Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 674. Yıl, 317. Gün:
HARF KATİLLERİ KULÜBÜ
“Yarım yamalaklık, bilgeliği, fikirleri faaliyete geçiremez.” (Kitaptan bir alıntı)
Tepenot: “Yarım yamalaklık”ın bir yaşam tarzı olarak yaşandığı ülkemizde, Oğuz Atay, kısa ömrünü edebiyat yoluyla yukarıdaki düşüncenin toplumca bilince çıkarılmasına vermiştir.
Harf Katilleri Kulübü Rus yazar, tarihçi, filozof Sigizmund Krjijanovski (1887-1950) tarafından 1926’da yazıldı. 2011’de İngilizceye çevrildi. Türkçe çevirisi bu yıl Aylak Adam Yayınlarından çıktı. Yazarın yaşamı boyunca yazdıklarından çok azını yayımlatmış oluşu, bu kitaptaki, yazıdan kaçınan yazar karakterlerinin anlatı üzerine kurdukları harfsizler kulübünü anlamlı kılıyor.

Harf Katilleri Kulübü okuduğunu düşünmeyen “Saf okur” için yazılmış romanlardan değil; okura, okurun zaten bildiği şeyleri verip geçen bir roman hiç değil: Sürprizlere hazır olanlara sayfalarını açan, şaşırtıcı öykülerle bezeli. Aslında kitabın klasik roman tanımıyla ilgisini kurmak zor. Öyküler, belli bir mizansen içinde başlıyor, bitiyor ve bir öykü yerini diğerine bırakıyor. Yazar, kökten öykücü. Dahası, şapka çıkarılacak cinsten. Neden mi?
Bir kere, Krjijanovski, ünlü yazarların en önemli özelliğine, ayrıksı bir üsluba sahip. Kitabın başında yazar hakkındaki kısa bilginin gayet yerinde belirttiği gibi ilk akla gelenler, Borges ve Kafka. Kafka damarından Oğuz Atay’a da ulaşabiliyoruz.
Kitabın 1. Bölümü okuru temaya hazırlarken, 2. Bölümde birdenbire oyunsever Atay’la karşılaşmanın şaşkınlığı yaşanıyor. Sonrasında 3. Bölümde apaçık bir Borges karşısındayız. İroni dolu bir anlatım ve parlak bir eksiltmeli üslupla kitabın ana eğilimi olan dinler tarihini ele alan, keşişlerle ilgili “Eşek Bayramı” ve “Goliardın Çuvalı” öykülerinde Borges’i anmamak olanaksız. Bölümün başlıksız başlayan son öyküsü dikkatli okuru pek de irkiltmeyecek bir başlığa sonunda kavuşur: Otobiyografi.
Kitabın en uzun bölümlerinden biri olan 4. Bölümde, Orwell’in 1984’üyle yarışan bir düş gücüyle, bugünlerde başka bir versiyonu yaşanan insanlık hezimeti ironiyle sergilenir: İnsanı, kapitalist mekanizasyonun makinesine dönüştüren, düşünceyle kas gücünü birbirinden ayıran bir toplum deneyimiyle bütün ulusları tek bir dünya devletine dönüştürme tasarımı, eğitimin tasfiyesiyle ve kentlerde devasa gökdelenlerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanacaktır. Alın size, “akıl”sız bir “eylem”in gidebileceği son nokta. Tanıdık, değil mi?
Harf Katilleri Kulübü’nün 5. Bölümünde, okuru ağızın işleviyle ilgili eğlenceli bir öykü beklerken, 6. Bölümde resim sanatının da sıkça ele aldığı ve kitabın diğer bir izleği olarak karşımıza çıkan mitolojik bir öykü, Kafka’yı anımsatan bir tarzla fizikle metafiziği kesiştirerek, resimlerdeki gibi Acheron nehrinin “mistik sisi”nin içinden anlatılır: Ölülerin Kayıkçısı Kharon.
Yazarın ayrıksı üslubuyla önemli yazarları anımsatması, daha önceden edinilmiş bir tadın uzun bir zaman sonra yeniden tadılmasının hazzını veriyor. Krzhizhanovsky’yi okumak, edebiyatın bahçesinden “anlam toplamak” gibi. Yazarlık yalnızca esinle yazmak değil. Özellikle, Borges’in kütüphane devirdiği bilinir. Kitaptaki otobiyografik öykünün zihnimizi aydınlatmasından da yararlanarak söylemeliyiz ki, Krzhizhanovsky gibi yazarların, kitabının içine çektiği okurlara entelektüel ve kültürel genişleme duygusu verdiği bir gerçek.
Bu kitabın sezdirdiği gibi, edebiyat belki de, yaşam dediğimiz gübreli, çamurlu ve pis kokulu toprakta saf ve güzel kokulu çiçeklerin açtığı bir bahçedir.
Ne dersiniz?
325. Gün: BEN GÖÇMEN! İYİ MİYİM?
Yurt dışındayken, ordudan ayrılıp ülke değiştirmiş bir astsubay yurttaşımızla tanışmıştım. Görüşmelerimizden birinde, yakınlık kurmak adına babamın da subay emeklisi olduğunu söylemiş bulundum. Şöyle bir durdu ve “Ben ordudayken çok subay dövdüm,” dedi. Ne diyeceğimi şaşırdım. Çocukluğum ve gençliğim ordu çevresinde geçtiği için söylediğinin doğru olamayacağını biliyordum.
Bu deneyimimle içimde, Avustralya’ya gelen ve bir şekilde tanışıp konuştuğum ülkedaşlarımı daha yakından tanımak isteği doğdu. Onlara Türkiye’de ne iş yaptıklarını, nereden geldiklerini soruyordum. Fark ettim ki, yanıtları zihinlerinde hazırcasına ardı ardına bir şeyler sıralıyorlardı. Dinlediklerimin doğru olduğundan şüphe duymaya başladım ve birçoğunun uydurma olduğuna inandım. Bunun niye böyle olduğu üzerine düşündükçe nedenini anladım: Aile, dost, arkadaş ve iş çevrelerinden, yani onu tanıyan insanlar arasından çıkıp hiç kimsenin onu tanımadığı ve geçmişlerini bilmediği başka bir ülkeye gelmişlerdi ve kişisel tarihlerini yeniden farklı şekilde, belki de kendilerine göre eğrileri düzelterek hikayeleme özgürlükleri vardı.
Bu durum bende daha fazla merak uyandırdı ve beni, göçmenliğin bazı psikolojik sorunlar doğurabileceği düşüncesine götürdü. Demem o ki, verdiğim masum örneklerden daha ciddi vakalar olmalıydı. Ve bir gün, zaman zaman açıklanan istatistiklerden birinde gerçeğin nadir ve narin kelebeğini yakaladım: İstatistiğe göre, Avustralya’da zihinsel hastalıklar en fazla göçmenlerde görülüyordu ve ortalamanın birkaç katıydı.
333. Gün: BİR DİPLOMATIN ÖLÜMÜ
Paris, Şam, Londra, Lahey Büyükelçiliklerimizde çeşitli görevlerde bulunan, Arnavutluk, Çin ve Avustralya-Güney Pasifik eski Büyükelçimiz, tarihçi yazar Bilâl N. Şimşir 19 Kasım günü 90 yaşında vefat etti. Şimşir, geride çağdaş diplomasi tarihi üzerine 52 cilt araştırma kitabı ve 160 kadar makale bıraktı. Araştırmalarının ekseni büyük ölçüde Cumhuriyet tarihimizdi.
Kendisiyle Avustralya Büyükelçisiyken 1990’ların ortasında Brisbane’da (birizbın diye okunuyor) tanıştım. Büyükelçi, yaşadığımız kente kısa bir ziyarette bulunacaktı ve bizlerle görüşmek istiyordu. Birkaç aile toplandık. Zamanında geldi. Babacan tavırlı bir adamdı. Brisbane Avustralya’nın doğusunda Pasifik Adalarına yakın bir kenttir. Fiji Adaları’nı ziyarete gitmekteydi ve hem kenti hem de yurttaşlarını görmek için bu fırsattan yararlanmıştı.

Türkiye’nin o tarihe kadar Fiji ile diplomatik bir bağının olmadığını ve bunun tesisi için Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in bir mektubunu yanında taşıdığını söyledi. Sonra bize, “Siz şimdiye kadar bir Cumhurbaşkanı mektubu görmemişsinizdir. Bunu yapmamam gerekir ama size bu mektubu göstermek istiyorum, bir anı olarak hatırlarsınız,” dedi ve çantasından bir zarf çıkardı. İçindeki mektup katlanmış bir A4 kağıdı büyüklüğündeydi. Kültürümüzün bezemeleriyle süslü bir kapağı vardı ve iç sayfada gene bezemeyle çevrelenmiş Türkçe bir mektup ve imza göze çarpıyordu. Harfler sanki yaldızlıydı. Mektubu muhatabından önce baştan sona okuduk. Çok nazik bir dille yazılmıştı. “Ekselansları,” diye başladığını anımsıyorum.
O gün bize, Türkiye’yle ilgimizi kesmememizi öğütledi. Devran dönerdi ve bir anda yaşadığımız ülkede istenmeyebilirdik. O zaman vatan adını verdiğimiz topraklara dönmek gerekirdi. Bir yurda sahip olmanın önemini vurguladı. Büyükelçinin sözleri abartılı gelebilir. Ne ki, Avustralya tarihinde bu sözleri haklı çıkaracak benim de bildiğim bir olay vardı: 2. Dünya savaşında Alman kökenli Avustralya vatandaşları toplama kamplarına alınmıştı. Vatandaş olmak da yetmiyordu.
Bilal Şimşir, 1998’de emekli olduktan sonra politik gelişmelerin izinde televizyonlarda ve kitap fuarlarının imza günlerinde görüldü. Güçlü bir vatan duygusuna sahipti. Deneyimli bir diplomat olarak, yetkin bir akademisyen titizliğiyle yaptığı verimli araştırmaları için ulusça ona minnettarız.
338. Gün: TUTTUKLARINI KOPARDILAR
ABD’de yazarların ve Hollywood oyuncularının grevi nihayet üç yıllık bir anlaşmayla sona erdi. Grevler 2023 yılının büyük bir kısmında sürerek film endüstrisini felç etti. Şimdi birçok filmin yapımının kaldığı yerden devam edeceği bekleniyor. Grevin kazanımları arasında ücret artışı, iş güvenliği ve yapay zekanın kullanımı karşısında korunma konuları ön planda.
346. Gün:
Bundan sonra yazarlar okurun zekasını değil yapay zekayı yenmeye çalışacak ve edebiyat edebiyat olmaktan çıkacak. Postmoderni bile mumla arayacağız.
Nazmi Özüçelik

Degerli Buyukelcimize rahmet diliyorum.