Türk edebiyatının geleneğinde yıllıklar önemli bir yer tutar. Yıllıklarda bir yılın edebi dökümü yapılır, o yıl yayımlanan eserlerden seçmeler yayımlanır, yıl içinde yaşanan edebiyat tartışmaları özetlenirdi. Yıllıklarda bir de soruşturma bölümleri olurdu. Parşömen Edebiyat olarak, yıllıkların soruşturma kısmını yaşatmak ve sürdürmek niyetiyle başladığımız ve bu yıl dördüncüsünü yayımladığımız yıl sonu edebiyat soruşturmalarının, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için verimli bir kaynak olacağına inanıyoruz.

Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, yayın emekçilerine, kitapçılara edebiyatımızın halini sorduk. 2023’ün edebiyat açısından daha verimli bir yıl olması temennisiyle…

Senem Dere

Yıl içinde yayımlanan ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğünüz kitapları, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Bir kitabın hak ettiği ilgiyi görüp görmediğinin neye göre belirlenebileceği konusu epey karmaşık. Ama Türkiye’de hak ettiği ilgiyi gören çok az kitap olduğunu söyleyebilirim. Buradan yola çıkarak hemen aklıma gelen üç kitaptan biraz bahsetmek isterim.

İlki, Aysun Kara’nın İthaki Yayınları’ndan çıkan “Dünyanın Orta Yeri” isimli romanı. Kitap Saramago’dan bir alıntıyla başlıyor. “Ah, olma ihtimali olanların tarihini kim yazacak.” 1700’lü yıllarda Kidonya’da bir Rum köyünde geçen romanı, tarihi bazı gerçekliklere yaslanması sebebiyle “tarihi roman” olarak nitelendirmek mümkünse de Aysun Kara’nın romandaki temel meselesi bu tarihi olayları ön plana çıkarmak değil bana göre. Tam da alıntıdaki gibi, olma ihtimali olanlara; görünmeyenlere, kendi halinde yaşayıp gidenlere de bir tarih yazmak, onları anlatarak oldurmak. Bir yandan da bunun mümkün olup olmadığını sorgulamak. Romanın daha çok bu iki mesele üzerine kafa yorduğunu düşünüyorum.

Diğer yandan gerçeklikle bağımızı roman boyunca yitirmiyoruz ama romandaki baş anlatıcının da olayları başkalarının anlattıklarından, onlardan duyduklarından, onların inanışlarından yola çıkarak bize aktarması sebebiyle hikâyeler ve dayanılan tarihi gerçeklikler de dallanıp budaklanıyor, boyutlanıyor, başka türlü bir gerçeklik kazanıyor. “Dünyanın Orta Yeri”, ancak bu masalsı üslupla bu kadar güzel anlatılabilirdi diye düşündüğüm bir roman oldu.

İkincisi Merce Rodoreda’nın Alef Kitap’tan çıkan “Ölüm ve Bahar” isimli kitabı. Kitap için; yaşamın, ürkütücü inanışlar ve ritüellerle akıp gittiği, neresi olduğu belli olmayan bir yerde, gözünü, yaşayan, ölen ve yeniden dirilen yabani bir doğanın devinimlerinden hiç ayırmadan aynı zamanda kendi içine, güce, kadınlığa, çocukluğa, cinselliğe, erkekliğe, aşka ve ölüme bakan, daha çok sezgileri ve güdüleriyle hareket eden, on üç yaşındaki bir oğlanın rüyası, kabusu ya da şiiri diyebilirim. Metnin şiirselliği, kapalılığı ve kahramanın sıkışmışlığı zaman zaman zorlayıcı olsa da uzun zamandır anlatımıyla ve kurduğu evrenle beni bu kadar şaşırtan, anlatıcının kendine ve etrafına yönelik keşifleriyle insana ve doğaya bakışımı derinleştiren bir kitap okumamıştım. Eğer Juan Rulfo’nun Pedro Paramo’sunu, Gulam Hüseyin Saedi’nin Bayel Ağıtçıları’nı, Bruno Schulz’un ve Marquez’in öykülerini sevdiyseniz Rodoreda’nın Ölüm ve Bahar’ına da bir şans verin derim. Ama Rodoreda‘yla “Güvercinler Gittiğinde” isimli romanı ile tanışmak daha iyi bir başlangıç olabilir sanırım.

Üçüncü kitap ise İsmail Gezgin’in “Gılgamış: Tabletler Ne Anlatır? Homo Sapiens’in İlk Trajedisi” isimli, Redingot Yayınları’ndan çıkan kitabı. Binlerce yıl önce, tabletler üzerine yazılmış, insanın en temel meselesini, ölümsüzlük arayışını konu edinen bu metin, insanın ne olduğunu anlamak için hâlâ dönüp dolaşıp baktığımız, hiç eskimeyen bir metin. Kitabı okuyunca, aslında ölüm üzerine düşünmenin daha çok yaşam hakkında düşünmek olduğunu daha iyi kavrıyorsunuz. Kitap, hikâyenin tabletlere yazılmasıyla ölümsüzlüğün elde edilip edilmediği, ölümsüz olanın aslında ne olduğu hakkında da zihninizde bir sürü kapı açıyor. İsmail Gezgin, üzerinde 20 yıldır düşündüğü, çalıştığı kitabıyla Gılgamış’ı, bir ucundan felsefeye, antropolojiye, arkeolojiye ve dilbilime bağlayarak disiplinlerarası bir biçime büründürdüğünü söylüyor. Gerçekten bu kurucu metni İsmail Gezgin’in rehberliğinde okumak, metne daha önce hiç bakmadığım açılardan bakmamı sağladı.

Size göre 2022 yılının önemli edebiyat ya da yayıncılık olayları nelerdi?

Sanat Kritik’te, Suat Derviş’in vefatının 50. yıl dönümü nedeniyle, Suat Derviş yazınının birbirinden farklı yönleriyle farklı yazar, akademisyen ve okurlar tarafından ele alınması ve bunların podcast formunda yayınlanması çok faydalandığım ve dinlemekten büyük keyif aldığım bir çalışma oldu. Sanat Kritik’in çerçevesini “Birlikte Okumak, Yazmak ve Düşünmek” olarak belirlediği bu tarz çalışmaları çok değerli buluyor ve uzun soluklu olmasını diliyorum.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar ve eksiklikler görüyorsunuz?

Aslında geçen senelerde söylenenlerden farklı bir şey yok galiba. Bir edebi tür olarak eleştirinin azlığı, ne yayınevlerinin ne de yazarların bu durumdan pek de şikayetçi olmaması, bir kitabın akıbetinin piyasa koşulları doğrultusunda belirlenmesi, yazarların yazmak dışında dağıtım, tanıtım gibi işlerle de uğraşmak zorunda kalması, dergilerin uzun süre ayakta kalamaması, ekonomik sebeplerle kitap yayımlatmanın ve yayımlamanın da gittikçe zorlaşması, kitap fiyatlarının yüksekliği vs, vs… Yani edebiyat ortamımız da memleket gibi, sorunların ve eksikliklerin kaynağı aynı. Ayrıca hayatımızı ele geçiren hız ve bizi sürekli bir yetersizlik duygusuyla kuşatan bir şeylere yetişme ve görünür olma telaşı edebiyat ortamı için de geçerli. Mesela bir okur profili olarak “hızlandırılmış okuyucu” diye isimlendirebileceğim bir okuyucu kitlesi ile özellikle sosyal medyada çok sık karşılaşıyorum. Amaç kitap okumaktan çok, belirli bir sürede kaç tane kitap okunduğu ve bunun görünür kılınması. Ulaşılması gereken bir hedef ve sonunda bir başarı ölçütü olarak “kitap okumak” var. Oysa “kitap okumak” biraz da bu son sürat giden hayatın içinde biraz yavaşlamak, nefes almak, hayata bir süre okuduğumuz kitabın penceresinden bakabilmek değil mi? Kaldı ki bu anlayışın yayınevlerine ve yazarlara da nasıl sirayet ettiğini görmek mümkün ve üzüntü verici.