2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.

İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

Emirhan Mutlu

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Bu yıl çok fazla okuma fırsatım olmasa da iki kitaptan özellikle bahsetmek istiyorum. İlki Ahmet Büke’nin Kırmızı Buğday’ı. Yaşayan en iyi Türk yazarlardan biri olan Büke, ilk romanı Deli İbram Divanı’ndan dört yıl sonra yeni bir romanla döndü ki bence bu roman kendisinin opus magnum’u. Hem okurken büyük bir keyif aldım hem de yapmaya çalıştığı şeyi çok kıymetli buldum. Edebiyatımızda çok uzun süredir “tezli roman” diyebileceğimiz güçlü bir eser ortaya koyulmamıştı. Büke’nin ince işçiliğiyle ortaya koyduğu bu roman benim için 2025’in en iyi kitaplarından biri oldu.

Değinmek istediğim diğer eser, bu yıl Can Yayınları’ndan Aysun Babacan’ın çevirisiyle yeniden basılan Salman Rushdie’nin Harun ile Öyküler Denizi isimli kısa romanı. Bu esere değinmek istememin sebebi Aysun Babacan’ın nefis çevirisi. Babacan eseri o kadar başarılı bir çeviriyle dilimize kazandırmış ki insan bu romanın Türkçe olarak yazılmadığına inanmakta güçlük çekiyor. Çok çok keyif veren bir çeviriydi, Aysun hanımın emeğine sağlık.

Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?

Ketebe’nin Franco Berardi’nin İkinci Geliş isimli eserinin çevirisine uyguladığı sansür üzerine konuşmaya değer bir mesele. Belirli bir maddi imkana sahip yayınevleri tekelleştikçe okurun neyi nasıl okuyacağına karar verme yetkisini de kendisinde bulmaya başlıyor ve eğer yayıncılıktaki mevcut krizler sürmeye devam ederse bu durum daha da derinleşecek. Bu sebeple farklı isimlere yer vermekten çekinmeyen bağımsız yayınevlerinin desteklenmesini önemli buluyorum. Sansür yayınevleri için bir tercih olsa da okur için bir zorunluluğa dönüşüyor, buna engel olmanın tek yolu da yayıncılığın sermayenin at koşturduğu bir alana dönüşmesinin önüne geçmek.

Onun dışında bazı önemli edebiyatçılar aramızdan ayrıldı. Selim İleri ve Pınar Kür’ün kaybı edebiyatımız için büyük eksiklik. Allah rahmet eylesin her ikisine de.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Genelde edebiyatımızda eleştirinin olmaması üzerine konuşulmuş ama bence daha büyük sorun edebiyatı üretenlerin onu küçük bir zümreye ait olan bir çeşit elit uğraşına çevirme çabası. Herkesin veya her grubun kafasında bir “iyi edebiyat” tanımı var ve onun dışında kalan her şey kötü kabul ediliyor. Bunun bir yansıması da edebiyatın halkla temas ettiği her alanı küçümsemek olarak ortaya çıkıyor. Edebiyat yarışmaları ve ödüller anlamsız, öykü atölyelerinin içi boş, çok okunan kitaplar kalitesiz, popüler edebiyat dergileri çöp. Sadece birilerinin iyi bulduğu kitaplar edebiyattan sayılmalı, okurlar da sadece onları okumalı gibi bir hava var sürekli. Eleştiri tabii ki olmalı ama günün sonunda eleştiri metinlerinin içeriği de bu minvalde olmaya başlıyor. Anlatmanın yolları insanların sayısı kadardır, ancak edebiyatçılarımız için bu yol sadece onların uygun gördüğü konuları onların uygun gördüğü biçimde anlatmaktan ibaret. Bu da edebiyat ortamımızın sürekli bir savaş alanı olarak görünmesine neden oluyor. Parşömen’in yıl sonu soruşturmalarında da bahsedilen “adamcılık” meselesinin de temelinde bu var aslında. Yapılan aslında adamcılık değil, edebiyat polisliği. Bu da edebi üretimin çeşitlenmesine zarar veriyor.