Parşömen’in 2019 yılından beri sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. 2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.
2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Bu yılki soruşturmayı yanıtlamaya 2024 yılının sonlarında çıkmış, benim yayınlanmış olduğunu 2025 yılında fark ettiğim bir kitapla başlamak istiyorum. Pascal Quignard’ın Gallimard Yayınları’ndan 1976’da yayınlanmış “Okuyucu: Yoksa Bu Siz misiniz?” kitabı Bahadır Gülmez çevirisiyle Ketebe Yayınları’ndan yayınlandı. Ketebe beni ara sıra şaşırtan yayınevlerinden. Son yaşanan editör sansürü olayı ve genel duruşlarından dolayı kendilerine karşı mesafemi korumaya çalışsam da onlardan başkası basmadığı için mecbur kalıp aldığım kitapları oluyor. Diğer yayınevlerinin basmadığı kitapların yarattığı boşluğu bazen iyi değerlendiriyorlar. Bu kitabı da bin adet basıp her birini numaralandırmışlar. Okuyucu’da Quignard, Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu kitabında kurgu yoluyla derinleştirdiği okurluk edimini okurla diyalog kurarak irdeliyor. Kitabın sevdiğim yönü bu oldu. Quignard’ın okurluğa getirdiği farklı yorumlar ve yaklaşımlar benim de konuyu farklı açılardan düşünmeme neden oldu.
Devrim Koçak yazarlıkta emin adımlarla ilerleyenlerden. İlk romanı Nergis Hanım Hakkında Bazı Şeyler ile Everest İlk Roman Ödülü’nü kazanmıştı. Bu yıl Yağmurdan Sonra Bahardan Önce romanı yayınlandı. Türkiye’de yakın tarihte yaşanan olaylar edebiyatımıza gereğince yansımıyor. Bu meseleler ya çok arka planda kalıyor ya da hiç ele alınmıyor. Devrim Koçak yeni romanında 10 Ekim katliamı, Ankara’yı da pençesine alan kentsel dönüşüm, Suriyeli göçmenler gibi birçok güncel konuyu kurguya ustalıkla geçirerek, içimizden çıkmış karakterler yaratarak ve o karakterlere ruh giydirerek çok güzel anlatmış. Onun sesinin daha çok okura ulaşmasını dilerim.
Rakka doğumlu Suriyeli yazar Khalil Alrez’in Arapça aslından Eyyüp Tanrıverdi’nin çevirdiği, Timaş Yayınlarınca basılan Şam’ın Uykusuz Zürafası romanını da bir arkadaşımın tavsiyesiyle okudum. Suriye’nin yakın tarihine çok içeriden bakan bir roman. Şam’ın Rus mahallesindeki bir hayvanat bahçesinde geçiyor. “Uykusuz zürafa” karakter olarak çok incelikli işlenmiş. Onun üzerinden esasında Suriye’nin ve dahası Ortadoğu’nun yakın tarihi ele alınıyor. Romanın iki ayaklılar kadar, zürafa başta olmak üzere çok güzel anlatılmış dört ayaklı karakterleri de aklımdan çıkmayacak. Yalnız bir yerden sonra Türkçe cümle yapısına uygun olmayan eklentilerle uzatılan cümleler, dağınık ifadeler ve kimi yerlerde sözcük seçimleri okurken beni epey zorladı. Umarım ikinci baskısında roman bu açıdan yeniden gözden geçirilir. Khalil Alrez’in başka romanlarını da okumak isterim.
J. Conrad üzerine bir yazısı aracılığıyla yolumuzun kesiştiği kıymetli hocam Ömer Bozkurt, Anna Enquist’in Yaylı Çalgılar Dörtlüsü romanını çevirdiğinden bahsetmişti. Kitabın yayınlanması gecikince onun sayesinde yayınlanmadan önce okumuş oldum. Ama bu sefer de ben uzun süre kimselere bahsedemedim. Hollandalı yazar Anna Enquist’in Yaylı Çalgılar Dörtlüsü nihayet bu yıl yayınlandı. Bu vesileyle kitabı yeniden okudum. Müziğin romana bir ana karakter gibi sızışı, insanın yas karşısında duruşunun, ölümü kabullenme sürecinin, yaşamını sürdürmek için bulduğu dayanak noktalarının ruhuma çok yakın gelen ince ayrıntılarla anlatılması bu kitabın çok sevdiğim yönleri oldu. Parşömen için bir yazı da yazmıştım bu roman hakkında. Bu yılın soruşturmasına almak istedim. Belki, merak ettiğim diğer romanı Kontrpuan da çevrilip yayınlanır ilerleyen yıllarda.
Son olarak, bu yıl okuduklarımdan, beğendim bir kurgu dışı kitaptan da bahsetmek istiyorum. Fransız felsefeci Geneviéve Fraisse’in Ahmet H. Durukal çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan “Tarihin Devamı: Kadın Sanatçılar, Kadın Yaratıcılar” sessiz sedasız çıkan kitaplardan biriydi. Geneviéve Fraisse, Tarihin Devamı’nda Fransız Devriminden sonra kadınların toplumsal önyargılara rağmen edebiyatta ve sanatsal alanlarda verdikleri varolma mücadelesini anlatıyor. Tarihi devam ettirmek, seslerini kalıcı kılmak adına kadınların sinema, edebiyat, fotoğrafçılık gibi pek çok alanda kalıplaşmış düşüncelere karşı çıkışlarını, bu konularda söz sahibi olabilmek ve kendilerini görünür kılabilmek için gösterdikleri çabayı örneklerle ve derinlikli bir bakışla ele alıyor. Konulara yaklaşımını ve tarihten, mitolojiden verdiği örnekleri de sevdim.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
Bu yıl Franz Kafka’nın Dava romanının yayınlanışının 100. yıldönümüydü. Dünya çapında özel yayınlar yapıldı, sergiler düzenlendi, kitabın özel baskıları yapıldı. Bunları uzaktan takip ettim. Türkiye’de de özel yayınlar yapıldı. Birikim Dergisi’nin “Dava’nın 100. yılında belirsizlik rejimi” dosyası mesela o yayınlardan biriydi. Kafka’ya yakışan davalar da görüldü aynı zamanda. Bit Palas’ın Sinek Sarayı’ndan intihal olduğuna hükmeden mahkeme kararı gibi. Bir paragraf olsun aynılık olmadan, tematik benzerlikler üzerinden bu hükme karar veren değerlendirme daha uzun zaman tartışılır sanıyorum. Bu yoldan gidersek eğer, bir Paris apartmanını anlatan Georges Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzu romanının da Mine Kırıkkanat’tan intihal olduğu sonucuna varılabilir. Yavuz Ekinci’nin Rüyası Bölünenler romanı nedeniyle uzun zamandır yargılandığı davanın da zaman aşımından düşmesine karar verildi.
Bu yıl aynı zamanda Attilâ İlhan’ın doğumunun 100. yılıydı. Mayıs ayında Ankara’da bir sempozyum düzenlendi. Bugünlerde İstanbul’da özel bir programla anılıyor. Bilgi Yayınevi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptığı dönemde yaşadığı, bir edebiyat çevresinin yetişmesine yol açtığı, Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak, Fena Halde Leman gibi romanlarını yazdığı Ankara’da Attilâ İlhan’la ilgili daha fazla etkinlik yapılmasını beklerdim doğrusu.
Ankara’da yılların Turhan Kitabevi’nin kapanma kararı alması yılın sonunda gelen üzücü bir haber oldu. Bir dönem çok sık uğradığım, yakın zamana kadar da bulamadığım kitap olduğunda girip sorduğum bir kitabeviydi. Kapanma haberini okuduktan sonra uğradım. İçerisi o kadar kalabalıktı ki. Ellerindeki kitap stokunu eritebilmek için kitaplarda %50 indirim yapmışlardı. O zamana kadar Turhan’ı hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. Bir yandan kitaplar ucuz olsa ne kadar çok satılacağını konuşurken bir yandan da bu insanlar kitabevinin kapanacağı duyurulmadan önce neredeydiler diye konuştuk kitabevi çalışanlarıyla. Ne olursa olsun Turhan bir zamanlar sokak boyunca kitabevlerinin dizili olduğu Konur’un son kalelerinden biriydi. Şimdi sadece İmge Kitabevi kaldı. Ona da tüm kitapları üst kata taşıyıp sokakla bağını koparmasıyla ne kadar açık diyebilirsek.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Edebiyatın kendisini tartışamıyor oluşumuz bence en büyük sorun. Yayınevlerinin satışa odaklı tanıtım ve pazarlama politikalarıyla piyasanın işleyişini tamamen görünürlük üzerinden yürütmeleri, kitap tanıtımının kitabı nesneleştirip içeriği geri plana iten kişilerce yapılması, nitelikli eleştirinin çok az oluşu, kimi edebiyat çevrelerinin sadece birbirinden ibaret bir edebiyat dünyasının içinde olmaları ve sosyal medya üzerinden dönen tartışmaların sığlığı iyi edebiyatı giderek daha fazla gölgeliyor. Buna yayın emekçilerinin ve okurların içinde bulunduğu ekonomik darboğaz da eklenince nitelik çok daha önemli bir konu haline geliyor.
Çok önemli oranda çeviri edebiyat üzerinden ilerleyen yayıncılık dünyamızda çeviri emeğinin hak ettiği karşılığı görmemesi hâlâ önemli bir sorun. Bunca farklı dilden çevirileri, farklı ülkelerden kimi yazarların daha ilk yayınladıkları eserlerini dünyayla neredeyse eş zamanlı okuyabildiğimiz edebiyat dünyasında bizim dilimizden eserlerin hep aynı yazarlar dışında çevrilip yayınlanmıyor oluşu da bence ayrı bir sorun. Tezer Özlü, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Oğuz Atay, Sabahattin Ali gibi yazarlarımızın kitaplarının daha yeni çevrildiği, yeni tanındığı bir ortamdan bahsediyoruz. Geçenlerde Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sının İngiltere’de Gurur ve Önyargı’yı bile geride bırakarak 30 bin kopya sattığına ilişkin bir haber çıkmıştı. Keşke bizim yazarlarımız da Türkçeye çevrilen yazarlar ölçüsünde daha fazla çevrilse, daha fazla yayınlansa, okunsa.
Edebiyatımızda ödül mekanizmasının geldiği nokta da ayrı bir sorun. Orhan Kemal Roman Armağanı bu yıl tek bir roman adı anılmadan Ayşe Kulin’in “tüm eserlerine” verildi. 1972’den bu yana verilen ödül daha önce sadece bir kez Oktay Akbal’ın “tüm eserlerine” verilmiş. Oktay Akbal’ın eserlerindeki aydınlanma çizgisiyle bu yılki ödülün gerekçesinde belirtilen Kulin’in eserlerindeki aydınlanma çizgisini karşılaştırmaya gerek yok sanırım. Ödülün bu yılki toptancı zihniyeti bana Orhan Kemal’in anısına verilen ödülde seçimin son derece özensiz yapıldığını düşündürdü.
Nitelikli eleştirinin çok az oluşuna hayıflanırken Şükran Yiğit’in Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni romanı üzerine K24 platformunda yayınlanan yazısını okudum. Yazının nüktedan ve eleştirel tonu herkes gibi benim de yüreğime su serpti. Umarım 2026 yılı bu açıdan böyle yazıların daha çok yayınlandığı, hasret kaldığımız çıtası yüksek tartışmaların daha çok yapıldığı bir yıl olur.
Son olarak, bana bu yılı değerlendirme imkânı veren Parşömen’e ve Onur Çalı’ya çok teşekkür ediyorum. Parşömen’in de 18. yılı bir kez daha kutlu olsun. Nice yıllara diyerek.
