Site icon Parşömen

Yol Günceleri (4) | Kadir Işık

Akşamları sahilde oturan tatilcilerin sayısı on civarında. Onlara tatilci demek ne kadar doğru, bilemiyorum, çoğu burada uzun süre kalıyor, çoğu işi gücü bırakmış, bazıları da emekli. Bazen sayı on beşe çıkıyor. Bazıları bir yerlere gidiyor, takılıyor, arada uğruyor. Hepsi birbirini tanıyor ama bazıları birbiriyle konuşmuyor, birbirlerinden uzak oturuyorlar. Buraya geldiğim günden beri çoğu akşam, saat sekiz dokuz gibi, kaldırım kenarındaki cepte oturanlar arasındayım. En az bir iki saat kalıyorum.

Turgut’un beni tanıştırdığı bu insanların çoğu işinde gücünde, evinde evliliğinde olan insanlar değil. Kimi bir ilişkiden, kimi bir işten, kimi ailesinden, kimi hasımlarından, kimi de bir suçtan dolayı buraya gelmiş. Bazılarıysa sadece sıkılmış, çok sıkılmış hem de. Yüzlerine bakıldığında, konuşmalarında bu sıkıntının bütün izlerini görmek mümkün. Hepsi hayatın bir yerinde ufak tefek darbeler almış, bu darbelerin izini hâlâ üzerinde taşıyan, sonra da bulundukları çevreden, şehirden olabildiğince uzaklara kaçmış insanlar. Burada, bir arada olmaları tesadüf değil. Mesela Kemal Abi, ev almak için biriktirdiği bütün parasını bir arkadaşına kısa süreliğine borç vermiş. Antidepresanlar işe yaramayınca soluğu burada almış.

“Tayland diye bir ülkeyi haritada göster deseler, yerini bulamazdım,” dedi bana. Buraya sık sık gelen, buraları bilen bir arkadaşı tutmuş kolundan, getirmiş. Burada farklı bir yaşam olduğunu, ancak ilaçları bıraktıktan sonra anlamış. Kemal Abi her yıl yeşil pasaportuyla üçer aylık sürelerle toplamda altı ay kalıyor. Ülkeye giriş çıkış yaparak kalış süresini uzatmak için arada kısa süreliğine Vietnam, Filipinler, Malezya, Laos, Kamboçya’ya gidiyor. Yağmur mevsiminde, yani yazın zaten buralarda yaşanmazmış, Mersin’de, yaylada kalıyor. Bazıları da belli bir ücret karşılığı aldıkları yıllık vizeyle uzun süre, ülkeye giriş çıkış yapmadan aynı odada, aynı sokakta, aynı kaldırımda yaşıyorlar. Niçin burası diye sorduğumda, cevaplar birbirine benziyor, yaşamın ucuz ve huzurlu olması. Eli metre geride duran deniz, kumsal, güneş umurlarında değil. Huzur, herkesin ağzında aynı kelime, ama neye karşılık geldiğini kimse tam olarak söylemiyor.

Karşımızdaki yol üç dört şeritli. Sürekli bir trafik akışı olmasına rağmen ne bir korna sesi duyuluyor ne de bir kavga gürültüye tanık oluyoruz. Yola hızla atlasan, yolun ortasında bir anda durup beklesen bile sürücüler sabırla, düdüğe dokunmadan, el kol hareketi yapmadan yoldan çekilmeni ya da karşıya geçmeni bekliyor. Bu bekleyişte bir acele ya da bastırılan bir öfke yok. Budizm’de sabır, öfkenin panzehri. Hayatın hızına değil, zihnin hızına müdahale etmek önemli. Khanti, yani sabır, en yüksek erdemlerden biri. Aslında sadece Budizm’de değil, bütün dinlerde, bütün öğretilerde merkeze yerleşmiş bir kavram. Ama teknoloji sabrı ortadan kaldırdı, insanın sağlıklı karar verme mekanizmasını bozdu. Hız çağında yavaşlamak giderek zorlaşıyor. İnsan her şeye yetişmek isterken çoğu şeye geç kalıyor. Burada ise zaman, sanki biraz daha ağır ilerliyor. Belki de asıl huzur, tam olarak bu ağırlığın içinde saklı.

Hayatımda ilk kez her akşam düzenli olarak bir grup insanla vakit geçiriyorum. Çoğunun ne düşüncesi, ne hayat görüşü, ne yaşam tarzıyla ortak yanımız yok. Türkiye’nin küçük bir prototipi. Turgut ortamdaki en hareketli, enerjisi en yüksek kişi. Oradan oraya geçiyor, herkesle konuşuyor, bazılarıyla şakalaşıyor, aynı anda birçok yerde olabiliyor.

Yapılan sohbetlerde, atılan kahkahaların yükseldiği alçaldığı yerlerde kendimi görüyor, dışarıdan bir göz olarak kendimi izliyorum. Kaldırım boyunca yürüyen turistler, yerli halk, on adım ötemizde duran hayat kadınları niçin ayakaltında oturduğumuzu, neden bir barda ya da kafede vakit geçirmediğimizi merak edebilirler. Sahilde bizim gibi oturan başkaları da var ama bir yeri kendine mekân seçenler yok. Çoğu ya bir sigara içmek, ya içkisini yudumlamak ya da yanındaki arkadaşıyla kısa süreli dinlenmek için oturuyor. Bizimkilerin içinde alkol tüketen, kahve içen yok, poşet çaylar ise damak tatlarına uymuyor. Bazen Murat Hoca marketten aldığı bir parça kekle, termosa doldurduğu çayla geliyor sahile.

Konuşulanları anlıyorum, ne söylendiğini de biliyorum ama bir yanım beni hep geride tutuyor, içlerine gönül rahatlığıyla giremiyorum. Onlara katılmak ya da bana uymayan düşüncelerini onaylamak istemiyorum ama itiraz da etmiyorum, sadece susuyorum ve dinliyorum. Bazen susmak bir erdem gibi geliyor, bazen de tembellik. O an hangisi olduğunu ayırt edemiyorum. Bildiğim tek şey, sustukça beni hiç fark etmemeleri, görmezden gelmeleri. Bu noktada suskunluğum bazılarını rahatsız ediyor, konuşmamın da farklı bir şekilde rahatsız edeceğini bildiğim için bunu umursamıyorum. Onlardan daha iyi ya da daha kötü değilim, sonuçta içinde bulunduğum kalabalığın bir üyesiyim. Aynı müfredattan, benzer tedrisattan geçtik. Yalnız, okuduğum kitaplar beni farklı bir noktaya taşıdı ama bazen bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu kestiremiyorum. Zamanla herkesten uzağa düştüğümü kavradım. Bu durumdan rahatsız olduğum söylenemez ama rahat da değilim. Özellikle kadınlara dair konuşmalar uzadıkça, onlarla aramızdaki bakış açısı daha da belirginleşiyor. Benzer ya da ortak yanlarımız kayboluyor. Bazen bu mesafenin beni koruduğunu, bazen de yalnızca kenarda bıraktığını düşünüyorum.

Kadınlar, onların dilinde kolayca bir hikâyeye, bir ayrıntıya, bazen de belden aşağı bir şakaya dönüşebiliyor. O anlarda kitaplardan öğrendiğim hiçbir bilgi işime yaramıyor. Ne altını çizdiğim satırlar ne de yıllar içinde biriktirdiğim o sessiz itiraz dili. Hepsi aklımda, her şey düşüncemde ama çıkarıp ortaya koyamıyorum. Kendimi bir sınava tabii tutuyorum, bu insanların arasında kalmamın, dayanıklılığımı arttıracağını hissediyorum. Çoğu emekli, farklı meslekleri olan, toplumda belli bir saygınlığa sahip. İçlerinde okul müdürü olan da var, avukat olan da, öğretmen, bankacı, mühendis, hatta oyuncu olan da. Hepsi belli bir gelir grubunda, memlekette ev, araba, çocuk sahibi insanlar. Apartmanda, sokakta, markette karşılaştığımda göz aşinalığımdan dolayı gülümseyerek selam verdiğim o insanlarla yakın iletişim halindeyim. Yan yana oturuyoruz, aynı sohbetin içinde bulunuyoruz. Belki de mesele kitaplar değil. Belki kitaplar sadece bende var olan bir şeyi büyüttü, görünür kıldı. O yüzden kendimi bazen fazla hassas, bazen gereksiz yere mesafeli, bazen de duyduklarım karşısında öfkeli buluyorum. Kalabalığın içindeyim ama karışamıyorum. Bunu bir farklılık değil bir eksiklik olarak görüyorum. Sonra başka bir akşam, aynı yerde, aynı insanlarla otururken bunun bir eksiklik değil, yer değiştirmiş bir dikkat olduğunu düşünüyorum. Bir yandan da içlerine karışmak için elimden geleni yapıyorum ama bazı sohbetler, bazı konuşmalar, bazı ilişkiler beni bir adım geri itiyor, oysa asıl çoğunluk, toplum, her şey onlar. Şimdi onlarla aynı yolda yürüyorum ama adımlarım başka bir ritim tutturuyor. Bunun bir yalnızlık mı yoksa korunma biçimi mi olduğunu henüz bilmiyorum. Bildiğim tek şey, okuduklarımın beni geri dönüşü olmayan bir yere taşıdığı. İnsan bazı yerlere vardıktan sonra farklı bir yoldan devam ediyor. Sonunda acı da olsa kabullenme süreci beraberinde çatışmayı tetikliyor. Bu noktada her şey zorlaşıyor, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Aklım karışık, bin bir türlü düşünceyle doluyken bir anlığına atılan kahkahalarla gruba dönüyorum.

Mahmut o sırada, sabaha karşı odasına dönerken yolda karşılaştığı, üzerine dans ederek gelen sarhoş bir ladyboydan söz ediyor. Beni okşadı, dedi, konuşana kadar ladyboy olduğunu bilemedim, bilsem parayı saklardım. Yemek parası istemiş. Benim de şu cebimde (pantolonun arka cebini gösteriyor.) üç yüz elli baht vardı, sabah ekmek almaya gittim, baktım yok. Mahmut anlatırken gülüyor, kendi haline en çok gülenlerden. Kimse çarpılan paraya acımıyor, herkes konuşmasına gülüyor. Burada kalmamın, bu sohbete ortak olmamın bir bedeli olacağını düşünüyorum. Onlar hakkında yazarken hâlâ doğru yerde olup olmadığımdan da emin değilim. Buraya geldiğim günden beri gitme fikri bir an bile bırakmadı peşimi. Derdim buraya uyum sağlamak da değil kendim olarak kalabilmek.

Para kayboluyor, hikâyesi kalıyor, kulaktan kulağa dolanıyor. Mahmut’un pantolonunun arka cebini göstermesi, sabah ekmek almaya gidişi, hepsi birbirine karışıyor. Aklımdaki düşünceler geri çekildi, ortam beni bir süreliğine içine aldı, sonra bıraktı. Yanımda oturan Selim Abi biraz gergin, avucunun içine sakladığı sigarasını söndürdü, bana baktı. Bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti. Ortam bir anlığına hafifledi.

Kadir Işık

Tefrikanın beşinci bölümünü okumak için tıklayın.

Exit mobile version