Kenan Göçer’in “Oğuz Atay / Sevgi-Para Geriliminde Atay’ın Sofrası ve Türkiye’nin Ruhuna İzonomik ve Tinbilimsel bir Yaklaşım” adlı kitabından tadımlık bir bölümünü sunuyoruz.

Cumhuriyetçi Eşitlik
Oğuz Atay için felsefi uğraklardan ikincisinin cumhuriyetçi eşitlik olduğunu düşünebiliriz. Hannah Arendt, Montesquieu’nün Kanunların Ruhu’ndan hareketle yönetim biçimi olarak monarşi, cumhuriyet ve tiranlığın doğasını ve ilkesini tartışır.[1] Buna göre yönetim biçimlerinin doğasını, hükümeti olduğu şey yapan; ilkesini ise hükümetin hareket etmesini, eylemde bulunmasını sağlayan şey olarak tanımlar. Eylemleri esinlendiren ilke cumhuriyette erdem; monarşide onur ve tiranlıkta korkudur. Korku çok yönlüdür burada: Halkın tirandan ve birbirinden, tiranın halktan duyduğu çok yönlü bir korku vardır. Monarşide onura layık olmak için sivrilmek, öne çıkmak, en meşhur olmak gerekirken, kamusal alanda herkesten daha görülür olmamak ya da herkes gibi olmanın yetmesi de cumhuriyetçi yurttaşın erdemi sayılır.
Ancak bu, cumhuriyet yönetiminde onurun, monarşide ise erdemin ne olduğunun bilinmediği ve buna rastlanmadığı anlamına gelmez. Bu durumda her ikisi de sadece “özel bir mesele hâlini alır”. Eğer bu ilkeler; kendi yönetimlerinde görülmez veya aktüel olmaktan çıkarsa söz konusu yönetimler/rejimler son bulur. Açıkçası, cumhuriyette erdeme, monarşide onura, tiranlıkta da korkuya rastlanmaz ve bunlar kurucu işlevselliğini yitirirlerse o rejim sona erer. Buna göre Montesquieu, erdemin eşitlik sevgisinden, onurunsa herkesten farklı olma (eşraf: en şerefli, en üstün) isteğinden/sevgisinden doğduğunu söyler. Fakat burada korkunun neyin sevgisinden doğduğu belirtilmez.
Tanrının huzurunda eşit olmak ile ölüm karşısında herkesin aynı sonuçta eşitlenmesinin cumhuriyetçi eşitlik anlayışı ile ilgisi yoktur. Çünkü cumhuriyetçi eşitlik anlayışı, sadece kamusal (politik) eşitliği, yani herkesin herkes karşısında, her durumda eşit olmasını salık vermekle kalmaz, aynı zamanda eşitlik sevgisini de ima eder. Tiranlık yönetimindeki korku ise bizi eyleme geçme arzusundan men eden “temel güçsüzlük deneyimi”dir. Politik açıdan değerlendirildiğinde korku, kişinin eyleme geçme enerjisini yok ettiği için geleceğe karşı da onu “umutsuz” kılar. Bu nedenle korku, “eylem ilkesi değil, ortak dünya içerisinde politika karşıtı bir ilkedir”.[2]
Atay’ın korkusunu bu durumda nasıl değerlendirmeliyiz? Ne diyordu Tutunamayanlar’ın Selim’i: “Bütün günüm tedirgin bir beklemeyle geçiyor: gelecek mi, gelmeyecek mi? Ne gelecek? Bilmiyorum. Adını koyamadığım bir şeyden korkuyorum. Soyut bir korku içimi dolduruyor. Bu korkuyla uyanıyorum ve bekliyorum. Belki korkularım sayılamayacak kadar çok.”[3] Günlük’ündeki birkaç sayfada[4] tam yirmi defa “korku” ifadesi geçer. Atay’daki korkunun yerleşikliğini görmek istersek, tarihe ve topluma ve içinde bulunduğu sosyo-kültürel yapıya nasıl baktığının temel çerçevesini ve korkunun geniş uzamını da sezebiliriz belki:
“Osmanlı gösterişi sevmiyordu. Küçük saraylarda, ahşap evlerde oturuyordu. Tiyatroyu soytarılık, resmi küfür sayıyordu. Bütün sosyal kurumlar, askerlik örgütü için birer araçtı. Bunun yanısıra halk, kendi düzenini ayrı bir biçimde geliştirdi. Bugün Saray dili yaşamadığı halde, halkın dili yeni düzen için esas oldu. Hiçbir ülkenin resmi dili, fermanların Osmanlıcası kadar insanların anlayamayacağı bir biçime sokulmamıştır.”[5]
Bu açıdan devleti, “aşılmaz bir duvar olan”[6] Kafka’nın bürokrasisine benzetir: “Devlet her türlü eleştiriye kapalıdır. Divan şiiri her türlü eleştiriye kapalıdır. Düşünce her türlü eleştiriye kapalıdır; felsefe yoktur. Tek felsefe bireyin yok oluşudur; vahdet-i vücud’dur. Şiirde, divancılar ‘biz’ diye seslenir. Eleştiri çirkini güzelden ayırır; oysa çirkin yoktur. Kapalı sistemdir bu. Ülkücü insan yoktur. Ülkücülük bireyciliktir. Özgün sanat yoktur. Usta-çırak ilişkisi içinde taklit vardır. Bir bakıma gelenek de yoktur.”[7]
Hemen ardından “korku”lu yargılarını sıralar Atay: “Kapalı sistem yaratıklarının dış dünyaya karşı beslediği korkudur. Yaşama korkusudur[…] Dünyayı bir savaş alanına çevirdikten sonra, her yandan düşman saldırısı bekleyenlerin korkusudur. Bir şehre kapanıp, bütün ülkenin saldırısını bekleyen sarayın korkusudur bu. Sarayı kaleye çevirenlerin korkusudur. Kardeşleri tarafından öldürülmeyi bekleyen Saray’ın korkusudur.”[8] Korkudaki sürekliliği (long dure) ve istikrarı fark etmiştir. Bunun Osmanlı ile sınırlı olmadığını, Cumhuriyet ile de devam ettiğini görmüş gibi yazar: “Matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden, hatta dinden korkmaktır bu. Halk Partisi’nin Köy Enstitülerinden korkmasıdır. Demokrat Parti’nin modern resimden korkmasıdır.”[9]
Korkuyu yayanların devletle de sınırlı olmadığını, âdeta bir kültüre dönüşmüş gibi aydın ve sanatçıların da bunu devralıp sürdürdüğünü acı bir şekilde teşhis eder. (…)

Kenan Göçer, Adana’da doğdu. Maliye ve İktisat tarihi eğitimli. Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Son dönem çalışma ve okuma alanı; iktisat zihniyeti, iktisadi düşünce tarihi, iktisat antropolojisi, felsefe ve edebiyat sosyolojisi. Son dönem eserleri ise Dostluk Felsefesi, Yunus Emre Aslında Ne Dedi?, Türk İktisat Zihniyeti ve Türkün İş Zihniyeti.
[1] Hannah Arendt, Politikanın Vaadi, çev. Müge Serin, Sel, İstanbul, 2023. s. 59-64.
[2] Arendt, Politikanın Vaadi, s. 64.
[3] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim, İstanbul, 2013, s. 598.
[4] Oğuz Atay, Günlük & Eylembilim, İletişim, İstanbul, 1995, ss. 94-98.
[5] Atay, Günlük & Eylembilim, s. 94.
[6] Atay, A.g.e., s. 94.
[7] A.g.e., s. 94.
[8] A.g.e., s. 94-96.
[9] A.g.e., s. 96.
