Cumhuriyet tarihimizin önemli edebiyatçılarından ve düşün insanlarından biri olan Nahid Sırrı Örik’in 1928-1952 yılları arasında çeşitli gazetelerde ve mecmualarda resim sanatı ekseninde yazdıklarının toplandığı “Resim Yazıları” adlı kitap Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Kitapta, Örik’in dönem resmine dair yorumlarının yanında Türkiye’de güzel sanatların tekâmülü için sunduğu isabetli önerileri de görmek mümkün.

1895 doğumlu Nahid Sırrı Örik’i geç Osmanlı erken Cumhuriyet aydını portresi olarak görmek mümkün. “Eski Zaman Kadınları”nı okuyanlar yazarın Osmanlı’nın çetin koşullarını tecrübe ettiğini görecektir. Şehirden şehre memuriyete atanırken işret ve kumar âlemlerinde kaybolan dedeler, babalar; ev idaresini kendi aralarındaki hiyerarşi nizamında birçok çatışma içerisinde yöneten nineler, anneler, gelinler… Dönemin şartlarına göre terfi ve tenzil arasında oradan oraya savrulan erkeklerin memuriyetine bağlı olarak göçebe bir hayat; gidilen her şehirde kadınların haneyi yeniden kurma çabası… Pek tabii olarak bu şartlar altında düzenli bir öğrenim görmemiştir yazar. Özel derslerle başladığı eğitim hayatı, Beşiktaş’ta bir rüştiyede devam eder, ardından bir İngiliz ve bir Fransız mektebine başlar, Mekteb-i Sultani’ye geçer, sonrasında ise Mekteb-i Hukuk’a… 1915 yılında ise Avrupa’ya giderek burada pek çok kentte yaşar. 1928 yılında memlekete dönen Örik, yazmaya, üretmeye başlar. Sayısız eserinden bahsetmek bu yazının boyutunu aşsa da tarihe meftun olan ve gerek eserlerinde gerek yazılarında tarihi idrak etmeye çalışan bir kalem olduğunu belirtmeli. İşte bu bağlamda 1928-1952 yıllarında yayımlanan resim hakkındaki yazılarında da hem bir tarihçi hem bir seyyah hem bir düşün insanı hem de bir eleştirmen rolünü üstlenmiştir. Bahriye Çeri’nin, kitabın önsözünde vurguladığı gibi kalemini tesadüfen oynatmaz:
“Resim Yazıları okunduğu zaman açık ve net olarak görülecektir ki Nahid Sırrı’nın resim üzerine yazdığı yazılar rastlantıya dayalı değildir. Tekrar etmek isterim ki yazar resim eğitiminden Türk resim sanatının gelişmesi için yapılacaklara, resimde konu, teknik ya da resim tenkit edebiyatı, resim eleştirmenliği, Türk resim tarihi, resim müzeciliğine kadar her açıdan resim sanatını ve Türk resmini ele almıştır. Belki en önemlisi de Türkiye’de resim tarihini 19. yüzyıldan başlatan, batılılaşmayı kaynak gören anlayışı şüpheli bulması, başka kanıt ve geleneklere bakmanın gerekliliğine işaret etmesidir.” (s. 15-16)
Evet, Türk resim sanatına etraflıca bakmıştır Örik. “Etraflıca bakmak” altı çizilmesi gereken bir husustur çünkü açıklıkla görülebilir ki o dönem güzel sanatlar nezdinde hiçbir program yoktur! Örnek vermek gerekirse, Güzel Sanatlar Akademisi “Fransa’da Müstakil Resim” isimli yeni bir kitap çevirisi yayımlar. Üstelik çevirmenler Cahit Sıtkı ve Ahmet Muhip’tir. Ancak Örik, bu kitabın katkısının mahdut olacağını belirtir çünkü öncelikle “bir initiation kitabı, bir el kitabı, ondan sonra umumi bir resim tarihi tercüme ettirmek, ondan sonra da resim sanatının mazisi geniş ve büyük her memleketin resim tarihini verirken” Fransa resim tarihine geçmek gerektiğini belirtir. Bu programsızlığın bir diğer örneği de D Grubu çalışmalarında görülür. Örik, onların çalışmalarını yetersiz bulurken bunun sebebini de belirtir: On-on beş resim yapmak için Anadolu’da sadece bir ay geçirmek zorunda olmaları. Başka bir örnek ise Dolmabahçe Müzesinde sergilenen resimlerde hiçbir nizam olmaması. Eyüboğlu’ndan dokuz, Hamdi Bey’ten tek resim sergilenmesi gibi… Üstelik Ahmet Mithat Efendi ile Mithat Paşa’yı karıştıracak kadar özensiz yazılan ibarelerle. Bir yandan resim sanatına dair gelişmelere sevinirken öte yandan programsız bir gelişmenin beyhude bir çabadan ibaret olduğunun altını çizer. Tabloların tek alıcısı devlettir, devlet de aldığı tabloları depolarda tutar ki birçok tablo “hüsn-ü muhafaza” edilemez. Oysa müzeler ve galeriler sayesinde bu tabloları halka ulaştırmak, resim sanatına dikkat çekmek “halkın güzellik terbiyesini inkişaf ettirmek hususunda” lazımdır. Louvre ve Luxembourg müzelerini örnek verir: İlkinde asırlar evvel yaşamış ressamların paha biçilemez tabloları sergilenirken, ikincisinde asri veya vefat edeli az zaman geçmiş ressamların eserlerine yer verilir. Bizde ise yabancı ressamların tabloları yoktur. Devlet, bütçesi nazarında yabancı ressamların eserlerini de satın almaya başlamalıdır.

Öte yandan 1945 yılında, Balzac’ın Cézanne, Picasso gibi ressamları derinden etkileyen Le chef-d’oeuvre inconnu eserini Meçhul Şaheser adıyla Türkçeye çeviren Örik, sık sık tercüme eksikliğinin altını çizer. Hem umumi resim tarihinin çevirileri gereklidir hem de Ar gibi resim dergilerinde aktüaliteyi takip etmek için yakın zamana dair çeviriler lazımdır. Yine de bu kolay bir iş değildir, zira o dönem Mehmed Rauf, Abdülhak Hamid gibi yaşadıkları on yılda vefat eden yazarların kitaplarına dahi ulaşım zordur. Öyle ki Örik bile Hamid’in kitabını bir arkadaşından ödünç almak zorunda kalır. Bu bağlamda kapalı kütüphanelerin –başta Maarif Vekâleti Kütüphanesi– açılması, açık olanların da işlevsel hale getirilmesi gerekir. Görüldüğü üzere, dönemin bütün kültürel sorunları iç içedir. Yazar, resim sanatından hareket ederek asrileşmenin çarpık yapısını gözler önüne sermiş olur. Ters bir okuma yaparak, onun tespitlerinden hareketle Cumhuriyet döneminin aydın portresine de ulaşmış oluruz.
Öte yandan, resmin diğer sanatlarla ilişkisine de çokça değinir yazar. Bir yazısında Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” romanını konu edinir mesela. Bugün, senelerdir en çok satanlar listesinin başında yer alan romanı çok romantik bulduğu için pek muvaffak bulmasa da Sabahattin Ali’nin “muhakkak ki kuvvetli bir hikâye kabiliyetine sahip” olduğunu söyler. Ayrıca, kendi okuruna romanın ilk cümlesindeki “savruk mantıksızlığa” sinirlenmeden “kitabı elinizden atmayın” tembihinde bulunur. Öte yandan güzel sanatların birbirlerine benzememesi gerektiğinin de altını çizer. Bu konuda, bilhassa şiir üzerinden örnekler verir. Sembolist şairlerin musikiyi şiirin önünde tutmaları yahut parnasizmden etkilenen Servet-i Fünûncular’ın tablo altına şiir yazmaları gibi… Hatta yerinde bir tespit yaparak eski şairlerimizin metinlerinde eski musikişinaslarımızın eserlerinden daha çok musiki olduğunun altını çizer. Sanatın multidisipliner yönünü beğenmekle birlikte bu hususun disiplinlerin özgünlüğüne zarar vermemesi gerektiğini vurgular:
“Sanayi-i nefîsenin her şubesi müstakil olmalı, ressamın eseri mimarın resmine, rakkasenin raksı ile aktörün evzâ’ı heykeltıraşın ibdâ’ına benzememeli ve musikişinasın eseri biraz dağınık, edibin yazısı ise bir ruh gibi muammalı ve bir girdap gibi derin olmalı!” (s. 19)
Böylelikle, dönemi üzerine kafa yorarak “etraflıca bakmayı” başarabilen bir aydın olarak karşımıza çıkar Örik. Onun, 1928-1952 yılları arasında Büyük Doğu, Hayat Mecmuası, Son Telgraf, Tanin, Tasvir, Ülkü, Varlık, Vatan, Yarım Ay gibi mecralarda yayımlanan üç bini aşkın yazısından derlenen “Resim Yazıları” günümüz okuruna pek çok kapı aralayacaktır.
Metin Yetkin
