18.Kasım.22

Krzysztof Kieslowski’nin Sonsuz (1985) filmini çok beğendim. Hem politik bir film hem de bir yas filmi.

Grazyna Szapolowska

Yönetmenin başka bir filminde, “Aşk Üzerine Kısa Bir Film”de de izlemiştim onu, Grazyna Szapolowska muhteşem bir oyuncu.

***

Nadir Kitap’ta bazı kitaplar için “kapakları yorgun” yazıyor. Kapakları yorgun.

19.Kasım.22

Bazı alelade haberler (sadece başlıkları bile), çağın ruhunu çok iyi yansıtıyor. “Özel uçağıyla umreye gitti” bunlardan biri örneğin. Mükemmel.

İşte bir tane daha: “Belediye daha iyi sonbahar fotoğrafları için yaprakları süpürmedi”

Süpürmemesi iyi bir şey tabii, çünkü müsaade edilirse gübre olacak o çürümüş yapraklar. Fakat büyük şehirler için geçerli değil bu.

Büyük şehirlerde yapraklara bile yer yok. İhtiyarlara, engellilere, çocuklara, hayvanlara… Kimseye yer yok!

22.Kasım.22

Cemil Kavukçu’nun yeni kitabı “Boş Zamanlar”a başlayabildim nihayet. Bugün trafikteki ölü zamanı değerlendirmek üzere, açtım kitabın ilk öyküsünü okudum. Tahtakuruları adlı bu öyküde bir dayı karakteri var. Tahtakurularını infaz etmekten sorumlu bu dayının fırıncı olduğu söyleniyor öyküde. Yeğenin ağzından dinliyoruz hikayeyi:

“Dayımın tarafındaki duvar küçük kahverengi lekelerle kaplıydı. Sabah uyandığında ilk işi yastığının altındaki kibrit kutusunu çıkarmak ve gözlerini kısıp duvarı incelemek olurdu. Kanla şişmiş bir tahtakurusu gördüğünde kibriti çakar, alevi üstüne tutardı. Böcek o anda infilak eder, kendinden büyük kan izlerinden lekeler saçardı duvara. Bizim kanlarımız.” (Boş Zamanlar, s. 17)

Cemil Kavukçu

Geçen Dünlük’te bahsettiğim pornografik türden bir öykü olsaydı bu, öykücü buraya birçok cümle ekleyebilirdi. Örneğin: “Dayım fırıncı olduğu için sabaha karşı uyanırdı. Henüz kimse kalkmamış olurdu. Hava zifiri karanlık olurdu. Aynı odada yattığımız dedemler uyanmasın diye perdeyi de açmazdı dayım.” Vesaire vesaire. Mübalağa gelmesin. İstisnalar bir yana, günümüz öyküsü bunu yapıyor işte. Anlattıkça anlatıyor. Oysa bence –bencesi sencesi de yok aslında– öykü böyle bir şey değil.

Öyküdeki odanın karanlık olmasının pek çok nedeni (belki de kış saati uygulaması olmadığı için) olabilir. Kavukçu, buna dair bir şey söylemiyor. Böylece –Umberto Eco’dan ödünç alarak– erotik bir dil kullanmış oluyor. Günümüzdeki yaygın öykü anlayışı ise, gereksiz ayrıntıların öykülere dazıra dazır boca edildiğini unutmayalım, hard core porno gibi.

23.Kasım.22

Bir şarkıya övgü

Hüsnü Arkan’ın Yasemin Göksu’yla birlikte söylediği bir şarkı var: Beni Anla. Şarkıyı yayınlanmadan önce dinlemiş ama hakkını verememişim (biraz da gürültü bir ortamda dinlemiştim kaydı). Sonradan dinledikçe güzelleşti şarkı, dinledikçe daha da güzelleşti. İçimde günlerdir çalıp duruyor. Çalıp duruyor.

Didem Madak

Şarkının sözleri Didem Madak’ın “Paragraf Başı” adlı şiirinden (“Ah’lar Ağacı” kitabının son şiiri). Beste Hüsnü Arkan.

“Yalnız bırakma beni bu paragrafın başında
Bu boşluğu bir masal doldurmaz
Kanalizasyondan fırlar bir cadı,
Başını engizisyona çarpar.
Ölürüz belki ikimiz de ucuz bir aşk romanının sonunda.
Patlamış mısıra benzerdi senin mısraların
Isınır ve patlardı
Beyaz çiçekler açardın sonunda
Bahar dallarının hatırına beni anla.”

***

Dünlük 183’te bir olaydan açmıştım. Okumamış olanlar için Aydın havası yapalım: 1952’de yayımlanan bir günlüğünde, Salâh Bey öyküye dair birtakım değerlendirmelerde bulunur. Söz konusu günlükte kendi adının anılmamasına fena halde alınan Sait Faik, Birsel’e çıkışır (“Sen beni öykücü saymıyor musun?) ama olay tatlıya bağlanır. Bağlanır gibi görünür.

Daha sonra, bu dünyadan göçtükten sonra anlaşılır ki Sait Faik, Salâh Birsel’e iyice kinlenmiş meğer. Bu olaydan sonra Birsel’i yerden yere vuran bir yazı yazmış. Bunu da Salâh Bey’den öğrenmiştik. Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu’nda bahsediyordu.

Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu’na gidelim şimdi. Salâh Bey’in 1991 yılında döktürdüğü günlüklerden oluşan bu kitapta 20 Haziran 1991’e gelelim ve duralım:

“[Sait’in] azavaklanarak, hırslanarak yazdığı yazının müsveddeleri, ölümünden sonra ‘evrakı metruke’si arasında ortaya çıkınca, dostlar sağ olsun onu tüm yapıtları dizisinde yayınlamayı büyük bir ustalık sandılar. Dahası, eski harflerle yazılmış şaklavaknameyi (kendileri Arap harflerini okumayı beceremediklerinden) bana okutturdular.”

Evet, Salâh Bey böyle diyordu. Peki, Sait Faik’in bu keskin bıçak yazısını nereden okuyabilirdim acaba? Uzatmayalım: Sonunda buldum yazıyı, Bilgi Yayınevi baskısı Sevgiliye Mektup’un içinde. Bu kitapta, Sait Faik’in ölümünden sonra Burgazada’da validesiyle oturdukları köşkün çalışma odasından çıkan yazılar var ve Salâh Bey’in biraz da sitemle söz ettiği üzere, bunlar Sait Faik’in yayımlamadığı, yayımlamayı tercih etmediği yazılar. Ve sadece bir yazı da değil söz konusu olan; Sait Faik birkaç yazı döşenerek almış hırsını Salâh Bey’den. Yazıların birinde şöyle diyor söz gelimi:

“Günlük yazmak için birkaç fırın daha ekmek yemeli Bay Salâh Birsel. Ama, neme lazım yahu, gülüyoruz ya, çocukcağız yazsın. Okudukça insan, ‘Yarabbim şu Türkiyemizde ne önemli, ne kafalı adamlarımız varmış’ deyip gülüyoruz.”

Başka bir yerde, yine Birsel için şöyle diyor:

“İnsanın, deli mi ne, diyeceği geliyor. Daha neler yok bu günlüklerde, hep saçma sapan…”

Burda duracağım, içim kaldırmıyor.

Zaten Salâh Birsel de işbu lakırdıları okuduktan sonra, yukarıda andığımız 20 Haziran 1991 tarihli günlüğünde şöyle diyor:

“Sait’in evrakı metruke’si arasında bulunan, o bozaya kapılmış yazıyı, tersini öne sürmeye hiçbir biçimde olanak yoksa da Sait yazmamıştır.

Japon yazarı Kavabata’nın ‘Bin Beyaz Turna’ adlı öyküsünün Kikuyi’si der ki: Bütün bunlar gerçek olmuş olamaz. Öyle değil mi?

Evet Sait, o vızvız yazıyı sen yazmadın. Onu, o melodramatik adımlarla tempo tutulmuş yazıyı yayınlayanlar yazdı. O yayınlanmış, sıcak değil soğuk helva üzerine caynal cuynal döktürenler yazdı.

Öyle değil mi Sait?”

24.Kasım.22

Cemil Kavukçu’nun “Boş Zamanlar” adlı öykü kitabını bitirdim. Çok özlemişim Kavukçu’nun öykülerini, kana kana okudum. Şüphesiz ki çok ibret var bu öykülerde. Kim için? Öykü yazanlar için.

Hele kitabın ilk iki öyküsü başka bir kitaba saklanmış olsaydı, bütünlüklü bir dünyası olurdu “Boş Zamanlar”ın. Şart mı? Değil elbette. Öykü kitaplarında bütünlük arayanlardan değilim, her öykü ayrı telden çalabilir, bir mahsuru yok. Ve fakat “Boş Zamanlar”da ilk iki öykü dışındaki öyküler birbirleriyle paslaştıkları için, hoş olurdu doğrusu.

Belki yayınevlerinin öykü kitapları için uygun gördükleri sayfa sayısıyla ilgilidir bu durum, bilemiyorum. Oysa 60 sayfa da olabilir öykü kitapları, 50 sayfa da. Olamaz mı?

25.Kasım.22

“Hepimiz kardeşiz!
İnsanlara değil artık
hayvanlara söylüyorum bunu”

(Haydar Ergülen, Öyle Küçük Şeyler)

#konyadakatliamvar

Onur Çalı