Duyguların ucuzluğundan sıyrılmaya olanak tanıyan tek şey biçimdir.[1]

Roland Barthes

Bilge Karasu

Bilge Karasu’nun Narla İncire Gazel’inin şu güzelim başlangıç cümlesini okuyup da gönlünde değişimin, kuşkunun, eksilme hissinin ve yurtsuzluğun ince sızısını duymayan var mıdır: “Sonun, başın, ortanın birbirine karıştığını, anlamını yitirdiğini, tersinmez zamanın boyunduruğundan kurtulduğunuzu duyduğunuz bir gün gelir.”[2]

Artık yol değiştirmek zamanıdır. Dayanaklar, hayranlıklar, güvenli bölgeler terk edilmelidir. Gövdenin ve zihnin o güne dek ayakta kalmasını sağlayan alışkılar bırakılmalıdır bir yana. Bu içsel kırılmanın, doymuşluğun, bitkinliğin üstümüze çöktüğü ne çok an var. Değişme olgusunun kaçınılmazlığını sezdiğimiz; ama o itkiyi sonuna kadar götürecek cesareti kendimizde bir türlü bulamadığımız ne çok eşik. Belki çaresizlikten, yuvayı/mahali yitirme ürküsünden; belki koşulların zorluğundan, ezici ve aman vermez bir düzenin kesinliğinden… Bir türlü harekete geç(e)mez kişi.

Böyle eşiklerde, yine de, bir şeyler oynar yerinden. Eski’nin sürdürülemezliği, kuruluğu, bayağılığı duyulur iyiden iyiye. Yaşama, yaratma, hareket etme biçimini yapılandırmak ihtiyacındadır kişi. Şeyler tüketilmiştir. Sözcükler ve formlar kaybetmiştir tüm parıltısını. Taze bir soluğa ihtiyacı vardır öznenin. Başka bir sese, başka bir renge, daha doygun, daha gerçek, daha ışıltılı bir yaşam nesnesine. Düpedüz olma şaşkınlığıdır bu. Üstümüze bir anda çöreklenen, ama bastırılmışlığı, bir yana fırlatılmışlığı içinde kendisini özenle büyüten hakikatin bıraktığı kirli tattır. Mevcut olanı sürdürmek konusundaki saçma ısrarın tehlikeleriyle ve hep aynı zemini aşındırmanın faydasızlığıyla yüzleştirir insanı o hakikat. Bitti. Buraya kadar. Yaban iklimlere göçme zamanı.

Demek ki dizgeleri farklılaştırma gereksinimi duyuyoruz bazı. Koşullar el verdiği ölçüde, gene o koşullar içinde etlenip butlanmış şeylerden sıyrılmayı deniyoruz. Yaşantılar, tanıklıklar, birikmeler, yoğunluklar bir yöne çekiyor benliği. Can sıkıntısı ve tiksinme, başıbozukluğun itici gücü haline geliyor. Yükselişten usanmak gibi bir şey bu. Görkemli bir düşüşü başlatıp yıkma arzusunun gövdeyi kat etmesine izin vermek gibi bir şey. Bir tür hafiflik, kuvvetlerle didişmeyi bırakma, sağaltım.

***

Bir dönüşümler tarihi yazılmalı belki de. Oluş’un çalkantılı evrelerinin incelikle kaydının düşüldüğü bir sivil/gölge tarih. Halihazırda sanatta böyle bir işlevin mevcut olduğu söylenecektir. Tümceyle, görüntüyle, sesle ve dramatik kurguyla özel bir orada olma biçimi yaratıldığı da. Öyledir de. Sanat, zamanı mühürler. Yaşamsal ayrıntıların görünürlük kazanmasını, kendi duruk bağlamının sınırlarını aşmasını, öteye uzanmasını sağlar. Ama burada, bazı münferit kırılmalardan, yani bir krizi/buhranı aşmak yoluna düşen öznedeki değişimin imlediği şeyden söz ediyoruz. İçsel birikmenin bardağı taşırdığı o son eşikten ve bunun derinliğinden.

Anlatı düzeyinde bu tür gerçeklikler oldukça etkileyicidir. Bir karakterin, bir nesnenin, bir uzamın dönüşümü şaşkınlıkla izlenir. Yaşam çizgilerindeki büyük farklılaşmalar ve hezeyan neye dönüşebileceği konusunda fikir verir özneye. Mesele, bütünlük sorunu değildir. “Ben” bir yığışımın kalıtı olarak tanımlamaz kendisini. Bir ayrışma uğrağındadır o. Zaaflarını ve meziyetlerini kabullenmiştir. Bunlardan birinin, bir diğerinin üstüne çıkmasına izin vermez. Ruhundaki ölü toprağından kurtulmak ister sadece. Yeni bir yurt arar. Yeni bir iklim, ses aralığı. Ama neresi?

Halbuki tarih, dünya, vaka denen ışıl ışıl ve cehennemî bir kaynak da uzanır önümüzde. Kişilere, fikirlere yakınlık duyar, bu yakınlık hasebiyle körleşir yahut çiçekleniriz. Oysa her şey bir tutku bağlamının üretilmesiyle ilgilidir. Olma ıstırabını ve kararsızlığını tanımlamaya, kriz ânının üstüne çıkmaya, belli bir görü açıklığına erişmeye izin veren bir kıvılcıma susamakla ilgilidir.

Biçim: anlamı kurtaran veçhe. Sürüklenmenin ve durukluğun nesnesi. Umut bineği. Roland Barthes’ın sözü hareket noktamız oldu. Yapılabilecek başka birçok şey varken, hâlâ, yazmayı, yüzeyde ışıltılar aramayı, kompozisyonlar oluşturmayı, dil sapmaları icat etmeyi deniyorsak, trajik boyutunun değişmeyeceğini bildiğimiz bir dünyayı taşıma gücüne erişmek istiyoruz demektir. Yaşamasının bir karşılığı olduğunu bilmek ister kişi. Onun yapıtı sesin kendisidir. Her yapıt özü gereği bir şaşkınlık ifadesidir, hesaplaşmadır, bir sorunsalı aşma girişimidir. Gerekli mesafe kat edildiğinde, şeylerin hakkı verildiğinde, omuzdaki yük hafiflediğinde öteki çizgilere doğru gidilir. Öteki biçimlere uyanır gövde. Bunlar belli sıfatların içinde tüketilecek gerçeklikler değildir. Bir duyguyu, olumsuzluğu, erinci, şüpheyi salt kendiliklerinde barındırmazlar. Yorumlanmak zorundadırlar. Yeni bir anlam dizgesine dâhil edilmek durumundadırlar.

Öyle kolay mıdır peki, müspet bir ağırlığa ve katılımcı ortaklığa sahip olan değerleri yerinden oynatmak, toplumsala karşı gelmek, alışkıya saldırmak, kültürün yapıtaşlarını kımıldatmak, küçümsemek, sarakaya almak? Bedel ödemeye hazır mıdır kişi? Bir yerlerinde konumlanmak zorunda kaldığı korkunç yapının şiddetine katlanmaya cesareti var mıdır?

***

“Nasıl olmuş da bu kadar akılsız olabilirmişim, tiksindiğim bu toplumun benim gibi kendi halinde, kalabalığın içinde gizlenmiş, hır gür çıkarmadan yaşayıp giden birinin var olmasına ve sevmesine izin vereceğini sanacak kadar nasıl akılsız olabilirmişim?”[3]

İşte dünya. İşte çirkin yüzü bin maskeyle örtülü uygarlık. İstilacı, buyurgan, ölçüsüz kuvvetler. Kendini bilmezliğin ve gayret yoksunluğunun görünürlüğü. Güvenli bir alan yok. Koruyucu uzaklıklar önemsizleşti. Kaçmak, kurtulmak mümkün değil artık. Böyle bir soğuk-uyanış, benliğin en derin katmanlarındaki ıssızlığı harekete geçiriyor demek ki. Yanılsamadan kurtulmak tam da bu anlama geliyor. İnsanın ve tarihin trajik/kötücül özünü ihtimal dâhilinde tutmak gerekiyor. Toplumsalın durdurulmaz akışı önünde sürüklenen özne, manevi yarayı bir başına sırtlanıyor. Çok daha somut, çok daha kişisel bir hal alıyor bu gönül yükü zaman içinde. Gerçeğin kuruluğunu ödünleyecek bir tutamağa ihtiyaç duyuyoruz. Kelimelerimiz şiddetleniyor giderek. Eskiye, öz-kaynağa, dokunaklı bellek izine çekiliyoruz adlandırılamayan bir kuvvet tarafından.

Oysa kişide, başkalaşıma uğrayan şey algının kendisidir. Hayatın yakıcı parıltısının neden olduğu görme bozukluğudur. Dünyayla kurulan ilişkide yaşanır farklılaşma. Yalnızlıklar düşlenir. Bir tür doğal kesinlik, uzaklık, masumiyet belki… Bilgi alanındaki onca gezintinin, felsefede, müzikte, edebiyatta aranan yüksekliğin/güzelliğin şeylerden feragat etmekle ve bu meşguliyetlerden sıyrılma istemiyle noktalanması tuhaftır. Yaşam basamaklarını o basamaklardan yuvarlanmak için kat etmekteyizdir sanki. Biçimler üstündeki iktidarı ele geçirince, dinginliği ve tutarlılığı elde edince, kendimizi daha özgür duymak ve afiyette olmanın bayağılığından kurtulmak adına çöküşe yöneliriz. Yetenek, zenginlik, hareket özgürlüğü, tanınmışlık ve beden sağlığı bir yüke dönüşür. “Başarı” kavramının içini dolduran her şeyde bir tür sapkınlık ve çürümüşlük yakalanır. Belki de zeminde, algılanamaz, sessiz bir çatlak vardır, adeta kendi kendine asılı, kendi alanının üstünde süzülen biricik yüzey olayıdır bu. Tıpkı bir tabak ya da bardak gibi o yarığa çeker ve paramparça eder bedenleri.[4]

Bu gezintiler, bu ters yüz oluşlar, yurt yitimleri, maddi ve manevi kayıplar hayatın, belki hakkında hiçbir fikre sahip olmadığımız, birçok düzlemiyle yakınlık kurmamızı sağladı. Derinlerde kayboldukça yüzeylerin kesinliğini, yüzeyi tükettikçe derinliğin sonsuzluğunu keşfettik. Her kayıp, bir yenilgi olanağını, umudunu; her çiçekleniş, nesnedeki kırılganlığı, tesadüfi bütünlüğü görünür kıldı. Oluş’a ve olanlara maruz kalırken tam da başka oluşların basamağına çevirdik bunları. Ama yaşamdaki asıl inceliği soyut bütünselliklerde değil, o toplu birikmelerin muhakemesine izin veren “özel” anlarda yakalıyoruz. Bir şeylerin depreşmesi gerekiyor içeride. Doğru zamana ve koşula hazırlaması gerekiyor kişiyi. Ver derken saf hareket: yazmak, konuşmak, değişimi ve değişmiş olanı izlemek, yapıntıları yıkmak, yıkıntılardan yeni biçimler çıkartmak, dizgeleri bozmak, dönüşümün sonuçlarını yüklenme gücünü bulmak…

***

Batı’da ampirizm adını alan kurup-bozma işini, kendi kavramsallığından uzaklaştırıp tekil deneyimde izlemek için bir bilgi intiharına yönelmek durumundayız. Çoğunlukla sanatçının tekelinde gibi görünen bu serbest müdahale ve “ben” deme hakkı, teorinin kaybettiği asıl şeydir. Aynı şekilde sanatçı da zaman zaman teoriye karşı ilgisiz ve küçümseyici bir tavra bürünür. Duyguların savrukluğuyla bilgeliğin kibri çatışır böylece. Gerek felsefede gerekse sanatta önemli olan, benzer izlekleri, deneyimleri, duygulanışları yeni biçimler aracılığıyla başka bir düzeye yaklaştırmaksa türlerin sınırlarını eğip bükmek niçin mümkün olmasın? Ruhsal kırılmaları, biçimsel denemelerle kat etmek… Bir bozgun retoriği yaratmak… Sivri uçları törpülemek…

Ampirist girişim, içteki değişimin kaynağını bulmaya yöneliktir. Formlar aşındırılır, söz dizimleri yaratılır, şiirsel buluşlar üretilir. Başkalarının davranışlarında, yapıp-etmelerinde, söylemlerinde görünürleşen; ama aslında o başkalarının edimlerini aşan, kılık değiştirmiş, kadim ve evrensel hayat parçalarıdır bunlar. Sonuç olarak bütünüyle nesnel bir dünyanın, sessizce ve tehlikeli bir biçimde, bir iç dünyaya sapıverdiğini görürüz. İnsandaki iyileşmez bir kusurdur bu çarpıtma eğilimi. Kişi, yaşam hakkında yanılgılar ürettikçe, uzamın soğuk nesnelerini bu yanılgılar iklimine sürükledikçe, hem eksilir/yaralanır/güçten düşer hem de bildiğimiz gerçekliğin düzenini yerle bir eden enerji dalgaları saçar etrafa. Meziyetlerinin kurbanı olmuştur o. Dehasının ve gayretinin bir yandan harikulade biçimler yaratmasına izin vermiş, öte yandan basitliğin/dengenin ve duruluğun düzenini alt üst etmiştir.

***

Var olanlarla onların imgeleri arasında tutarlı bir ilişki kurmanın güçlüğü, alttan alta değiştiği hissedilen şeylere henüz hazır olmamanın ağırlığıyla birleşir kimi zaman. Ama iç ses öyle kuvvetli bir duyusal etkidir ki, sağlam bellenen tüm yapıları sürükler peşinden. Çünkü oyalanışlara, gönül sürgünlerine, bastırma girişimlerine, yüceltimlere ya da inkâra rağmen gizliden gizliye kendini beslemiş, geliştirmiş, açığa çıkacağı âna hazırlamıştır bu bileşen. Kendisini görmezden gelene, örtmeyi deneyene, hayatın başka dinamikleriyle yer değiştirmeye zorlayana, bir şekilde, bunun bedelini ödetir. Üstelik kişi tam da kudretin/yeteneğin/olmuşluğun yücelerinde dolanıyorken.

Modern çağın talihsizleri olan bizler, belki de bu yüzden, parçalanma süreçlerine ilgi duyuyoruz, insanlık trajedisini güvenli bir mesafeden izleyerek olası tehlikelere karşı, varlığımızı garantilemeyi deniyoruz. Bu faydacı suç ortaklığının devası olmadığını bildiğimiz halde, soyut değer yargısı ve pratik gerçeklik arasında belli bir mesafe oluşturarak trajedinin sorumluluğundan kaçabiliyoruz. Yeniyi yakalama/bir duygu enkazının içinden çekip çıkarma, ona yaşamın soluğunu üfleme, güç kazandırma ve ondaki biçimsel düzene belli bir eyleyiş potansiyeli katma olasılığını görmezden geliyoruz böylece.

***

Başa dönelim. Bilge Karasu’nun sözünü (sustuğunu belki) yeniden kuralım: “Hangi toplumsal, kültürel, zamansal bağlamın nesnesi olursak olalım, yaşamın dökümünü çıkarmaya ve sessiz gerçekleşmeler içindeki esas tınıyı yakalamaya durduğumuz bir gün gelir.” Soluk anılar, bitkinlikler, kuşku ve arzu, öldürgen sesler, öfkenin ardındaki şüphe/saplantı, iddialı kararlar, geri dönüşler… Hep bu göğerme/yere serilme, el etek çekme/ışığa koşma ikiliğinin eşlikçisi olan gerçeklikler… Ve bozgun, bozgunlar…

Deneyimlendiği andan itibaren, öznenin artık eskisi gibi olamayacağını, yaşamak işinin bir başka yerde, başka bir biçimde sürdürülmesi gerektiğini, aslında bunun bir eksilmeden ya da zenginleşmeden ziyade bir çeşit kırılma olduğunu bildiren pratikler, kişisel yazgının da sınırlarını koyuyor büyük ölçüde. Demek ki o temel dayanağa göre tavırlanıyoruz, oyuna katılmaya ya da bundan uzaklaşmaya karar veriyoruz. Nesnel imkânsızlığın ne anlama geldiğini öğreniyoruz böylece. Ve gitgide o imkânsızlıkta, bizim için/bize göre bir yaşam dilimi açılıp açılmayacağını sormaya başlıyoruz.

Sevinçsizlik, evrensel bir yoksulluğu duyumsamaktır esasında ve insan edimindeki her tür küçülmeyle, zorbalıkla, görü kaybıyla ilgilidir. Sevinç ise o yoksullaşmanın insanî bir olanaklanmaya çekilebileceği umudunun bir yerlerde saklı olduğunu bilmek ya da varsaymaktır. Bozgun, dizgeleri yerinden oynatır. Alışkının sürekliliğini ortadan kaldırır. Öznenin hikâyesi de burada başlar kuşkusuz. Daha doğrusu bir değer olarak ontolojik bir karşılığa denk düşen “sevinci ya da sevinçsizliği”. Toplumsaldan kaçabilen varlıklar olsaydık, böyle meseleler hakkında fikir üretme çabasına girmezdik kuşkusuz. Ama, yalnızlık ve el etek çekme türündeki girişimleriyle bile, aslında kurulu düzene karşı konumlandığını ve bir “olma biçimi” yaratmaya çalıştığını biliyoruz insanın. Demek ki gürültüyü, karmaşayı, umutsuzluğu, kötülüğü, endişeyi, hıncı, tutarsızlığı, bayağılığı kat ederek “kendince”ye varan bir yol açmak istiyor o. Yanılgan şimdinin kirini pasını süpürüp acının kaynağına ulaşmak ve o büyük yüzleşmeden sonra hayatın nasıl devam edeceğini görmek istiyor.

Taner Gülen


[1] Roland Barthes, Eleştirel Denemeler, Çev: Esra Erdoğan, Metis Yayınları, YKY, İstanbul, 2018, s.17.

[2] Bilge Karasu, Narla İncire Gazel, Metis Yayınları, İstanbul, 2016, s.9.

[3] Michel Tournier, Kızılağaçlar Kralı, Çev: Hasan Anamur, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996, s.122.

[4] Gilles Deleuze, Anlamın Mantığı, Çev: Hakan Yücefer, Norgunk Yayıncılık, İstanbul, 2015, s.174.