtığım anda da Demirkubuz gençliğindeki bir anısını anlatıyor. Bir işle ilgili gittiği Merzifon taraflarında, yolun bir tarafında otobüs beklerken diğer taraftaki tek katlı küçük bakkal dükkanından bir genç kız çıkmış. Kız da onu fark etmiş. Yaz sıcağının efsunlu rüzgarıyla salınan ağaçların gölgesinde, yolun iki tarafında durup uzun uzun bakışmışlar. O anda dünyada yalnızca ikisi var. “Otobüs geldi ve bindim ama 35 yıldır unutamadım,” diyor. Sonra, “Geri mi dönsem,” diye düşünmüş ama dönememiş.

Ah, benim susuk ahlaklı Anadolu’m. Bu kadarı bile bir şeydir. Bizim kızlarımız çok güzel bakışır. Kadınlarımız ise Anadolu’da, değil bakışmak yabancı bir erkeğin yüzüne bakamaz, başını yana çevirir. Demirkubuz, aklından çıkaramadığı o ânı, Hayat’ın ilk sahnesi için sonsuzlaştırmak istemiş ve çekime almış, ama sonra galiba kurguda çıkarmış. Filmi görmedim. Ah, gençlikteki o bakışmalar! Ne diyelim, Hayat.

358. Gün: KOMAGENE GENE VE GENE

Coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor.
A. H. Tanpınar

Tarihin tekrarlarla ilerlediği en azından yaşadığımız topraklar için doğru olsa gerek.

Anadolu’nun bağrında muhteşem Nemrut Dağı panoramasını bize bırakan Komagene Krallığı (MÖ 2.-MS 1. yüzyıllar) kendini doğu ile batı arasındaki bir ülke olarak görüyordu. Bu, coğrafi açıdan doğru olduğu kadar ekonomi-politik açıdan da doğruydu. O dönemde, doğuda Persler, batıda Yunanlılar hakimdi. Komagene Krallığı her iki süper güçle iyi geçiniyordu. Kültürlerini, doğunun ve batının kültürünü harmanlayarak oluşturmuşlardı ve bunu sembolleştirdiler: Nemrut Dağı’nın yamacında yükseklerde yan yana duran aynı devasa tanrı ve ata heykellerinin hem doğuya ve hem de batıya bakacak şekilde yerleştirilmiş olması kendilerini hem Doğulu hem de Batılı gören Komagene’liler için bir sembol niteliğindedir.

2000 yıl öncesinden bize gelen bu mesaj, “Coğrafya kaderdir” sözünü ve doğuyla batı arasında kendimiz olmak bilincinin önemini hatırlatıyor. Biz de Komagene halkının kaderini paylaşıyoruz: Kültür ve sanatta her iki taraftan da besleniyoruz. Onlar gibi “arada olmak” bugünün jeopolitiğiyle Avrasya’da olmamızı da çağrıştırıyor ve ne kadar ironik görünürse görünsün, AK Parti iktidarının, dış politikasını Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki anlayışa paralel yürüttüğü de su götürmez bir gerçek olarak ortada duruyor.

Doğu-Batı paradigması sosyal ve siyasal yaşamımızda olduğu gibi edebiyatımızda da Cumhuriyet öncesi ve sonrası günümüze değin ağırlığını sürdürüyor. Edebiyatımızda Doğu-Batı felsefi sorunsalını eserlerinde, deneme ve eleştirilerinde sıklıkla ele alan Ahmet Hamdi Tanpınar, Doğunun tek bir Doğu olmadığını ve Batının da tek bir Batı olmadığını iyi biliyordu. Doğu ve Batı konusunun Müslümanlık ve Hristiyanlık cepheciliğinin dar çerçevesi içine hapsedilmesine karşıydı. Gene de, Doğuyla Batı değerlerini birkaç sayfa karşılaştırmaktan kendini alamaz.[1] Bunu yapmasındaki amacın bu iki anlayışın, yaşam hakkındaki görüşe indirgendiğinde, aralarındaki karşılaştırılamayacak zıtlığı bir kere daha göstermek olduğunu söyler. Ona göre, Doğu ve Batı meselesi hayatın çözdüğü ve fakat entelektüellerin çözemediği bir meseledir. Konunun yalnızca düşünce dünyasında çözülemeyeceğine inanır.

Aynı eserde “Medeniyetler ve Zihniyetler” başlığı altında bulunan ve 1938’in Ekim’inde yazdığı “Kendimizin Peşinde: Çok Mühim Mesele” denemesinde kendimize ait şeyler hakkındaki o günkü kayıtsızlığımıza değinerek, “yurtseverliğin biricik kaynağı olan canlı bir tarihe dayanma ihtiyacı”nı ve geçmişi reddeden bir “Batılılaşma” anlayışını eleştirir:

“(Cumhuriyetle birlikte) Avrupalı zevk ve sanatın ülkemize girişiyle edebiyatta masaldan romana, gazelden şiire, şakalı dedikodudan eleştiriye, şehname taklidi nesirden tarihe geçtik. (…) Fakat bütün bunlar olurken yavaş yavaş eski kültürümüzle ilişiğimizi kestikçe birdenbire –kalabalık bir caddede hafızasını kaybetmiş bir adamın vaziyetinde– kaldık.”[2]

Tanpınar, bu eksikliği Abdülhak Şinasi’nin çocukluğuna ait anı yazılarıyla bir ölçüde giderdiğini düşünür ve “etrafımıza hiçbir hülyanın ısıtmadığı soğuk bir ‘vazgeçtim’le bakmaya alışmış olduğumuz için” Şinasi’nin görmezden gelindiğini acı bir dille eleştirir. Tanpınar, bu yazısından tam on yıl sonra modernitenin gözlüğüyle geleneğe bakan ve yeni Batılı kimliğimizle geçmişimizi irdeleyen Huzur romanını yazacaktır.

Onun düşüncesi, dönemindeki bazı yazarlar gibi Batılılaşmanın basitçe geleneği de koruyarak gerçekleştirilmesi gerektiği değildi: Eski kültürümüze yeni bir anlayışla sahip çıkmaktı. Cumhuriyetin ilk yıllarında gelenekle modernitenin, Doğuyla Batının eklektik bir birlikteliğini savunmak gerçekçi de değildir, çünkü her devrimin kuralı geçmişi yadsımaktır. 

Tanpınar, geçmişimizde müzikte, sanatta ve edebiyatta ürettiğimiz eserlerimizi gelenekçi Doğulu anlayışıyla değil (“çünkü onlar derya içindedir, deryayı bilmezler”) ve fakat modern Batılı bir anlayışla, “er veya geç” yeniden yorumlayacağımız inancını daima korudu. Bunun, Doğunun ve Batının arasında kendimiz olmak için zorunlu bir çaba olduğunun farkındaydı.

Bugünlerde (24 Ocak) Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 61. ölüm yıldönümü. Ölümünden bu yana kendi ömrü kadar bir zaman geçmiş. O, yazarlığı ve şairliği filozofik, filozofluğu şairce ve yazarca olan ender rastlanan bir Cumhuriyet aydınıydı.

362. Gün:

“Şimdi” dediğimiz “an”, tüm geçmiş zamanların içinde barındığı ve geleceğin de çekirdeğini taşıyan simgesel bir zaman dilimidir.

Nazmi Özüçelik


[1] A. H. Tanpınar, Hep Aynı Boşluk, Denemeler Mektuplar Röportajlar, Dergah Yayınları, 2016, s.221.

[2] A.g.e. s.229.