17.Şubat.24
Sözcükler dergisinin yeni sayısında (sayı 107, Ocak-Şubat 2024) Melih Cevdet’in Fethi Naci’ye yazdığı üç mektup yayımlandı. Fethi Naci’nin mektuplarını görmüyoruz, o ne yazdı bunlara cevaben bilmiyoruz ama Anday, Paris’ten yazdığı 30 Ağustos 1979 tarihli mektubunda “Yakup Kadri hakkında ben de kısaca düşündüğümü yazayım” dediğine göre, Fethi Naci de kendi kanısını belirtmiş olmalı.

Melih Cevdet ne mi diyor Yakup Kadri hakkında, buyrunuz:
O adam “roman”ın ne olduğunu hiçbir zaman anlayamamıştır. Bir çok başka yazarımız gibi, o da sözüm ona yüksek fikirlerini birtakım uydurma, cansız, yaşamayan tiplere söyletmekten başka ne yaptı? Yakup Kadri, olsa olsa bir röportaj yazarıdır, hem kötü bir röportaj yazarı.
Yakup Kadri’nin Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nı okudum en son. Keyifle okudumdu. Romanlarının hepsini değil elbette ama birkaçını lisedeyken okumuş, sevmiştim. Acaba şimdi okusam değişir mi yargım? Doğrusu bilemiyorum.
Siz ne diyorsunuz? Melih Cevdet’inki acımasız bir yargı mı, yargısız infaz mı? Yoksa gerçeklik payı yüksek bir tespit mi?
Buyrun sohbete…
20.Şubat.24
Bu aralar kilo alıyorum ve tuhaf biçimde, müthiş zevk alıyorum bundan. Yanlış anlaşılmasın, kilo almama sebep olan eylem, yani hesapsızca yemek değil beni mutlu eden, kilo almanın kendisi. Kilo alıyor almak mutlu ediyor beni. Oysa kaygılanmam, hem tıbbi hem estetik nedenlerle karalar bağlamam gerekir değil mi? Nerdeee!
Eski kıyafetlerime giremediğimde, bari o zaman üzülsem. O da yok!
Oh diyorum, kurtuldum bu eski püskü şeylerden. Bahaneyle yenilerini alırım diye seviniyorum bile.
Hayrolsun.
21.Şubat.24
Eskiden televizyonda görece iyi diziler izleme olanağımız olurdu: Süper Baba, İkinci Bahar, Şehnaz Tango, Şaşıfelek Çıkmazı, Yeditepe İstanbul… Birinden birine illa ki denk gelmişsinizdir. Şimdi televizyondaki diziler berbat oğlu berbat. Ücret ödediğimiz platformlarda ise ancak eskinin televizyon dizisi kıvamında işler var. O da şanslı gününüzdeyseniz.
Televizyon açık şekilde birkaç küçük iş halletmek, arada bakıp gülmek, arada koyvermek. Televizyonun daimi mesaisi… Ne bileyim, belki bunlar belki de salt nostalji (nostaljinin izahtan vareste varyasyonu: gündedün) duygusuyla Yabancı Damat izliyorum bir süredir. İlk bölümlerin senaryosunda Sulhi Dölek imzası var. Sonra, hangi bölümdeydi unuttum, ölüyor Sulhi Dölek. Anısına saygıyla açılıp kapanıyor o bölüm.
Diziyi az çok bilirsiniz. Türk kızla Rum oğlanın aşkı. Ailelerin birbirine girişi, tatlı çekişmeler… Oyunculuklar sayesinde ve genelde komedinin hüküm sürdüğü bir dizi işte.

Son günlerde yirmiye yakın bölümünü izlemişimdir dizinin. En az üç dört kez rastladığımdır: İstanbullu Rumlar konuşur. Derler ki otuz yıl oldu, kırk yıl oldu İstanbul’u görmeyeli. Ufak bir takvim hesabı: Demek ki bu karakterler 1964’te ve bazıları 1974’te ayrılmışlardır vatanlarından, yani İstanbul’dan. (“Benim tek vatanım var, o da İstanbul” diyen Petros Markaris’e selam!) Fakat dizide “ayrılış nedenlerine” dair tek bir sözcük işitmeyiz. En fazla, Türk milliyetçiliğiyle dolup taşan bazı karakterler (söz gelimi Memik Dede) biraz yatışır, her şeyi anlayan bir ifade yerleşir yüzlerine.
Yine de rakı içilen sahnelerde mozaikleme, buzlama ya da adına her ne halt deniyorsa onun olmayışı bile iyi geliyor insana. Çünkü artık bırakın kadeh mozaiklemeyi, dizideki karakterlerden biri “içki içmek” dediğinde bile sansür giriyor devreye.
Sonra başka bir sahnede Kuvayi Milliye Destanı’ndan Karayılan Hikayesi’nin okunması: Antepliler silâhşor olur…
Türk-Yunan çiftten olma bebeğin dinine dair konuşurken anne ve babasının “büyüyünce dinini kendi seçsin” kararı almaları… Ailenin büyükleri, çocuğun adı için atışırken (Ege olsun, hayır Andreas olsun!) “adı bebek kalsa olmaz mı” demeleri… (Bebeklerin ulusu yok!)
Ne bileyim, gündedün özlemiyle abartıyorumdur belki de… Fakat şurası bir gerçek ki bugünden çok başka zamanlara götürüyor beni Yabancı Damat. Daha normal günlere…
23.Şubat.24
Beytepe Kampüsü dünyada en çok renge ev sahipliği yapan yerdir. Sonbaharda kırmızıdan sarıya giden renk paletinde her bir ana rengin en az elli farklı tonunu içermesi yetmiyormuş gibi baharda da yeşilin binbir tonu gelip yerleşir kampüse: Limoniden yosun yeşiline, orman yeşilinden armut rengine, zümrütten zeytuniye bir yeşil kalabalığı zapteder ortalığı. Yeşilin zorbalığı olur mu? Beytepe’de olur, olurdu.
Kış gelir, kar yağar ve ortalık bir tek rengin, beyazın diktatörlüğüne kalır sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz demektir. Kar yağar, evet. Ortalık beyaza keser, doğru. Fakat beyaz da bir başına değildir. Karın üstüne basan her ayak farklı bir renk bırakır üstünde, bırakırdı.
Mevsim geçişlerinde, ara mevsim mi demeli şimdi onlara, hele hele baharla yazın iç içe geçtiği, birbirine ağdığı o tılsımlı günlerdeyse artık ne lügat yeterdi renkleri anlatmaya ne palet: nefti, cam göbeği, safran, yakut, mürdüm, fuşya, hatta saman sarısı… Abartmadığımı anlamak için en az dört mevsim geçirmeniz gerekir Beytepe’de.
2002-2005 yıllarında gece gündüz orada yaşamış olan ben fakir ise, onca renk arasından olabilecek en kötü rengi seçmiştim kendime: Sarı. Kahverengiye çalan bir sarı. Evet bildiniz, bok sarısı.
Okulun son senesinde artık yurtta kalmıyordum. Belki de biraz bu sayede, akşamları orada olmadığım için, gözlerimi bu renk kalabalığından biraz olsun çekip dinlendirebildiğim için doğru rengi bulabilmiştim sonunda: Mavi. 2005-2006 eğitim öğretim dönemi, mavinin benim için en uygun olan tonunu seçmekle geçti. Kolay iş değildi doğrusu. Özellikle 2006 yılına antremizi yaptıktan sonra, yani okulun son aylarında en büyük uğraşım bu olmuştu. Laciverdi bir maviyi mi sahiplenecektim, deniz mavisini mi? Peki bu durumda Acem mavisi ya da toz mavi, hele gece mavisi bana gücenmez miydi? Bunları düşünmek en büyük işim olduğumdan okulun son döneminde derslere pek giremedim. Kampüse gitsem bile Beycafe’nin, City Center’ın oralarda dolaşıyor, dört yıl önce kampüse ayak bastıktan sonraki ilk kışımda kayıp düştüğüm yeri –ama tam olarak o yeri– bulmaya çalışıyordum. Seçeceğim maviye dair bir ipucu beni bekliyor olabilirdi orada. Her hatıra bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu belki de.
Yeni açılan ve üniversite halkı arasında BAM olarak adlandırılan sevimsiz yere yolumu düşürmüyordum tabii. Orada bana dair tek bir şey bile yoktu çünkü.
Ben böyle avare dolanırken olan oldu. Mezuniyet günü geldi çattı: Mor cüppe giydirdiler bize. Kep filan. Bana kalan renk belli oldu böylece: Mor yağmur rengi.
O günden beri iflah olmadım zaten. Hep şu şarkı dilimde:
yağmur türküsü
yağmur altında
sırılsıklam söylenir.[1]
Mor yağmur bulursanız,
benden söylemesi,
kaçırmayın ıslanın!
Onur Çalı
[1] Yağmur Türküsü, Halim Yazıcı.

MCA yanilmis.Yaban in hala kanli canli yasamakta olan tiplerini gunumuzde cevremizde goruyor, yazarin izlenimlerini iletisimsizliklerimizde aciyla yad ediyoruz.Daha ne yapacakti Yakup Kadri? Yaban Cumhuriyet romaninin onculerinden.