Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne (Dardenne Kardeşler / Dardenne’ler), 2011 yılından bu yana yakından takip ettiğim, yeni çıkan filmlerini bulduğum ilk fırsatta izlediğim iki yönetmen. Bu denli yakından takip ettiğim yönetmenlerin yeni bir filmini izlediğimde, sanki bir arkadaşımla konuşuyormuş gibi hissediyor, yakından tanıdığım bir dünyada bilmediğim bir şehrin havasını teneffüs ettiğimi duyumsuyorum. Ne mutlu ki Dardenne’lerin dünyasındaki toprak oldukça bereketli, iki üç yılda bir yeni mahsülün hasadını izleme şansını yakalıyorum.

Dardenne’ler beni her filmlerinde derinden etkilemeyi, yüreğime bir çizik atmayı başardılar. Bu nedenle, Dardenne’lerin filmleri üzerine konuşmaktansa, sinemalarının genel olarak beni neden etkilediği üzerine konuşmak çok daha anlamlı. Aslında bunu biraz, La promesse üzerine yazdığım denemede yapmıştım; şimdi biraz daha açmak, bendeki tesirlerinin neden bu denli yoğun olduğu üzerine düşünmek istiyorum.

İlk olarak şunu söylemem gerekiyor: Dardenne’lerin kadrajındaki kişilere ben fevkalade yabancıyım. Onların hayatlarını, dertlerini, efradını cami ağyarını mani anladığımı söylersem mübalağa sanatının amatör bir örneğini vermiş olurum. Öte yandan, hayatın pek de şans tanımadığı, hiyerarşinin alt kademelerinde kalan bu kişilerin ürkekliğini, öfkesini ve gururunu hiç anlamıyorum dediğimde de vicdanıma haksızlık ettiğimi hissederim. Dardenne’ler çok sert bir gerçekliği, adeta bir belgeselcinin gerçekçilik takıntısıyla anlatırlar. La promesse’ye ilişkin yazımda belirttiğim gibi, bu belgeselci kamera tüm olana bitene seyirci kalan bizlerin vicdanına bir çizik atar ve biz tekrar hatırlarız: Vicdan, mantığı yener!

Dardenne Kardeşler (2014)

Öte yandan Dardenne Kardeşler’in sinemasında asla gözden kaçırılmaması gereken, önemli ve sert bir zemin daha var: Avrupa’nın riyakârlığı! Dardenne’lerin kadrajında kendilerine sıklıkla yer bulan ötekilere Avrupa’nın bakışı, Dardenne sinemasının diğer güçlü ayağını oluşturuyor. Bu anlamda, slogan bir cümle kurarak Dardenne’lerin sinemasını şöyle özetlemek mümkün olsa gerek: Dardenne’ler, Avrupa’nın riyakârlığını sert bir şekilde ortaya koyup insanların vicdanına sızmaya çalışırlar. Ne demek istediğimi Nuri Bilge Ceylan’ın bir röportajından alıntıyla açıklamaya çalışayım.

Nuri Bilge Ceylan, 2014 yılında Altın Palmiye Ödülüyle döndüğü Cannes Film Festivali’ndeki basın konferansında, kendisine yöneltilen ve –ana hatlarıyla– şöyle özetlenebilecek şu soruya yanıt verir: “Bu filmin yalnızca sizin hayata ve aileye dair kişisel kaygılarınızı ve sorularınızı değil, Türkiye’de süregelen durumu da merkezine aldığını söyleyebilir miyiz?”

Ceylan’ın bu soruya verdiği yanıt, aslında sanatın gücünü ortaya koyması açısından manidar:

Türkiye’deki şu anki durum (…) insan doğasının genel (yapısıyla) açıklanabilir. (…) Ben film yaparken şu anki duruma gönderme yapayım diye düşünmem; zaten düşünemezsiniz. (…) Bugünkü durum hakkında bir şey söylemeye kalksanız 3 sene sonra ortaya çıkar. Dolayısıyla sinemanın güncelliği kovalaması hem zor hem de gerekli değil bence. Sinema ve sanat, bence, daha temellerine inmelidir; (…) o nedenle sosyal konular, benim o kadar da ilgimi çekmiyor; çünkü sosyal konuların insan psikolojisinin bazı temel nitelikleriyle de açıklanabileceğini düşünüyorum zaten.

Ceylan’ın burada üzerinde durduğu konu, aslında bir sanat eserinde derinliğin nasıl ortaya çıktığını da anlatır. İyi bir sanat eserinin güncel olaylara değinmesi, kör parmağım gözüne bir bakış açısıyla bir şeyleri ortaya çıkartmaya çalışması gerekmez. İyi bir sanat eseri, insan ruhunun karanlık dehlizlerinde gezer ve oradan inci devşirmeye çalışır. Bunu layıkıyla yaparsa insan ruhuna dair bir şeyler söylemeyi başarırsa zamansız bir şekilde görevini yerine getiriyor demektir.

Ceylan açıklamasına şöyle devam eder:

Sanatçının görevi, bence, gazeteciden öte; güncel olayların toplumun farkına varmasını sağlamaktan öte, daha başka bir şey olmalı (…) Japonya’da sözgelimi ufak bir olayda bir insan istifa ederken Türkiye’de etmiyor. Çok daha büyük olaylarda, hiç kimsenin istifa ettiğini görmüyoruz ama, eğer sanat aracılığıyla biz o kültürün içine onur, gurur ya da ne bileyim, utanma duygusu gibi duyguları enjekte edebilirsek insanların utanma eşiklerini düşürebilirsek belki bunlar olacaktır.

Sanatçı, güncelin peşinde koşturup “Bakın ne kadar da kötü olaylar oluyor!” demek yerine daha derinlere inip insan ruhunun karanlığını göstermeye (dikkat: aydınlatmaya değil!) çalışırsa esas görevini yerine getirir. Ceylan aynı röportajda bunu “insanların ruhuna sanat yoluyla sızmak” şeklinde özetler; sanatın dönüştürücü yanı, aslında tam da buradadır.

Şimdi bu cümleleri kendimize kılavuz edinerek Dardenne Kardeşler’in sinemasında bir yolculuğa çıkalım. Avrupalı Dardenne’ler, Avrupa’ya riyakârlığını gösterip onu vicdana davet eder; Ceylan’ın cümleleriyle açıklarsak, Avrupa kültürüne vicdan kavramını sokmaya çalışırlar. Biz kadrajda çoğu kez, hayatın alt katmanlarında yer alan, kötü hayat şartlarını tevekkülle kabul etmelerine zorlanan toplum kuklalarını görürüz. Toplumun gözünde onların bir kişiliği bile yoktur; sistem, daha doğdukları anda onları çiğneyip tükürmüş, tevekküle muhtaç etmiştir. Modern Avrupa insanı için onlar, süpermarkette gördükleri sosisten farksızdır! Modern insan, sosisi öylece vücuda gelen ve hızlı bir şekilde pişirilip karnını doyurmaya yarayan bir endüstri ürünü gibi görür. Tam da bu sebeple, sosislerin yapımına ilişkin herhangi bir şey duyduğunda ya da izlediğinde aniden kanı donar! Daha sert bir örnekle iyice açıklayayım: Kelle paça çorbasını afiyetle içen birinin önüne bütün bir pişmiş kelle geldiğinde çoğu kez kanı donar, midesi bulanır ve kelleyi önünde tutmaya devam edersek istifra eder! Modern dünyanın hijyeninde kaybolan neden sonuç ilişkileri bir anda kurulmaya başlar. Öyle olduğunu bilmek başka, onu bizzat görmek bambaşkadır!

Dardenne’lerin kadrajında da toplumun ötekilerini görürüz:Modern üretim teknikleri nedeniyle doğadan kopan insan, nasıl ki markette gördüğü paketlenmiş sosis ile bir sığır ve onun bağırsağı arasında bağlantı kuramıyorsa, bu bağı kuracak neden sonuç ilişkilerini kaybettiyse, Dardenne’lerin kadrajındaki kişilerin acılarını da anlamlandıramaz ve o acılardaki kendi rolünün farkında varamaz! Öylesine gaddarlaşmış, modern hayata öylesine adapte olmuşuzdur ki onların da insan olduğunu, sevdiklerini, sevildiklerini, kahkaha atmak istediklerini, sevdiklerini görmeyi arzuladığını unutmuşuzdur. Dardenne’lerin bıçağı, en büyük yarayı tam bu noktada açar: Avrupa medeniyetinin aslında nasıl kendine medeni olduğunu, tüm toplumun yalnızca kendinden olana, “kendi gibi”sine saygı gösterdiğini, belgesele yakınsayan bir estetikle gösterir. Alt sınıftakiler kale alınmayacak o haklardan yararlanamayacak kişilerdir. Yararlanamazlar, zira onların doğası bunu gerektirir. Onlar alt tabakaya doğmuşlardır, bunun sonucu da tüm bu zorluklardır: 50 Euro karşılığında oral seks yapmalı, hapishane benzeri yerlerde köle gibi çalışmalı, uzaktaki sevdiklerinin akıbetini sorgulamadan sessizce hayatlarına devam etmelidirler. Toplumun ötekileri, makus talihlerini tevekkülle kabullenmek zorundadırlar; aksi tahayyül bile edilemez!

Son filmleri Tori ve Lokita’da (2022), Avrupa’nın bu riyakarlığı çok bariz bir tezatla ortaya konur. Birbirini kardeş gibi seven iki dost-öteki, lüks denmese de eli yüzü düzgün denecek bir lokantada şarkı söyleyerek ve şefin pis işlerini üç otuz paraya hallederek yaşamlarını sürdürür. Vitrinde, yani yemek yenen yerde her şey pek bir medeni ve güzeldir; mutfağa, o medeniyetin geldiği yere baktığımızda ise başka bir dünya görürüz. Tori ve Lokita, hiçbir hakka sahip olmayan iki köleden farksızdır. Yüzeyde bir tercih şansları varmış gibi görünür oysa içten içe biliriz ki onların hiçbir zaman bir seçim hakkı olmamıştır ve olmayacaktır. Dost ötekiler, medeniyetin kendilerine diktiği elbiseyi, sevsinler ya da sevmesinler, giymek zorundadırlar!

Öte yandan, tamamen vazgeçmemeleri için çok uzak gelecekte gerçekleşecek bir umut ışığı da pazarlanmalıdır kendilerine. Bu çok güçlü bir ışık değildir elbette; fakat o yoğun yoksulluğun ve karanlığın içinde cılız da olsa bir ışıktır işte. Lokita’nın annesine para gönderebilmesi, evraklarının bir şekilde çıkartılıp hizmetçi olabilmesi için bu pisliklere tevekkülle boyun eğmesi lazımdır. Bu cılız ışık, o karanlıkta Lokita’nın ve dostu Tori’nin tutunabildikleri yegane umut kaynağıdır. Bir şekilde devam etmeyi olanaklı kılan da zaten bu ışıktır. Her ikisi de derinlerde bir yerlerde bilirler ki onları aşağılayarak da olsa kale alan kişilerin vaatleri dışında hayatta tutunacak bir dal yoktur. Zira medeniyet sofrasında onların yeri, mutlu insanların gecesini güzelleştirmek için ayakta durup çekingen bir sesle şarkı söylemekten ibarettir: Sofradakiler, mutfaktakileri umursamazlar!

Bu noktada Dardenne’lerin sinemasında bir yarılma olduğunu söyleyebiliriz: Bir yandan Avrupa medeniyetinin ötekiye olan umursamazlığını gösterirken diğer yandan o medeni insanların vicdanlarına sızmaya çalışır. Haneke’nin yaptığını farklı bir perspektiften yapar: Funny Games’te Haneke, karakterini bir anda kameraya döndürür ve bize, neden böyle bir şiddete seyirci kaldığımızı, belki de içten içe bu şiddeti arzuladığımızı sorgulatır. Dardenne’ler belgeselci kameralarının soğuk gerçekliğiyle başka bir telden sazı ellerine alırlar: Neden bu insanların dramına seyirci kalıyorsun? Neden bu fakirliği, karanlığı onların kaderi kabul ediyorsun? Neden onların tüm kötülüklere tevekkülle boyun eğmelerini istiyorsun? Neden onlara bu yaşamı müstahak görüyorsun? Neden onlara vuran bu talihsiz piyangonun farkına varmıyorsun? Dardenne’ler, bu varyasyonlarla başta Avrupa olmak üzere her insanın vicdanına sızmaya çalışırlar.

Ötekine duyulan öfke Avrupa’ya özgüdür demek büyük bir haksızlık, dahası gerçeği görmezden gelmek demek. Kendi karanlık yüzümüzün derinliklerine biraz baktığımızda, çok sarihtir ki pek çoğumuzun bizden olmayana, bizim gibi düşünmeyene tahammülü pek az. Dahası çoğumuz, Dardenne’lerin filmlerindeki kadar sert değilse de ötekilerin sefaletini görmezden geliyor, sadece bir kötü piyango olan bu durumu tevekkülle kabul etmeleri gereken, sevmeseler de yemek zorunda oldukları bir yemek gibi görüyoruz. Dardenne’ler, belgesel estetiğine yakınsayan film dilleriyle hepimizin vicdani eşiğini düşürmeye, ötekileri aynı bizler gibi sevinçleri, öfkeleri, umutları, bedbinlikleri, kahkahaları, gözyaşları ve hepsinden öte gururları olan bireyler olarak resmetmeye çalışırlar. Hayatın tokatını yemelerinin son derece doğal olduğunu düşündüğümüz ötekiler de aslında bireydirler ve her birey gibi, saygıyı hak ederler.

Dardenne’lerin sinemasını, sanatın gücünü ortaya koyan, vicdanımıza sızmayı başaran yapısı nedeniyle yakından takip ediyorum. On küsur yıldır vicdanımı yoklayan, sorgulayan, kendime, çevreme dair sorular sordurtan, beni üzerine yeterince düşünülmemiş yargılardan uzaklaştıran bu dünyaya her girdiğimde, sanatın dönüştürücü gücünü vicdanımda hissediyorum.

Deniz Kıral