Türk edebiyatının geleneğinde yıllıklar önemli bir yer tutar. Yıllıklarda bir yılın edebi dökümü yapılır, o yıl yayımlanan eserlerden seçmeler yayımlanır, yıl içinde yaşanan edebiyat tartışmaları özetlenirdi. Yıllıklarda bir de soruşturma bölümleri olurdu. Parşömen Edebiyat olarak, yıllıkların soruşturma kısmını yaşatmak niyetiyle başladığımız ve bu yıl dördüncüsünü yayımladığımız yıl sonu edebiyat soruşturmalarının, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için verimli bir kaynak olacağına inanıyoruz.
Soruşturmanın son sorusunu bilhassa çok önemsiyoruz. Sorunları dile getirmenin eleştiri kültürümüzün gelişmesine, birlikte düşünmeye ve giderek çözümler üretmeye varacağını umuyoruz.
Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, yayın emekçilerine, kitapçılara edebiyatımızın halini sorduk. 2023’ün edebiyat açısından daha verimli bir yıl olması temennisiyle…

Yıl içinde yayımlanan ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğünüz kitapları, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Soruyu düşününce ve okuduğum metinlerde geriye doğru gidince, bu sene okumalarımın kapitalizmin yarattığı krizler odaklı olduğunu fark ettim (dünyadan kaçamamışız). Bunların başında da iklim konusu geliyor. Bu açıdan Srećko Horvat fikirlerini önemsediğim, metinlerinde dünyada başka türlü bir sonu yaratmak için çabalayan bir düşünür, yıl içinde Beyaz Baykuş Yayınları tarafından, Oylum Tanrıöver çevirisiyle basılan, “Kıyamet’in Ardından”ın hak ettiğinden daha az konuşulduğunu düşünüyorum. Konuşulmasını önemsiyorum çünkü Horvat, sorunu tespit edip bırakmıyor başka türlü olabileceğini de hatırlatıyor.
Dünyanın kapitalizm kaynaklı krizleri hepimizde ister istemez bir melankoliye de sebep oluyor, yangınlar, seller ve kapitalizmin durmayan yıkımı… Horvat, bu melankoliden bahsederken, Benjaminci melankoliyi devreye sokarak, bu duyguda bulunan “kendi altını oyma olasılığı”nı ve “melankolinin yıkıcı potansiyelini” görmeyi sağlıyor ki bence önemli. Bu açılardan metnin daha çok tartışılmasını isterim gerçekten.
“Sanat ve Ekoloji: Sanat, Yaşam, Üretim” adlı kitap yine çok konuşulmuş olmasını isteyeceğim metinlerden. Bu kolektif kitabın özellikle ekolojiyi mesele edinen sanatsal edimlere ve bu konuda ortaya çıkan çelişkilere politik ekoloji ekseninden bakması önemliydi. Mesela, buradan en aklımda kalan tartışma genellikle olumluluk yüklenen sürdürebilirlik konusunun, yeşil kapitalizmle olan ilişkisiydi. Bunu çok sık tekrar ediyorum ama kavramlara bakarken aklımızın bir köşesinde kapitalist bir çağda yaşadığımızı kendimize hatırlatıp durmamız gerekiyor. Kitap, hem bunu yapıyor hem de şirketlerin sanat alanındaki hakimiyetini, neredeyse yaşamın patentini alacak kadar edimlerimizi belirlediğini gösteriyor.
Achille Mbembe’nin “Brütalizm” kitabı da bana kalırsa çağımızı anlamak için okunması gereken metinlerden. Kapitalizmin krizler çağında dünyanın sömürgecilik bağlamında Afrikalılaştırıldığını düşünüyor Mbembe. Eskiden sömürgecilik denince akla Afrika gelirken küresel kapitalizmin hâkim olduğu dünya artık her yerde sömürge pratiklerinin geçerli olduğu bir yaşam anlamına geliyor. Mimari bir terim olan “Brütalizm” de biraz buna gönderme yapıyor. Modernist bir mimari biçim olarak karşımıza çıkan bu kavram yapısal olarak sağlamlığı, değişmez biçimi ifade ediyor. Mbembe de mimari ile siyaset arasında bu açıdan bir ilişki olduğunu, bu disiplinin zaten siyasi olduğunu düşünüyor. Ona göre, mimari de bir çeşit biçimler yaratma işi ve kapitalist siyaset de kendi siyasi biçimini sağlam, değişmez olarak kurarak, dünyanın insan insan-dışı tüm varlıkları için yeni sömürge biçimleri yaratıyor. Açıkçası, kısaca özetlenebilecek bir metin değil ama bahsetmeden geçemedim.
Bir kitap da çok söz edildiğini görmediğim için Kafka’yla ilgili her şeyi takip etmeye çalışanlar için hatırlatma olsun. Peter Kuper’ın, Metis Yayınları tarafından, Özde Duygu Gürkan çevirisiyle basılan, “Kafkaesk” adlı kitabı. Metin, Kafka metinlerini çizgilerle anlatıyor. “Cezalılar Kolonisinde”, “Açlık Sanatçısı”, “Kova Sürücüsü” gibi öykülerin çizgiyle anlatısı, karakterlerin mimik ve jestlerini görmek, daha önceki okumalarımızda zihnimizde hayali olarak yer eden öykü kişilerine gerçeklik kazandırması açısından zevkli bir okumaya alan açıyor. Ayrıca, Kuper’ın Kafka metinlerinin gizli bir mizahı olduğunu söylediği giriş yazısını da epey sevdim, nihayetine Kafka biraz da ağlanacak halimize gülmemizi hatırlatan “tuhaf” kahkahasıyla da düşünülmesi gereken bir yazar değil mi?
Pierre Bayard’ın, “Peki, Ya Eserler Yazar Değiştirseydi?” adlı kitabı da edebiyatla ilgilenenler açısından okunsa ne güzel olur diyebileceğim kitaplardan. Yazarın “kendi kendinin girişimcisi” olarak varolmak zorunda kaldığı, metnin daha ortada yokken sosyal medyada görünür hâle geldiği ve bu nedenle yazarın eserine adeta teğellendiği dijital kapitalizm ortamında, bu tartışma ne kadar su götürür bilemem ama Bayard, metni anonimleştirmenin başka bir deyişle yazardan kurtarmanın onu özgürleştirmek anlamına gelebileceğini düşünüyor.
Biraz uzattım ama Per Petterson’ın “Sibirya Hayali”nin diğer metinleri kadar konuşulmadığını fark ettim. Bence bu metin şehirden taşraya göçün daha çok konuşulduğu bir zamanda karakterlerinin hayallerini taşradan kaçışa odaklaması, göçün yönünü tekrar değiştirmesi anlamında önemliydi. Ayrıca, yaşamda küçük kaçış anları yakalanabileceğini de yansıtan çocuk karakterlerin canlı bir üslupla anlatıldığı bölümleri de epey sevdim. Bu nedenle diğer metinleri kadar ilgi görmeyi hak ediyor bence.
Son olarak, Antropolog Nastassja Martin’in “Vahşi Hayvanlara İnanmak”ını da ekleyeyim. Bu kitap çok çok konuşulsun, gözden kaçmasın isterim çünkü yazarın metinde hayvanlarla yarattığı ilişkisel zemin yaşadığımız zamanda çok kıymetli.
Size göre 2022 yılının önemli edebiyat ya da yayıncılık olayları nelerdi?
Olay denince kafamda büyük etkileri olan, değişim yaratan bir durum canlanıyor o anlamda aklıma pek bir şey gelmiyor. Ama illa bir şey söylemem gerekirse, hani ödüller bir yazara bakışınızı etkilemez veya bir metin ödül aldı diye sizin için “iyinin” alanına girmez ama o ödül listeleri açıklandığında yine de bakarsınız, sizin yazarınız olabilen birini orada gördüğünüzde, ister istemez onu desteklersiniz. İşte 2022 Nobel Edebiyat Ödülü’nü Annie Ernaux’nun alması benim için ilk kez böyle bir âna vesile oldu. Genelde desteklediğim yazarın aldığı pek görülmez : ) Bu piyasada olan herkes Nobel’in ve hatta genel olarak ödüllerin sorunlu alan olduğunu az çok bilir, reddedenlerin de benim için ayrı bir yeri vardır. Ama bir yazar onurlandırılacaksa o neden sizin sevdiğiniz bir yazar olmasın veya neden buna sevinmeyelim! Hele ki konu Ernaux gibi yazarsa… İyi oldu, “olay” değil belki ama çok sevindim.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar ve eksiklikler görüyorsunuz?
Türkiye’de kültür-sanat alanı dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi pandemi nedeniyle zaten büyük bir kriz yaşıyordu. Covid-19 salgınını bir “istisna hâli” olarak işlevselleştirilmesi belki de en çok sanat alanını vurdu. aDaha bu durumun etkileri giderilmemişken, türlü bahanelerle yasaklanan konserler ve festivaller oldu. Bunlar aslında kültür-sanat alanının ne durumda olabileceğini baştan açık ediyor. Bu sorunlar direkt edebiyat alanında değil farkındayım ama kültür sanat alanında bir şeyler yapmaya, üretmeye çalışanların sorunlarını bir arada düşünmek gerekiyor bana kalırsa, bu nedenle bu soruyu biraz genişleterek ve bükerek cevaplamaya çalışacağım.
Her yıl olduğu gibi bu sene de çevirmenlerin emek gaspını çok konuştuk. Bu konuda biraz iç rahatlatıcı olan Çev-Bir’in varlığı ama yine de sorunun tam önüne geçilemiyor, krizin faturası her alanda olduğu gibi emek verenlerden çıkarılmaya çalışılıyor ki bu da daha geniş kapsamlı bir dayanışma ağının gerekliliğini ortaya koyuyor. Meseleyi sadece edebiyatın alanında düşünmemeye çalışmam da biraz bu nedenle. Çünkü kültür-sanat çalışanlarının emeğinin değersizleştirildiği, neo-liberal performans düzenine uyumlandırılmaya çalışıldığı, tüm zamanını iş zamanı olarak düşünmek zorunda bırakıldığı bir ortamda yaşıyoruz. Pek çok alanda güvencesizlik, iş tanımı yokluğu hayatı yaşanmaz hale getiriyor. Güvencesiz bir müzisyen ile kitap, sinema, belgesel herhangi metin üzerine düşünenin, üretenin konumu ortak çünkü sabit bir geliriniz olmadığında, en küçük krizde yapayalnız kalmanız, baş edememeniz çok olası. Pandemi döneminde 100’den fazla müzisyen geçim sıkıntısı nedeniyle intihar ettiğini hatırlarsak maalesef bu söylediğimizin düşüncede olmadığını da görüyoruz ki ekonomik kriz her alanda eli kolu bağlayacak kadar yaşamımıza hâkim olmuş durumda.
Bu nedenle edebiyat, sinema, çeviri, redaksiyon, lektör, son okuma, set işçiliği… Hangi alanda olursak olalım kültür-sanat çalışanlarının meselelerini ortaklaştırıp, kolektif hareket etmesi, hiçbir şey olmasa bile en azından yalnız hissetmeyeceğiniz, sıkıntıları paylaşabileceğiniz bir yeri, birlikte ses çıkarabileceği bir örgütlenmeyi gerektiriyor ve bence bu düşüncede kalamayacak kadar acil.
