Eski Ahit’in 39 kitabından biri “Vaiz” adlı kitaptır. İsmini bilmediğimiz Vaiz namlı kişi, bilge bir kimse olarak öğütler verir okuyana. Bu öğütler insanoğlunun binlerce yıllık yaşayışının sonucunda ortaya çıkmış –deyim yerindeyse– süzülüp gelmiş bilgilerdir. İnanca ve Tanrı sevgisine dair öğütler başlıca olmakla birlikte günlük yaşama dair şeyler de söyler Vaiz. Bana soracak olursanız, edebiyata dair şeyler de söyler. Bir yerde şöyle der söz gelimi: “Önce ne olduysa, yine olacak. Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak. Güneşin altında yeni bir şey yok. Var mı kimsenin, ‘Bak bu yeni!’ diyebileceği bir şey? Her şey çoktan, bizden yıllar önce de vardı. Geçmiş kuşaklar anımsanmıyor, Gelecek kuşaklar da kendilerinden sonra gelenlerce anımsanmayacak.”
Vaiz’in cümlesini şöyle okursak çok da tahrif etmiş sayılmayız: Önce ne yazıldıysa, yine o yazılacak.
Demem o ki edebiyatın söyleyeceği “yeni” bir şey yok. Peki, o zaman yenilik nerede ortaya çıkabilir? Söylemde, söyleyişte, deyişte… Başka türlü söyleyecek olursak, üslupta. Bana kalırsa bir yazarın tek yapması gereken kendine has bir üslup oluşturmaktır. Bu, söylemesi çok kolay ama yapması bazen bir ömür sürecek bir uğraş. Hem sonunda muvaffak olacağımız da belli değil. Fakat bir yazar, aynı şeyleri aynı biçimde yazacaksa ona yazar diyebilir miyiz?

Benim öykülerimdeki en baskın imge sanıyorum ki dini, mitolojik ve tarihi figürlerdir. Başta Hz. İsa olmak üzere, ben bu figürleri var oldukları tarihsel ve sosyo-politik bağlamlarından koparıp “günümüze” getirmeyi severim. Söz gelimi, benim öykülerimde Hz. İsa ile Can Yücel, Guy Fawkes ve Louis Lingg aynı masada oturabilirler. Soğuktan donarak ölen Ayaz Bebeği, çöp toplarken kamyonetin altında kalıp ölen 6 yaşındaki Yücel Arı’yı ve Berkin’i kurtarmak için işbirliği yapabilirler. Başka bir öykümde IV. Murat söz alabilir, dişlerinin arasından tıslayarak, öfkesini zapt etmeye çalışarak kendini anlatabilir. Bir başkasında Yüce Zeus, antik Pergamon kentine gelip mitolojik bir hikâyeyi baştan yazabilir. Başka bir öyküde ise ödül jüriliğini iş edinmiş, kitapları yalapşap okuyarak “eleştiriler” yazan, ödül için gönderilen kitapları kapaklarındaki logolara göre değerlendiren bir eleştirmen tipi boy gösterebilir ki muhtemelen bu öykü, benim bir yazar olarak “gerçekçilik” damarımın en çok attığı zamanlara denk gelmiştir.
Bazen okuru zorlayacak (ve dahi metin karşısında çaresizce yalnız bırakacak) kertede kısa yazsam da ele aldığım konular, öykülerde boy gösteren karakterler okurun elinden tutup onları alt anlamlara, gri alanlara, bir çağrışımlar denizine götürür. En azından benim yapmaya çalıştığım ve umduğum budur.
***
Sonradan bakınca hayret ettiğim bir şey de buluyorum öykülerimde. Öykü mekanları çocukluğumdan gelmiş gibiler. İzmir’in küçük bir kasabasında geçen çocukluğum, bilhassa mekânlar açısından, tuhaf bir biçimde hortlar yazarken. Bilinç düzeyinde gerçekleşmez bu çoğu zaman. Öyküler yazılıp bittikten sonra, (artık ne kadar mümkünse) dışarıdan baktığımda fark ederim bunu. Çocukluğumun ve ilkgençliğimin kasabaları olan Kınık’tan, Bergama’dan ya da Dikili’den bildiğim bir mekân başka bir biçimde, bambaşka biçimde de olsa sızmıştır öyküme. Hayatımın yarısından çoğunu geçirdiğim Ankara’ya ise (ne tuhaf!) öykülerimde o kadar sık rastlanmaz.
Bu durum, Edip Cansever’in “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor” dizelerinin teyididir belki de.
***
Yazının başında sormuştuk: Aynı şeyleri, aynı biçimde yazan kişiye yazar diyebilir miyiz? Benim bir okur ve bir yazar olarak bu soruya vereceğim yanıt belli. Eğer aynı şeyleri, aynı biçimde yazıp duracaksak, ne gerek var bunca çabaya? Çehov’un, “Martı” adlı oyununda Treplev’e söylettiği gibi: “Eğer yeni bir biçim bulamıyorsak, hiç olmasın daha iyi!”
Söylemiş miydim: Yazar, aradığı yenilik karşısında her zaman mağlup hissetmeye mahkûmdur. İşin aslı, yazarın durumu Sisifos’tan bile beterdir. Çünkü “yeni” bir üslup edinmeyi becerse bile, bir süre sonra bu da “eski” kalacağından yeni baştan yürümesi gerekecektir geldiği yolu.
Yazarlık Beşiktaş taraftarı olmaya benzer. Şerefli mağlubiyetleri peşinen kabul etmeniz gerekir.
Onur Çalı
Post Öykü dergisinin 46. sayısında (Mayıs-Haziran 2022) yayımlanmıştır.

yine çok lezzetli bir yazı olmuş.
Teşekkürler, sağ olun.