
Arabayı çalıştırdığı anda içeriye leş kokusu doldu. Camlar kapalı olduğuna göre motordan geliyor. “Eyvah!” dedi kendi kendine, “motora kedi girmiş olmalı.” Ya orada sıkışıp ölmüştü ya da motor çalışınca parçalanmıştı. Kalbi sıkıştı, nefesi kesildi. Arabadan fırladı, sağına soluna baktı. Kan lekesi yoktu. Daha akmaya başlamamış mıydı acaba? Sonra düşündü: kediler araba motorlarına kışın ayazında ısınmak için girmezler miydi? Havalar hâlâ sıcak gittiğine göre motorda sıkışmış bir kedi yoktu, olamazdı. Biraz rahatladı. Leş kokusu dışarıdan sızıyor olmalıydı.
Arabayı geri alınca koca bir turuncu tüy yığını gördü. İndi, baktı. Yumağın içinde kemikler kurumuş, yüz küçülmüş. Gözler sımsıkı kapalı. Sıcak çürümeyi hızlandırmış. Kedi ölmek için onun arabasının altını seçmiş. Bu bir seçim de olmayabilir. Gücü orada tükenmiştir. Nefesi orada bitmiştir. Üç gün önce park ederken ezmiş olabilir mi? Gözüyle hesap yaptı, tekerleklerin altında değil de arasına denk geliyor. Ezmemiştir, ezse fark ederdi. Tüyleri rüzgârda hafif hafif dalgalanıyor. Turuncu nasıl da ölüme uzak bir renk. Okşamak istedi, cesaret edemedi. Yapayalnız cesetten hızla uzaklaştı.
İki gün sonra, tam iki gün sonra bu sefer pencere camının önünde yeni bir ceset gördü. Sırt üstü yatıyor. Gözler yine sımsıkı kapalı. Belki ölürken gözleri kapayabilmek bir ‘tamam’ deme halidir, bir kabullenmedir, bir tevekküldür, şanstır. Belki de hayvanlar ölümü insanlardan daha kolay kabulleniyorlar. Her ölüm yalnız ölümdür ama sanki hayvanlar daha çok yalnız ölüyorlar. Ölünün sağında solunda uçuşan bir tane bile serçe yok. Belki de uzaktaki dallarda yas tutuyorlardır, kim bilir. Bu sefer tüyler gri, ölüme yakın.
Eliyle dokunamadı. Gazeteyi katlayıp ölüyü aldı. Kuş gibi hafif. Hani ölüler ağır olurdu? Aslında ölü değil de ölüm ağır. İnsanlarda da kedilerde de kuşlarda da demek hep aynı. Ölüyü karton bir ayakkabı kutusuna koyup ağzını sıkıca kapattı. Belki de ondan gömülüyordur ölüler; ölüm dışarı taşmasın, ona buna bulaşmasın diye. Ama bulaşıyor. Herkes yanıldığını bile bile asırlardır aynı çabayı gösteriyor. Gömerek, yakarak, denizlere atarak ölümden kaçmaya çalışıyor.
Kutuyu sokaktaki çöp konteynerinin yanına bıraktı. Yapayalnız cesetten hızla uzaklaştı.
Üç gün sonra, belki de dört, evindeki kaktüs kendini toprağına bıraktı. Hiç ipucu vermeden, sararıp solmadan aniden güneşe doğru uzamaktan vazgeçti. Hani kaktüs denilen dikenli bitki dayanıklı olur, su peşinde koşmaz, bol güneşle yetinirdi? Bir sabah kalktığında boynunu bükmüş, saksıdan aşağı sarkmış buluverdi onu. Bir ölüm daha. Yine hiç habersiz.
Acaba önceden haber verilse, eşe dosta, kurda kuşa öleceğin söylense, eşle dost, kurtla kuş kendilerini hazırlıyorlar mıydı? O zaman üzüntü, acı daha mı az oluyordu? Az olmasa bile daha mı kolay tahammül ediliyordu? Daha kolay tahammül edilmese de hayatın orta yerine inen darbe, bir ana değil de birkaç güne yayılarak şiddetini azaltıyor muydu?
Önceden haber verilse de verilmese de her ölümün erken ölüm olduğunu bir kez daha düşündü. İnsanlarda da kedilerde de kuşlarda da kaktüslerde de böyleydi. Hep erken, hep acı, hep sarsıcıydı.
Günlerdir etrafında dönen bu ölümlere kafa yormaya başladı. İçindeki karanlık sıkıntı iyice büyüdü. Sanki herkes, herkes değilse de çok kişi, çok kişi değilse bile birkaç kişinin zihninin derin köşelerinden yolladığı berbat bir enerji bulutu, hayatının orta yerine çöreklenmiş. Kim olduklarını da tahmin ediyor gibi.
Şimdi bunu dillendirse, batıla inandığına dair burunlar kıvrılacak, gözler devrilecek. Zaten ters bakan bazı gözler üzerine çevrilmiş, bir de devrilenlerle, yuvarlananlarla uğraşmak istemiyor.
Hem kime göre, neye göre batıl? Belki de alnının orta yerinde üçüncü göz açılmıştır da o kem gözlerle işte böyle dik dik bakışıyordur.
Sonraki günlerde evde bir şeyler kırılıp dökülmeye başladı. Bardağın biri elinden fırlayıp kendini yere atıyor, tabak masadan aşağı kayıveriyordu. Tozunu alırken çok sevdiği biblolardan birine eli çarpınca isyan etti. Dünyanın bir başka yaşamından satın alıp eve taşımış, güzel bir köşeye özenle yerleştirmiş, bunca yıldır gözü gibi bakıp tatlı anılara kendini bırakmış. Şimdi etrafta uçuşan kem gözler gelip üzerine konunca tüm o anılar tuzla buz oldu, sanki geçmişten de silinip gidiverdi.
Çaktırmadan sağa sola kem göz ilacı sordu. Her kafadan bir fikir çıktı. Önce kapıya bacaya mavi mavi boncuklar astı. Boynu, bilekleri hep maviye kesti. Sonra tavsiyeyle bir bacı bulup kurşun döktürdü. Kafasının üzerinde kaynayan kurşunların göz göz olduğunu söylediler. Bacı gözlerini belertti, akları göründü. “Sende çok göz var!” dedi, “Elem tere fiş kem gözlere şiş!” diye mırıldandı. Hep beraber avuç açtılar, “amin” deyip yüzlerini sıvazladılar. Evde her yerleri sirkeli sularla temizleyip arındırdı. Sonra adaçayı yakıp dumanını köşelerde dolandırdı. Bir fincan demleyip başının üzerinde üç kez çevirdi, yudum yudum içti.
Onca kurşuna, sirkeye, dumana, adaçayına, boynuna doladığı mavilere rağmen üç gün sonra aniden hastalandı. Gözlerinde adını sanını hiç duymadığı bir hastalık. Doktor “ameliyat” diyor, “nakil” diyor. Bu doktor ne diyor? Kem gözler kediyle, kuşla, kaktüsle, bibloyla yetinmemişler, hızlarını alamayıp gözlerine saldırıyorlar.
Hem neyin nakli? Başkasının gözlerini istemiyor. Onların kem olmadıklarını nereden bilecek? Bir de gelip içine mi yerleşecekler? O dünyaya öyle bakmıyor, bakmak da istemiyor. Kendi kedisiyle, kuşuyla, çiçeğiyle, biblosuyla mutlu. Başkalarınınkine ne yan bakıyor ne de düz.
Demek kaynayan kurşunlar, ekşi sirkeler, dumanlı adaçayları, maviş göz boncukları yetmedi. O halde başka çareler bulacak. Ameliyattan korkmuyor. Şu gözleri bir iyileşsin, önce kıçını kaşıyacak, dilini ısıracak, sağ ayağıyla yere üç kez vuracak.
Sonra dikilecek karşılarına. “Hadi bakalım!” diyecek, “Göze göz, dişe diş.” Göğsünü şişirecek. “Ben hiç beddua etmem” diyecek, “ama bir edersem de korkun siz” diyecek. “Bir bedduam on kaplan gücündedir. Sadece size değil, yedi ceddinize yeter!” diyecek, “Bittiniz oğlum siz!” diyecek.
“Oğlum” olmadı. Kadın gözlerinin daha kem olduğuna dair bir inancı var. Dişil enerjinin gücü bu. O zaman “Bittiniz kızım siz!” diyecek. “Ben de kadınım. O güç bende de var. Kemin Allah’ı olurum, vallahi de olurum billahi de olurum tillahi de olurum!” diyecek.
Bütün bunların diyebileceğinden, sonra da olabileceğinden emin olamadı. Ne yapabileceğine birkaç gün daha kafa yordu. Bu arada evde hiçbir şey kırılıp dökülmedi. Çiçekler ölmedi. Kem gözler, gözlerine yerleşip zirveye ulaşmışlardı. Artık kediyle kuşla, tabakla çanakla işleri yoktu.
Kemliğin zirvesinde nasıl bir haz yaşadıklarını merak etti. Acaba hayatlarında neler eksikti de sağa sola bulaşıyorlardı? Nasıl bir mutsuzluk girdabında debeleniyorlar da etraflarını o girdaba çekmeye çalışıyorlardı? Hangi kara deliğin kıyısındaydılar da kendileriyle birlikte başkalarının da o delik tarafından yutulmasını umuyorlardı?
Alayına acıyıverdi. Acıdığı için kendine kızdı. Onlar kediye, kuşa, kaktüse, gözlerine acımamışlardı.
Alnındaki üçüncü göz, kemin sahiplerini de görmeye başlamış, iyi mi! İyi tabii! Şey gibi bu, hani kalbin ana damarları hastalınca kan yandaki damarlardan akarak vücudu temizleyip beslemeye devam ediyor ya, demek iki göz hastalanırsa üçüncü göz işte böyle devreye giriyor. O zaman şükretti. Şükredince kalbi hafifledi.
“Hadi bakalım!” dedi, “Göze göz, dişe diş!” Sonra da hepsine kıçını döndü. Hayatının kılçıklarını nasıl ayıklayacağını düşünmeye başladı.
Öyle sirke mirke kurtarmıyor. En yakınında da olsalar üç beş kem gözlüyü yollayacak, mecbur. Başka çare yok. Onlar azalırken kendisi çoğalacak.
Gözlerinden öperek yollasa? Gözlerden öpmek ayrılık getirirmiş. Hem belki bir iyilik hali de bulaştırır.
Önce şu gözlerini bir iyileştirsin. O zamana kadar üçüncüsüyle idare edecek artık!
Onlar da kendi kemlerinde boğulurlar inşallah!
Ama demişti, dememiş miydi, demişti. “Üzerime gelmeyin, bedduanın kralını ederim!” demişti. Demişti demesine de içine hiç sinmiyordu. Hem beddua sahibine geri dönermiş. Bumerang etkisinden korktu. Hayatına yeni korkular eklemek istemiyordu.
En iyisi kendi yoluna gitmek, kem gözlüleri hayata havale etmek. Eş dost da olsa bazılarını gözlerinden öperek arkasında bırkamanın ve geriye hiç dönüp bakmayarak yola düşmenin vaktidir artık. Hatta geç bile kaldı.
Önce şu gözleri bir iyileşsin!
Berrin Yelkenbiçer

Ellerinize sağlık, ne güzel yazmışsınız. Su gibi akıp içimize doluyor, benliğimizin bir parçasıyla ilişkisini kuruyor.
Kalemine, yüreğine sağlık, ne akıcı ve güzel bir anlatım.