Barlas Özarıkça’nın 70. Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık bulunduğu Hay isimli kitabındaki en ilginç öykülerden biri de “Tek Motorlu Uçak”tır. Şimdiye kadar yapılan büyüden gerçeğe, ironiden hakikate hareketlerinin tersine gerçekten büyüye, hakikatten ironiye doğru farklı bir anlatım biçimi kullandığı öyküde yazarın, mekân ve insanın zaman içerisindeki varoluşsal sancılarını irdelediğini görmekteyiz.

Öykü, Tekirdağ’dan kalkıp Yunanistan’ın Megara köyünün semalarında düşen bir uçak haberiyle açılıyor. Uçuşun izinsiz olduğu, pilotun kimliğinin henüz öğrenilemediği kazanın gerisinde sadece bir evrak çantasının kaldığı bilgisinin verildiği paragrafta, realist bir anlatım biçimi kullanılarak çok sık rastlanmasa da olağan bir olaydan söz ediliyor. Bu küçük bilgiden sonra ismini vermeyen bir kurum tarafından pilotun kimliğini bulması için görevlendirilmiş anlatıcı devreye giriyor. Hikâyenin bir arayışla yönünü belirlemesi okura, içinde psikolojik unsurlar barındıran bir metne dönüşeceğine dair ipucu veriyor. Sonrasında anlatıcı biraz kendinden ve araştırmalarından söz etmeye başlıyor:
Yirmili yaşlarımdayım. Adliye muhabirliği yapıyordum o yıllarda. Sultan Ahmet Adliyesi’ne yakın ahşap, iki katlı kira evinde oturuyordum. Mesleğimin daha ilk aşamasındaydım. Hırslıydım, yükselmek için fırsat arıyordum.
Bu paragrafta karakterin bazı özelliklerini tanımaya başlıyoruz. İstanbul’da yaşayan hırslı bir kişilik çıkıyor karşımıza. Aynı paragrafta karakterimiz, bütün yazı Trakya’da eski, ikinci el bir otomobille gezip araştırma yaparak geçirdiğini ve hiçbir çiftliğin bir uçak pisti büyüklüğünde olmadığını söylüyor. Burada, yazarın otomobil unsurundan açıklayıcı –ikinci el, eski– bir biçimde söz etmesi, ayrıca sözü edilen kazanın gerçekleştiği alanda bir pist büyüklüğünde herhangi bir alanın olmamasını vurgulaması, okurda otomobil unsurunun metaforik bir yönünün olabileceği hissini uyandırıyor. Öykünün ismine dikkatinizi çekmek istiyorum: Tek Motorlu Uçak. Böyle bir uçak var mıdır? Yani tek motorla uçabilen bir uçak? Yoksa yazar bu başlıkla kullandığı otomobili mi vurgulamak istiyor?
Öykünün devamını paragraflar hâlinde yazıp açıklamaya çalışacağım.
Araştırmadan vazgeçmek üzere olduğum akşamüzeri kaldığım motelde giysilerimi değiştirip motele indim. Son bir defa havadan kolaçan etmek için uçak kiralamak istemiş, bölgenin askeri birliklerle dolu olmasından dolayı yasakla karşılaşmıştım. Yenilgiyi içime sindiremesem de kendime bir duble rakıyı hak gördüm. Sonra koca bir şişe bitti. Bekâr erkek müşterilerle ahbap olmuş, masanın çevresinde toplanmıştık.
Bu bölümde, karakterin elbiselerini değiştirmesi halk kültüründeki don değiştirme olayına bir gönderme olabilir. Acaba karakter başka bir varlığa mı bürünecek? Aynı bölümde karakter, arama çalışmalarına devam etmek isterken çeşitli engellerle karşılaşıyor. Derin düşününce, karakterin kimi aradığını, pilotun kim olduğunu daha çok merak etmeye başlıyoruz. Bu araştırmayı hem talep edip hem de engelleyen şey nedir? Karakterimiz gerçekte kimi aramaktadır?
Adamlardan biri matematik öğretmeniydi. Kimsenin onu dinlememesine rağmen Öklid adında birisinden bahsediyordu. “Megara Okulu’ndandı,” deyince ayıldım, adamın yanına sokuldum. Anlattıklarını can kulağıyla dinlemeye koyuldum. Teorilerden, sözle çizilen geometri şekillerinden hiçbir şey anlamadım. Masadaki gürültücü sarhoş kalabalığı arasında aklıma nereden estiyse, “Yaşadığı yer, nasıl bir yerdi?” diye sordum.
İskenderiyeli matematikçi Öklid’in burada anılmasının ne gibi bir nedeni olabilir? Bunun tek nedeni Öklid’in Megara okulundan olması mı? Girişte düşen uçağın Megara köyüne düştüğünü söylemişti yazarımız, o hâlde bu bir ihtimal, fakat Öklid’in çeşitli teorilerinden birisiyle de bağlantı kurmuş olabilir, bunu öyküyü okumaya devam ettikçe anlayacağız. Devamında karakterimizin Megara’nın nasıl bir yer olduğunu sormasıyla matematik öğretmeni Megara şehrini anlatmaya başlıyor. Canlı betimlemelerle anlattığı şehir, İstanbul’un hızlı şehirleşmesinden önceki hâlidir, zaten cümlesine de “İstanbul’daki Sarayburnu’na benzerdi aynen,”diyerek başlıyor ve şöyle devam ediyor: “Aynı kuş gagası çıkıntı! Denizlere daha açık! Yeşili daha gür! Rüzgârı daha sert!”
Bu kısacık Megara tanımlamasından sonra yazar, paragrafın devamında İstanbul’u anlatıyor. İki şehri birbirine paralel biçimde anlatması bu iki şehir arasında bir kesişim olacağına işaret ediyor. Anlatıcı karakterimiz İstanbul’da oturmaktadır, Öklid ise Megara’da, iki yer birbirine çok benzemektedir. Bu durumda öykünün ilerleyen bölümlerinde bazı unsurların birbiriyle kesişeceğine dair bir şeyler sezmekteyiz: Megara / İstanbul, anlatıcı karakter / Öklid-matematik öğretmeni. Bir paragraf boyunca İstanbul’dan söz eden yazar bölümü şu cümlelerle tamamlıyor:
Kocaman sessizliği kendi sesinle doldurmak istersin. Zaten öyle olmadı mı, deniz ve kocaman sessizlik kocaman gürültüye dönüştü zamanla. Şehirler kuruldu.
Bu bitimde dikkat çeken şey kocaman sessizliği kendi sesiyle doldurmak isteyen insandır. Öykünün başlangıcında da yazarımız, karakterimizin hırslı ve mesleğinde yükselmek isteyen birisi olduğunu belirtmişti. Kocaman sessizliği kendi sesiyle doldurmak isteyen insan, karakterin ta kendisidir, yani hepimiz. Metnin bu bölümünde mekânların doğal oluşumunu değiştiren insanoğluna bir gönderme bulunuyor. Öykünün devamında karakterimiz çok fazla içtiğini söyleyerek neredeyse içinde bulunduğu zamanı unutmak üzere olduğundan söz ediyor, bu sözler zamanlar arası bir geçişi ima etmek için kurulmuş olabilir. Matematik öğretmeni anlatmaya devam ediyor:
Neyse ki tepede genişliğine geniş, uzunluğuna uzun bir meydan oluşturmayı akıl ettiler. Ağaçlar sökülmüş, bahçeler kaldırılmıştı. Taşa inanıyorlardı, taş kalıcıydı. Biçim verecekler, taşın uzun ömründe soyluluklarını sürdüreceklerdi.
Bu kısımda şehirleşmeye yapılan bir eleştiri söz konusu. İnsanların taşa inanmaları, taşın kalıcılığıyla ilgili düşünceleri çirkin yapılara bir göndermedir. Taşın uzun ömründe soyluluklarını sürdürmeleri ise kapitalizmin neden olduğu mal varlığına bağlı gelişen hiyerarşik yapıyı işaret etmektedir. Okumaya devam ediyoruz:
Bizimkisi Megara’dan aldığı buyrukla ayrılmıştı.
Bu cümle ile öykünün başında karakterimizin bilinmeyen bir kurum tarafından görevlendirilip başka şehre gitmesi arasındaki paralelliğe dikkatinizi çekmek istiyorum.
Sitelerinin daha fazla kalabalıklaşmasından, bu yüzden birbirlerine düşmekten çekiniyordu koloni sahipleri. Bayzas serserinin tekiydi, inandıkları her şeye karşı çıkan baş belasıydı. Sitede aykırı düşünceleriyle aralarından zaten çoktan sürgün edilmişti. Tıknaz yapılıydı. Denizcilikte ustalaşmıştı.
Burada Megara’dan ayrılan Öklid’in yerini bir anda Bayzas isimli bir karakter alıyor. Bayzas’ın yazarımızın adıyla olan benzerliği dikkat çekici. Anlatının bu kısmında acaba yazarın kendisi mi devreye giriyor? Bayzas, kendi rolünü yazan yazarın kendisi olabilir mi? Öykünün devamında yazar, Bayzas’ı tıknaz, denizcilikte usta, kimseyi sevmemiş, hiçbir yetkeye boyun eğmemiş, kavgacı, kadınlarla yatıp kalkan, içki içen, uzun kıvırcık saçlı, esmer, baldırları kalın, omuzları geniş, ince uzun burunlu bir tip olarak anlatmaya devam ediyor. Paragraf şöyle bitiyor:
Gemi güvertesinden çok, uzaklardaki karaların kokusunu alırdı. Yamacın tepesine oturmuş, savaş topluluğunun kan ve ter kokusunu alıyordu. Savaşçılar işçi olacaklar. Binaları, yolları inşa edecekler. “Bayzas’ın şehri” diyeceklerdi buraya.
Kocaman sessizliği kendi sesiyle doldurmak isteyen hırslı karakterimiz burada da kendisini göstermektedir. İnsanın varoluşsal çabasını hüküm gücüne bağlayan yanılgısını görüyoruz burada. Bayzas bir şehre sahip olmayı yani gücü ve tahakkümü hayal ediyor. İnsanın doğasında olan sahip olma arzusuyla hayallere dalan karakterimiz, sahip oldukça kendi içinde ifşa ettiği nesnelere karşı zamanla arzusunu yitirip başka yönelimlere odaklanan kapitalist sistemin köle insanını basit ve gösterişsiz bir dille tanımlamaktadır.
Omzu çıplak bir kadının omzunu dişler gibi küfretti. Tercihi yersiz yurtsuz sürekli yeni yollar keşfederek anılmaktı. Varmak değil gitmek istiyordu. Başına hiç benzemeyen şekillerin oyulduğu sikkelerin alım gücü, koloniler arasındaki dolaşımı hiçbir şey ifade etmiyordu ona. Ama işte buyruğa uymuş, kurulan düzenin düzleştirdiği adam olmakla yetinmeyi öğrenmişti. Liderdi, sorumlulukları vardı. Kavgalardan, entrikadan kaçınıyor, Öklid gibi didişmeci düşüncelerden uzak duruyor, topluluğunun yararına buyruk dağıtmakla geçiriyordu akşamları. Kuş değil uçuş anımsanırdı. Ökseye tutulmuş yırtıcı bir kuş gibi hissediyordu kendisini.
Karakterimiz uyduğu sistemin dönüştürdüğü benliğini fark etmeye başlıyor. Varmak değil gitmek istediğini söyleyerek insanın varoluşsal çabasının sahip olmakla değil aramakla ilgili olduğunu vurgulayan karakterimiz, ökseye tutulmuş yırtıcı bir kuş gibi hissediyor kendisini, çırpındıkça yapıştığı yerden kurtulamayan bir varlık görüyoruz burada. Öykünün devamında karakterimiz, matematik öğretmenine Bayzas’ın bir daha Megara’ya dönüp dönmediğini soruyor, karşı taraftan cevap gelmeden önce uzun bir içsel yolculuğa çıkıyor. Bu görevi, yani düşen uçakla ilgili olan görevi neden bir polise değil de kendisine verdiklerini sorgulayarak kendisiyle ilgili uzun bilgiler vermeye başlıyor. Anne ve babasının Şile’de fener bekçisi olduklarını, dillerindeki şivenin yabancı olduğunu, göçmen olduklarını hep gizlediklerini söyleyen karakter bu cümleleriyle daha önceki bir bölümde Öklid’le ilgili söylenen, “Bizimkisi Megara’dan aldığı buyrukla ayrılmıştı. Sitelerinin daha fazla kalabalıklaşmasından, bu yüzden birbirlerine düşmekten çekiniyordu koloni sahipleri,” kısmına gönderme yapmaktadır. İnsanoğlunun belli bir toprağa egemen olup kendi milleti dışında kimseyi istememesi ve bu istencini güvende olma ihtiyacına bağlaması durumu küçük bir cümleyle eleştirilmektedir. Daha sonra Bayzas karakteri ortaya çıkmış ve koloni sahiplerini rahatsız eden bazı davranışlar sergilemişti, bu yüzden de sürgün edilmişti. Çok katmanlı bir anlatıma şahit olduğumuz öykünün bu kısmında daha önce tahmin ettiğimiz olası kesişimlerden birinin olma ihtimali güçleniyor: Öklid, Bayzas ve adını henüz öğrenemediğimiz anlatıcı karakterimiz. Bu kesişim üçünün de aldıkları bir buyrukla yerlerini terk etmeleriyle ilgili olabilir. Paragrafın devamında karakterimiz kendisinden bahsetmeye başlıyor.
Kavgacıydım, denizden ve denizde yaşanan serüven öykülerinden hoşlanıyordum, kendimi öğretmenlerle eşit düzeyde görüyordum. Maket uçaklara meraklıydım. Hiçbir bilgi aklımda yer etmiyor, sınavları korkuttuğum çocuklardan kopya alarak geçiştiriyordum… Kızlar benimle benden fazla ilgiliydiler. Onları fazla kafama takmaz, sürtünerek gövdemden çakan ateşlenmenin büyüsüyle yetinirdim. Ertesi gün hepsini unutur, bir daha aynı kıza geri dönmezdim.
Bu bölümde kendisinden söz eden karakterimizin özelliklerinin Bayzas’la olan benzerliği dikkat çekicidir. Bayzas’la ilgili daha önce verilen bilgiler şöyledir:
Denizcilikte ustalaşmıştı. Deniz onun özgürlük alanıydı. Kimseyi sevmemiş, hiçbir yetkeye itibar etmemiş, kendisini sanki şekilsiz yapı taşı hâline sokmuştu. Kadınlarla yatıp kalkıyor, içki içiyor, birkaç cümleden sonra sağa sola sataşıp kavga çıkarıyordu.
İki karakter arasındaki benzerlikte dikkat çekilen bir şey de kavgacı olmaları çünkü aynı biçimde Öklid’in de didişmeci olduğundan söz etmişti karakterimiz. Bu noktada üç karakteri aynı yerden düğümleyebileceğimiz ikinci bir özellik devreye girmiş oldu. Birincisi, aldıkları bir emirle yerlerini terk etmeleriydi, ikincisi ise kavgacı olmaları. Kesişim ihtimali daha da güçlendi. Sisteme karşı savaşan kişilerin sistem tarafından sürgün edilmesini anlatan bir hikâyeyle karşı karşıya olabiliriz.

Hikâyenin devamında karakterimiz gazetede çalışmaya nasıl başladığını anlatıyor, zaten öykünün başlarında muhabir olduğunu belirtmişti. Babasının bir arkadaşının (Barba) tavsiyesiyle işe girdiğini anlattıktan sonra biraz Barba’dan söz eden karakter, onun aynı gazetede denizle ilgili haberler yaptığını, ayrıca deniz kaçakçısı olduğunu söylüyor. O dönemler bir müze hırsızlığına dair araştırma yaptığından söz edip aynı esnada arkeoloji ve antikçağ felsefesi okuduğunu ancak sadece antikçağ şehir derslerine ilgi duyduğunu belirtiyor. Orijinal metinlerden Antikçağ Yunan’ı araştırırken tesadüfen babasının bu eski dili bildiğini öğreniyor. Karakterin, babasının bu dili bildiğini fark etmesi şu cümlelerle anlatılıyor:
Ortalıkta üstüme beyaz çarşafı sarınarak bir dizeyi okuyup tiyatro yaparken hemen çevirisini mırıldanmıştı. Annemi öksürük tutmuş, öksürüğü durunca denizi seyrederek sarma sigaralarından birini yakmıştı.
Anneyi aniden öksürük tutması manidar bir harekettir, anlaşılan anne bir şeylerin üstünü kapatıyor. Düzene uyum konusunda anne karakterinin gücü babadan daha baskındır, karakterin bulunduğu yere ait olmadığını hissettiren babaya inat anne bu ait olmama durumunun üstünü örtmeye çalışmaktadır. Kendini arayış içerisinde olan karaktere ilk engel en yakınından, annesinden gelmiştir. Metnin devamında karakter müze hırsızlarıyla ilgili bulguları toplayıp önüne seriyor ve bütün bulgular gazete patronuna çıkıyor. Müzeler genelde kazı sonucu bulunan tarihi eserlerin bulunduğu yerlerdir. Buradaki müze metaforu kişisel tarihimizi sakladığımız iç dünyamız, bilinç dışımız; müze hırsızları metaforu ise iç dünyamızda kendi benliğimize ait özelliklerimizi yozlaştıran dışarıdaki sistemleri işaret ediyor olabilir. Müze hırsızlarını araştıran karakterimiz bütün yolların gazete patronuna çıktığını söylüyor. Metnin bu bölümünde sözü edilen gazete patronu George Orwell’in 1984 romanındaki Büyük Birader’i anımsatmaktadır.
Metnin devamında matematik öğretmeni konuşmasını sürdürüyor. Bayzas’ın çok yaşlandıktan sonra Megara’ya geri döndüğünü ancak onu kimsenin tanımadığını hatta iki şehirde de öldüğünün düşünüldüğünü söylüyor. Hem Megara’da hem de İstanbul’da Bayzas için yakma töreni yaptıklarını belirtiyor. Bayzas ve anlatıcı karakterimiz arasındaki tahmin ettiğimiz kesişim ihtimali gitgide netleşiyor. Ölü olduğu zannedilen Bayzas Megara’da bir oda tutup orada yaşıyor, olgun ve bilge bir ihtiyardır artık. İsim değiştirdiği için hakkında verilebilecek fazla bir bilgi bulunmadığını söyleyen matematik öğretmeni sonradan Bizas’a dönüşen Bayzas’ın şu sözlerini aktarıyor:
Günün birinde belki kuşlar gibi uçacağız. Yerçekiminden kurtulduğumuzda ışıkta dönerek uçan pervanelerle geçmişimize dönebileceğiz. Gelecek ne kadar uzaksa geçmiş o kadar yakındır.
Bu cümlelerle Bayzas ya da Bizas zamanlar arası bir yolculuğa işaret ettiği gibi, gelecekteki gelişmelerin mekânı ve insanın doğal tarihini yok ettiğine vurgu yapıyor. Zira, “Gelecek ne kadar uzaksa geçmiş o kadar yakındır,”cümlesinden okur olarak bu biçimde çıkarım yapmak mümkün. Metnin devamı şöyle:
Yaşlı Bayzas, gelecekten sanki havada uçan bir aletle yanıma dönüyordu. Gözlerinle görsen inanmazsın çocuk, kurduğum şehir dünya nüfusundan kalabalık olmuş, iç içe geçen üç üçgen çember tüm yönlere doğru genişlemiş. Oraya, o benim çıktığım burna bir heykel dikmişler ama o heykel benim heykelim değil.
Anlatıcımız yaşlı Bayzas’ı niçin geçmişten değil de gelecekten gelen bir aletin içinde hayal ediyor? Oysa metinde buraya kadar anlatılan hikâyede Bayzas geçmişte yaşayan bir karakterdi. Bu ilginç durum, karakterimizin kendi geleceğini tasavvur etmesi olarak anlaşılabilir. Bayzas gelecekte her şeyin ne kadar tanınmaz hâle geldiğini vurgulayarak zaman içerisinde gerçekleşen değişime vurgu yapıyor. Metnin bu bölümünde en çok dikkatimi çeken şey “iç içe geçen üç üçgen çember” tanımlaması. Yazarımız bu betimlemeyle Valknut sembolünü işaret ediyor olabilir, zira arkeolojik kazılarda bulunan çeşitli nesnelerde bu sembole rastlanmıştır. Valknut sembolünün tanrı Odin’in bağlama ve çözme gücünü sembolize ettiğine dair yorumlar bulunmaktadır. Odin, insanların savaşta çaresiz kalması için zihinler ile bağ kurma gücüne sahipti ve ayrıca savaş deliliği, sarhoşluk ve ilham armağanlarıyla korku ve gerginliğini azaltabilirdi.Zamanın getirdiklerine karşı mücadele eden mekân ve insanlara savaş deliliği hissi, sarhoşluk ve ilham armağanı vererek değişime olan direnci kırmaya çalışan sistemler bu sembolle güçlü bir tanrı metaforuna büründürülebilir. Yani savaşan insanları yok eden bir tanrı, sonuç itibarıyla ölü savaşçılar, sistemlerin yok ettiği ölü başkaldıranlar. Aynı zamanda bu şekil matematiksel olarak düşünüldüğünde birbiriyle kesişen üçgenler, dolayısıyla paralel doğru parçaları da dikkatimizi çekmektedir. Bu da hikâyede geçen Öklid karakterinin aksiyomlarından birisini işaret ediyor olabilir. Başkaca düşünürsek yazarımız bu sembolle, öyküdeki anlatıcı karakterimiz, Öklid ve Bayzas’tan oluşan, birbiriyle kesişen üç kişiyi vurgulamak istiyor da olabilir. Bu üç kişinin aynı kişi olma ihtimali yüksek. Olasılıklar okurdan okura değişecektir. Metnin devamında yazar değişen şehri biraz daha anlattıktan sonra anlatıcı karakterimize şunları söyler:
İşte benim yaşadığım serüven. Gittim, gördüm, geldim. Aynı yerdeyim. Aynı yalnızlıkta. Biraz iki büklüm. Üç ayaklı. Bilmece bildirmece. Kanmaca kandırmaca. Dizginlerini koparmış Atina aygırı. Yelkenleri yırtılmış tekne. Suyu kurumuş, rüzgârı kesilmiş kıpırtısız deniz. Bırak yazmayı çocuk. İşe yaramaz. Odacığıma götür beni.
Anlaşılan Bayzas kendi içine yaptığı yolculuk sonucunda yaşlanıp olgunlaşıp geri dönmüştür. Bilmenin, öğrenmenin zaman içerisindeki yoz değişime karşı verilecek savaşta bir önemi kalmamıştır. Kişinin somut olarak sistemlere ve soyut olarak kendi içsel yozlaşmasına karşı yapabileceği pek bir şey de yoktur. Odacığına dönmek istemektedir. Tanrı Odin insanı yine mağlup etmiştir. Savaşçı artık bir ölüdür. Öykünün devamında gün ağarmaya başlar ve matematik öğretmeni zaman içerisindeki değişimlerden söz ederek konuşmasını bir süre daha sürdürür. Sonra anlatıcı karakterimizin sessizliği kendi sesiyle doldurmak isteyen hırslı tarafı tekrar devreye girip, sorunu çözemezse işten atılacağını söyleyerek Trakya’da böyle bir pistin olup olmadığını sorar. Sorudan sonra küçük bir içsel hesaplaşma yaşayan karakter artık bilme isteğinin bittiğini fark eder. Zaten karşısında oturan matematik öğretmeni de gitgide silikleşmektedir. Karakter, “kuşkuya düştüm, bütün bir gece yoksa kendi kendime mi konuşmuştum”diyerek aslında başından beri konuştuğu matematik öğretmeninin kendisi olduğunu vurgular. Böylece yazar bize, düz bir gerçeklik biçiminde algıladığımız akıl almaz bir hayal dünyasında dolaştığımızı göstermiş olur.
Metnin sonunda, karakter otomobiline bindiği esnada gök ve yerin sıyrılıp birbirinden ayrıldığını, havanın deprem durgunluğunda olduğunu söylüyor. Olağanüstü bir durum yaşayacağımıza dair bir izlenim ediniyoruz. Başını havaya kaldırıp bakan karakter gökte tek motorlu bir uçak görüyor. Metnin başında belirttiğim gibi bu tek motorlu uçak karakterin otomobili ve uçakta kaybolan pilot da kendisinden başkası değildir. Karakter metin boyunca kendisini aramıştır. Bu kısımda, “motoru çalıştırdığım anda” diye başlayan bir cümle kurmaktadır. Oysa motor kelimesi yerine otomobil kelimesini de kullanabilirdi. Bu kelime özellikle seçilmiş ve tek motorlu uçakla ilgili tahminimizin doğruluğunu güçlendirmiştir. Motoru çalıştıran anlatıcı karakter bir anda silahlı jandarmalar tarafından durdurulur. Kendisini aramak için iç dünyasına yapacağı yeni yolculukta yine engellerle karşılaşmıştır. Jandarmalar tarafından kelepçelenen karakter bir yere götürülür, gittiği yerde beklerken gözlerini kapatır ve gücünü tekrar toplar, metin şöyle son bulur:
Kelepçeyi zorladım, açılıverdiler. Anlayacak bir şey yok, dedim kendi kendime. Ayaklarıma baktım. Beyaz koşu ayakkabılarım tertemizdi. Kalktım, var gücümle böceklerin ötüştüğü uzun saplı başak tarlasına doğru koştum. Arkamdan ateş açtılar. Her mermi suskunluğunda, “Bayzas!” diye bağırdıklarını duyar gibi oldum. Anlatıyor olduğuma göre günün bekçileri keskin nişancı değildi. Yuvarlanarak hızlandığımı, sinekten daha hafif havalanıp uçtuğumu anımsıyorum. Söyledim size. Masal gibi. İnandığına kanmak rahatlatır.
Sonuç olarak gerçekçi ve somut bir dille anlatıldığını düşündüğümüz öykünün aslında başından sonuna kadar gerçeküstü bir olayı soyut bir teknikle anlattığına şahit olup ters köşe oluyoruz. Bu muazzam oyunu oynayan yazarımızın ömrüne bereket ve kalemine kuvvet diliyorum. İnandığımıza kandık ve rahatladık.
Hicret Birik
