12.Şubat.25

Mesut Barış Övün bir edebiyat emekçisi. Yüz yüze hiç gelmedik, belki bir kere telefonda dertleştik, o kadar. Çalışkan biri. Biz okurlarını şaşırtarak önce romanını yayımlamıştı. Şimdi ise öykü kitabı geldi: Neyse Ki Günler Uzadı. Öykülerin bazılarını okumuştum daha önce, ama kitap olarak, bir bütünlük içinde okumak başka. Çok fazla öykü okumadığım bir dönemde iyi geldi bu öyküler bana. Kadife gibi, usul usul anlatmış yazar. Anlattığı da ne? Bir takım tarif edilemez duygular, durumlar. Ki öyküye en çok yakışandır bu. Hele “Boşluk” adlı öyküyü çok sevdim. Okuyanlar anlayacaktır, “Sevmek denemez…” diye bir cümle var o öyküde. İçini acıtıyor insanın. Ama tatlı tatlı. Gerçekten iyi bir öykü.

Öznel beğenim olduğu için rahatça atıp tutuyorum: Bir tek kitabın son öyküsünü sevmedim. Bana kalırsa öykü olamamış o metin. Bir anlatı olarak kalmış. Ama onu da zevkle okudum. Çünkü anlatmanın, öykülemenin ya da hikaye etmenin, artık siz hangisini tercih ediyorsanız, künhüne varmış Mesut Barış Övün. Bir sonraki kitabını merakla bekliyorum.

13.Şubat.25

Bu aralar Yaşar Kemal okudum ya, akıllı telefon hemen onunla ilgili şeyler çıkarmaya başladı önüme. Sabah sabah moralim bozuldu. Uyanır uyanmaz telefonu elime alınca Yaşar Kemal’le Zülfü Livaneli’nin bir sohbetine denk geldim. Yaşar Kemal anlatıyor tatlı tatlı: Bir gün, artık nerede bilmiyorum, Yahya Kemal ile Yakup Kadri’nin masasına oturuyor. Yahya Kemal, İnce Memed yazarı olduğunu öğrenince, sen roman değil şiir yazmışsın diyor Yaşar Kemal’e, ve hemen akabinde Yakup Kadri’yi sözleriyle hırpalamaya başlıyor. Yaşar Kemal tıfıl o zaman, bin özür dileyerek itiraz ediyor. Biz hepimiz diyor, Yakup Kadri’nin Yaban’ından çıktık. Gogol’ün paltosu misali. Bunu Zülfü Livaneli’ne anlatırken gülüyor. İki anlamda da yabandan geldik biz diyor.

Yahya Kemal’i Nazım Hikmet kadar severim, diyor.

Bu memleket böyle. Nazım Hikmet’le Yahya Kemal’i aynı anda ve eşit derecede seversin. Buranın futbolu, siyaseti, edebiyat dünyası da buna göredir. (Bunu anlayamayan çuvallar: Teknik direktörse takımı kümeye düşer, politikacıysa seçim kaybeder, yazarsa okur bulamaz.) Çok güzel bir şey bu. Eskiden saçma bulurdum ama artık korkunç güzel geliyor bu durum bana.

Moralimin neden bozulduğunu bilmem söylememe gerek var mı. Bugün biz ustalarımıza ancak Whatsapp’tan ulaşabiliyoruz. Yani hem çok yakınız. Bir o kadar da uzağız. Yazık bize.

14.Şubat.25

Açıver açıver cepkenini
Elmas gerdan görünsün

Şimdi bu satırları nerede okuyorsun bilmem ama her neredeysen koltuğunu dik konuma getir, kemerlerini bağla sevgili okur. 1920’lere gidiyoruz. Google Maps’i açtık, koskoca ve ufacık dünyamızın en belalı yerlerinden olan Anadolu’ya geldik. Hey hey hey yavrum hey! Ulan burası ne kadar güzel bir yerdir. Kürdü, türkü, zazası, lazı, pomağı, arnavutu say say bitmez 72 milletin hemen hepsi var burda. Bu kadar mı? Hayır elbette. Bundan daha fazla hayvanı, böceği, ağacı, yemişi de var. Ulan burası o kadar güzel bir yerdir ki insanın ağlayası gelir baktıkça. Haa, böyle güzel yerlerin belası eksik midir? Ona da hemen bir hayır çekelim. Belası boldur buraların. Buranın insanı o kadar güzeldir ki gerçekten gözlerin dolar. Soğukta kalsan evine götürür, parasız kalsan çaktırmadan cebine para koyar. Burada kız kaçırılır, kavga dövüş edilir, halay çekilir, horon tepilir. Ulan burası çok güzeldir be. Ama dedik ya, belası da hiç eksik olmaz. Burada tarla sınırı yüzünden adam öldürülür. Böyle bir yerdir burası.

Ne dedik? Ne diyorduk? Durun durun, bir cigara yakalım önce hele.

İtici geliyor bunu böyle söylemem sana sevgili okur, biliyorum, ama bu Anadolu çok güzeldir be. Bak inanmazsın, şimdi gerçekten gözlerim doluyor bunları yazarken. Ulan burası ne güzel yerdir be!

1920’lerin başlarındayız. Anadolu yangın yeri. Analar, babalar, kardeşler herkes ağlamakta. Çünkü bu güzel mi güzel Anadolumuzun batısında Yunan mezalimi vardır. Ha batısında vardır da güneyinde, doğusunda, kuzeyinde yok mudur? Vardır. Oralar da yangın yeridir. Misal Hatay. Hatay da Fransız askerinin çizmeleri altında çökkündür. Allah uzun ömür versin, ustamız Ayla Kutlu, anılarında ne güzel anlatır o kara günleri. Alın size bir sahne: Hatay düşmanı defettiğinde, Türk askeri şehre girdiğinde Hatay’ın kadınları durdurur askerleri. Durun hele derler, ahdımız var, karargahı biz saçlarımızla süpürüp tertemiz edeceğiz. Şaka değil bu, gerçek. Bunu bize Ayla Kutlu ustamız anlatıyor. Yalan olsa ne çıkar. Ama gerçek oğlu gerçektir. Çünkü söylenegelmiştir. Bir şey durma söylenip duruyorsa gerçektir. Kadınlar saçlarını keserler, o saçlardan süpürge yaparlar, karargahı o güzelim saçlarıyla temizleyip, hah derler, şimdi buyrun girin. Saçma mı geliyor sana sevgili okur? Olsun, canın sağ olsun senin.

Nerde kalmıştık, ne diyorduk?

1920’lerin başlarındayız. Anadolu’nun batısı yanıyor, İzmir yanıyor. Dövüşenler var, kaçanlar var, dağlara sığınanlar var. İnsanız, hepsi kabulümüz. Goole Maps’ten haritayı biraz daha büyütelim, Bergama’ya gelelim. Bergama çok güzel yerdir sevgili okur. O kadar güzeldir ki güzelliğinden ağlarsın.

Yunan dostlarımız, bu bizim Anadolu’nun batısına göz koymuştur. O kadar kolay değil tabii. Mustafa Kemal kellesini koltuğunun altına sıkıştırmış, didiniyor. Ama düzenli ordu yok daha. Kim var peki? Efeler var, halk var. Yunana karşı koyan onlar. İşte onlardan biri: Ataları bilmem kaç yüz yıl önce Afrika’dan buraya gelmiş. Rengi karadır, yüreği üç futbol sahası büyüklüğündedir. Hikayenin aslı bu değildir, bizim uydurmamızdır. Bunu da söyleyelim de sonra bozum olma. Yüreği üç futbol sahası büyüklüğündeki efemiz Ali Osman Efe’dir. Rengi kara olduğundan Mavro ya da Arap Ali Efe derler. Kızanlarıyla birlikte Yunan’a kök söktüren Ali Efe’yi pusuya düşürmek isterler. Kız kardeşinin düğüne giderken biliyordur aslında bir oyun edileceğini. Ama Efe dediğimiz kişiler, ölümün üstüne üstüne gitmeleriyle ünlüdür. Düğüne giderken yolda yaşlı bir kadın görür Ali Efe. Teyzemizin buğday çuvalını ıhlaya ıhlaya taşımaya çabaladığını görünce, tabii hemen sırtlanır çuvalı, teyzenin evine kadar götürür. Buğdaylar (doğrusu buğdey’dir) üstüne başına bulaşır Ali Efe’nin. Birkaç saat sonra kalleş bir pusuda vurulduğunda buğday taneleri efemizin kanıyla kırmızıya boyanacaktır.

Kırmızı buğday ayrılmıyor kanından,
Can bulaşmış Ali Osman Efe’nin canından,
Kurşun girmiş Efemin dört bir yanından…

Doğru, girmiştir ama ölmez Ali Osman Efe. Çok uzun yıllar sonra ölür, mezarı da Bergama’dadır. Anadolu hâlâ belalı bir yerdir. Türkler, kürtler, zazalar, arnavutlar, pomaklar, lazlar, ermeniler, rumlar birbirini hem sever hem sevmez. Buraya Anadolu derler, sevdası da beladır.

Bu faslı kapatalım artık, yüreğim sancıyor benim.

Cemal Süreya’nın şiiri hepimize dert olsun:

Bugün Sevgililer Günü ve Dünya Öykü Günü.

Üç tane öykü bildirisi okudum bu yıl: Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Hülya Soyşekerci ve İlhan Durusel. Üçü de birbirinden güzel.

İnsanın en güzel öyküsü sevgidir herhalde. Aşk değil, sevgi. Aşk bir cengel gibi geliyor bana, sevgi ise binbir emekle kurup çattığımız bir bahçe.

Bahçeniz eksik olmasın.

Onur Çalı