Site icon Parşömen

Mesut Barış Övün: Günizleri (33)

Karanlığın Yüreği’ni okuyorum, yıllar sonra yeniden. Doğrusu, tekrar okumak istediğim yazarlar listesinin başlarında sayılmazdı Conrad ama bir iki sosyal medya gönderisi beni o tarafa yönlendirdi. X’in iyi mi kötü mü olduğuna karar veremediğim bir yönü de bu.

Kitabın önsözü eserin edebiyat tarihindeki yerini ve dünya siyasetindeki etkisini çok güzel özetliyor. Aynı zamanda romanın çevirmeni de olan Bülent O. Doğan, Karanlığın Yüreği için yazdığı önsözde, Joseph Conrad’ın bir dostuna yazdığı bir mektuptan şu satırlara yer veriyor.

Açık seçiklik, sevgili dostum, her türlü sanat eserinin pırıltısını alıp götürür, çağrışım yaratma gücünden onu yoksun bırakır, bütün büyüyü siler atar. Göründüğü kadarıyla düzanlama, açık seçikliğe, olgulara ve ifadelendirmeye inanıyorsun. Halbuki açık seçik ifadelerin mutlak anlamsızlık yarattığı, sanat alanında önem taşıyan şeylerden dikkati uzaklaştırdığı kadar bariz hiçbir şey yoktur.

Üzeyir Karahasanoğlu

Üzeyir Karahasanoğlu, son kitabı Dünya Bir Rüzgâr için Parşömen’de Yalçın Sinanoğlu’nun sorularını yanıtlamış. Ben onun Gece Hep Gece’sini özellikle merak ediyorum. O yılları anlatan romanlara belli bir ilgim oldu hep; Gece Hep Gece de genç kuşak bir edebiyatçının kaleminden çıkan bir dönem romanı olduğu için daha fazla ilgiyi ve dikkati hak ediyor diye düşünüyorum. Kafamdaki listede bu kitap.

Söyleşide Üzeyir Hoca yazar olmaya giden yolda edebiyat dergilerinin önemi konusunda şöyle diyor:

Nitelikli dergilerin kayda değer beğeni çıtaları olduğundan ve oraya girebilmek için sınanmak, beğeni çıtalarını aşmak gerektiğinden bu süreci yaşamayı çok önemsiyorum.

Üzeyir Hoca’nın söylediklerine katılıyorum. Saygın ve köklü bir edebiyat dergisinin getirdiği ölçüt yola yeni çıkan biri için büyük bir motivasyon sağlıyor. Aşılan beğeni çıtaları yazan kişiyi yeni eserler verme konusunda teşvik ediyor. Peki, yola yeni çıkmayanlar? Kendi adıma konuşursam, durumun çok da farklı olmadığını söyleyebilirim. Benim iki kitabım var ama bu, bir dergide adımı gördüğüm zaman mutlu olmama, heyecanlanmama engel olmuyor. O ay bir yazınızla dergide görünmek bir ailenin içine girmek gibi hissettiriyor.

Öte yandan, kitaplaşma yolunda bunun çok da katkısı olmadığını süreç içinde öğrendim. Yani dergilerde öykülerinizin çıkmış olması kitabınızı kolaylıkla yayımlamanızı sağlamıyor. Böyle bir garanti yok. Eskiden bu şekilde düşünürdüm. Yani yazınsal üretiminizle dergilerde görünür olduysanız işin kitaplaşma kısmı kendiliğinden şekillenir. Öyle olmuyormuş. Yayınevleri basım kararı alırken kitabın satış potansiyeli, yayın programına uygunluk ve bütçe ayırma gibi çeşitli konulara da bakmak durumundalar.

***

Telefonda kesik kesik konuşuyor. Bir şeylere kızdığı belli ama söylediklerini tam anlamıyorum. Uzun zamandır telefon konuşması yapmadığımız için önce bunu yadırgamıyorum. Gece boyunca beni aradığını söylüyor ve benim her zamanki duyarsızlığımla bu çağrıların hiçbirini duymadığımdan yakınıyor. Bir suçluluk hissiyle ona yanıt vermeye çalışıyorum ama mantıklı bir açıklamam da yok. Arama sebebi ayrılmak üzere olduğunu haber vermekmiş. Artık bu diyardan gidiyormuş! Normalde, bu tip bir ayrılık haberinde haberi veren, giden kişi olmaz, olamaz. Olayın doğasına aykırıdır bu. Yaşamın doğal akışına hayli hayli. Ama rüyalar için geçerli değildir böylesi. Düşlerimiz bu doğal akıştan muaftır elbette. Onların kendi akışı vardır, kendi iç mantıkları, mantıksızlıkları vardır.

Dünyaların Çoğulluğu’nun 9. sayısındaki René Char dosyasından sosyal medyada Nalan Kurunç’un paylaşımı sayesinde haberdar oldum. Char hakkında yazılmış pek çok inceleme ve şairin eserlerinden örneklerle bezeli bu kapsamlı dosyada, France Huser’in sanatçı ile yaptığı şiirsel bir söyleşi var (çeviri: Şevket Kadıoğlu). René Char’ın kitaplarına göndermeler de içeren soruları ve onun bunlara verdiği derinlikli yanıtlar ile söyleşinin kendisi de bir düzyazı şiir metni olmuş, büyük keyifle okudum.

Soru: Ancak kelimeler, sağanakla, bir şarkıyla, hatta sanal bir gürültüyle geliyorlar. Bir tahıl ambarında dans ettiğiniz olmadı mı hiç?

Yanıt: Kelimeler yunuslar gibi kendi aralarında ses dalgaları yayan canlılardır ve aralarında iletişim kurmak zorundadırlar. Zamanlarının çoğunu dinlenerek geçirirler. Kırlangıçların sinekleri yutmadan önce onlara yaptığı gibi, geçerken onlara hafifçe dokunursunuz. Ama küçük sineğin hâlâ hayatta olduğu bir an var. Kelimenin anlamını çekip alıyorum ama gizlemiyorum onu, yok etmiyorum, tutuyorum. Ama bir kelimenin tutsak gibi hissetmesini istemediğim için, kalacağını bildiğimde salıveriyorum onu. Kuşkusuz bu top oynamak ya da ağaçtan meyve koparmak kadar basit değil; kelime, zihnin ondan yararlanmak için harekete geçirdiği bir aynanın parçasıdır… tıpkı tahıl ambarınızdaki gibi.

Soru: O zaman ilk itki öncelikle bir görüntüden, somut bir şeyin temsilinden mi doğar?

Yanıt: Evet, zira kelime belirtmekle kalmaz, temsil eder aynı zamanda ve hemen bir ya da birkaç figür dayatır. Nekahet dönemindeki bir hasta gibi, onu birkaç biçimde tasarlayabilirim: Yakında ölecek biri olarak, ölüme karşı savaşan biri olarak… Ya bir kadın? Kolunu tuttuğum biri mi veya teslim olmayı reddeden ya da benimle alay eden biri mi? Kelime bir şeyi temsil ederken çevresinde bir çeşit dekor oluşur. Ama, birden perde iner ve bu temsil kaybolur: Derken gelir bir sonraki kelime, uzak bir orkestradan, tercihen bir oda orkestrasından, gelir gibi. Sevdiğim ses orada yankılanıyor, hiç de gürültüyle değil, sessizce. Bu da bir yaz akşamı, sulanan, mis kokulu uzun akasya ağaçlarına komşu bir çayır gibi bir çeşit mutluluk uyandırıyor.

***

Sevgili Okan,

Yanık Saraylar’ı bir kez daha “denedim.” Sen kitabı hatırlatınca ve gönderdiğin Diyaloglar videosunu izledikten sonra Sevim Burak’ın yazı evrenine yeniden dönmeye karar verdim. Yıllar önce Yanık Saraylar’ı kütüphaneden edinmiş fakat okumadan, okuyamadan, okuyamadığım için, kısa sürede iade etmiştim. Dürüst olmak gerekirse bu kadar önemli bir kitabı anlamadığım için de az hayıflanmamıştım.

Şimdi böyle bir girişten sonra buraya, “öyküleri bu defa daha iyi kavradım,” demek uygun düşer ama bunu yapamayacağım. Gerçi yer yer yazarın koyu edebiyat diline daha iyi sokuldum ve doygun bir okuma keyfi hissettim ama gene de çoğu öykü uzak kaldı bana. Ve uzak hâlâ.

Diyaloglar’da Ayfer Tunç da anlatıyor: Sevim Hanım bir öykü yazarmış ve “Bunu sadece Adnan Benk anlar,” dermiş. Bu bilgi beni biraz teselli ediyor. Öyküde imgesel dile, metaforlara, anlamsal kapalılığa evet, ama bu kadarına hayır, bana göre değil kesinkes.

Sadece bir okurun anlayabileceği bir öykü yazmak! Oldukça iddialı bir meydan okuma bu. Her edebiyatçının kalkışabileceği yazınsal bir girişim değil. Tabii, durumun kuşakla, akımlarla ve dönemle ilgisi çok, ayrıca her yazarın yazmayı seçtiği bir biçim de vardır. Bunun için de o yazarı yadırgamak aklımdan geçmez. Belki görmüşsündür, GAYET DERGİ’nin geçen sayısının konusu Avangart Edebiyat idi. Orada güzel metinler, incelemeler okudum; Necla Akdeniz’in Sevim Burak ile ilgili açıklayıcı ve doyurucu yazısını özellikle öneririm.

Doğrusunu istersen, ben tek bir okur tarafından anlaşılabilecek öyküler yazmak istemem, bunu anlamlı da bulmam. Öte yandan, herkesin anlayabileceği, kolay tükenen öyküler yazmak da çok heves ettiğim bir şey değildir. Ama sanırım şimdiye kadar yaptığım budur. Tabii, bundan sonra ne olur, bilemem. Yazacak yazımız varsa, görürüz.

Sevgimle.

Mesut Barış Övün

Exit mobile version