“Oyun Değil” yasın, geride kalanların ve görünmeyen hayatların izini süren, öyküler arasında kurduğu geçişlerle bütünlüklü bir anlatıya dönüşen bir kitap. Ayla Burçin Kahraman ile bu katmanlı yapıyı, öyküler arasındaki görünmez bağları ve kitabın iç ritmini konuştuk.
Didem Kazan Sol
Oyun Değil’de yası sadece bir duygu gibi değil, neredeyse bir mekân gibi işliyorsunuz. Yasın gerçekte de insanın içinde yaşadığı, sınırlarını ve duvarlarının kalınlığını kendisinin belirlediği bir “yer” olduğunu düşünüyor musunuz?
Kesinlikle. Yası, sadece insanın göğsüne yerleşmiş bir sızı olarak değil insanın içine girip kapılarını kendi üstüne kilitlediği ve eşyalarının yerini dahi değiştirmeye korktuğu bir oda gibi betimliyorum zihnimde. Yaşadıklarım ve gözlemlediklerimden yola çıkarak söyleyebilirim ki insan yas tutarken içinde bulunduğu zamanın dışına çıkıp o kaybın inşa ettiği farklı bir coğrafyada yaşamaya başlıyor. Orası bazen rutubetli bir mahzen, bazen de pencereleri simsiyah boşluklara açılan bir bodrum katı. Kitaptaki öykülerde karakterlerim de bu yasın kendine has coğrafyasından çıkmaya çalışmıyorlar dikkat ederseniz. Aksine o mekânın içinde nasıl yaşamaya devam edebileceklerini öğreniyorlar. Belki siz de deneyimlemişsinizdir, eğer yas sadece bir duygu olsaydı gelip geçerdi ama geçmiyor. İçinizde bir yerlerde hep varlığını sürdürüyor. Bu süreğenliği fark ettiğinizde hissettiğiniz sızının artık ne zaman dineceğini düşünmeyi bırakıp o sızının sizi içinde tuttuğu mekânda ikamet etmeye, oranın kurallarıyla yaşamaya başlıyorsunuz.
Yas demişken buradan bir soruyla daha devam etmek istiyorum. Yazarken yasın dilini kurmak zor mu, yoksa dil zaten yasın içinden mi doğuyor?
Yasın kendi doğasından gelen bir dili var evet. Bu dil biraz karmaşık. Dilsizliğe, kekemeliğe ve hırçınlığa çok yakın bir yerlerde duruyor. Yazarken yaptığınız yeni bir dil kurmak değil o kendiliğinden doğan dağınık ve hırçın dili değiştirmeden kâğıda dökebilmek. Asıl zor olan da sanırım bu. Çünkü yas, her insanda farklı bir ifade biçmi geliştirir ve bir yazar olarak sizin göreviniz o kişiye özel lisana bir alfabe kazandırmaktır. Oyun Değil’de kullandığım yas dilini ben inşa etmedim, yasın o var olan karmaşık yapısının içine sızıp fısıltılarını duymaya çalıştım. Ve evet, duyduklarımı aktarabilmek için ince bir işçilik yaptım.
Öykülerin sıralı okunmasına yaptığınız vurgu, kitabı parçalı bir yapıdan çok bir tür içsel yolculuğa dönüştürüyor. Bu sıralama, deneyimin belirli bir ritmini mi takip ediyor?
Oyun Değil’deki öyküler rastgele bir sıralamayla dizilmediler. Sadece tematik bir bağ da değil kast ettiğim. Bütün hikâyeler somut bir zaman ve mekân kronolojisiyle birbirine bağlandı. Öykülerin her ne kadar her kendi içinde bağımsız bir evrenleri olsa da bir araya geldiklerinde bir bütünü inşa ettiler. Okur öyküleri bitirdikçe sadece olayların değişimine değil bazı ortak karakterlerin büyümesine, yaşlanmasına, dönüşümüne tanıklık ediyor. Örneğin ilk metinlerde dünyayı bir çocuğun göz hizasından izlerken, ilerleyen öykülerde o çocuğun yetişkinlik sancılarına, omuzlarındaki yükün değişimini görüyoruz.
Okurdan bu kitabı okurken nasıl bir duygusal mesafe bekliyorsunuz: Empati mi, tanıklık mı, yoksa yüzleşme mi?
Bireysel yaslarla başlayan bir yolculuğu, kitabın sonunda toplumsal bir yasa bağlayarak bir kentin –bir geçmişin– ortak hafızası olarak inşa etmeyi hedefledim. Bu bağlamda Oyun Değil’de bireysel yaslardan yola çıksam da asıl amacım, 7,6’lık bir depremle tarumar olmuş bir şehrin artık olmayan sokaklarının, caddelerinin ve meydanlarının kaydını tutmaktı. Çünkü o sokakların, caddelerin, köprülerin ancak edebiyat aracılığıyla zihinde var olmaya devam edebileceklerini biliyordum. Kitabı yazmaya başladığım andan bitirdiğim ana kadarki duygu yoğunluğumu düşünerek okurdan bu kitabı okuduklarında ne beklediklerini ben de sizin aracılığınızla sormuş olayım kendime. Ne sadece bir acıma hissi ne de dışarıdan bir gözlem beklilyorum. Beklentim, kitabımı okuyan herkesin canlı tutmaya çalıştığım bu şehir hafızasına dâhil olması ve kitaba bir öykü seçkisi olarak değil hepimizin ortak sızısının üzerine inşa edilmiş enkaz altındaki eski bir şehrin haritası olarak bakması sadece.
Kitapta dikkat çeken bir başka şey de karakter ortaklığı. Yan karakterlerin başka öykülerde başrole geçmesi, görünmeyen hayatları görünür kılma çabası gibi okunabilir. Bu, özellikle yas ve geride kalanlar temasıyla bilinçli bir bağ mı kuruyor?
Bu geçişkenlik, kurmak istediğim kent hafızasının temel bir gereğiydi. Bir şehirde yaşarken yanından geçip gittiğimiz, hikâyesini bilmediğimiz her insan aslında kendi hayatının başrolündedir. Bu kitabın bir öyküsünde sadece bir ayrıntı olarak görünen karakter bir sonraki öyküde kendi dünyasının kapılarını açtı. Okur, bir karakteri tanıdığını sandığı anda onun bambaşka bir derinliğiyle yüzleşsin istedim ben de. Tıpkı bir sokağın köşesini döndüğünüzde hiç bilmediğiniz bir insanla çarpışmanın aslında hiç bilmediğimiz bir hikâyeyle çarpışmak demek olması gibi… Kitaptaki bu yapı, sizce de karakterlerin gerçek hayatta da aslında birbirinin hikâyesine nasıl eklemlendiğinin ve o görünmez bağlarla örülen ortak yaşamın tezahürü değil mi?
Bu kitap sizin için bir “kapanış” mı yoksa hâlâ devam eden bir sürecin parçası mı?
Bu kitap benim için asla bir kapanış olamaz. Çünkü karakterlerin gezip dolaştığı mekânlar sadece bir kurmacanın atmosferik parçaları değil bütün geçmişimi de beraberinde kaybettiğim memleketimin ta kendisidir. Bu benim kişisel yasım aslında. Yaşadığım kaybın acısı taptaze ve elbette bitmez, hep içimde kalacak ancak bu kitabı yazmanın sızımı az da olsa hafiflettiğini hissediyorum. Bir şehrin unutuluşa karşı direnmesini sağlamaya çalıştım. Oyun Değil, benim için edebiyat aracılığıyla ödenmiş bir vefa borcu, kadim bir şehre verdiğim ve nihayetinde tuttuğum sözdür.
İlk kitabınız Onuncu Ay ile karşılaştırınca, bu kitapta en çok ne değişti?
Her iki kitabım da aslında insanın iç sesine ve varoluşsal sancılarına odaklanıyor ancak Oyun Değil’de bu bakış daha çok mekânla ve toplumsal bellekle harmanlanıyor, biliyorsunuz. Onuncu Ay, daha bireysel bir keşif süreciydi. Oradaki karakterler daha agresifti, kabullenmekten çok uzak hatta kendi göbek bağlarını kesecek gözü karalıkta kişiliklerdi. Oyun Değil’de ise daha çok boyun eğme var. Onuncu Ay’da belki daha çok “soru” soruyordum, Oyun Değil’de ise bu soruların toplumsal bir yasla nasıl birleştiğine, o bireysel acıların nasıl kolektif bir acıya dönüştüğüne şahitlik istiyorum. Kısacası, ilk kitaptaki “ben”den, bu kitaptaki “biz”e uzanan bir olgunlaşma yolculuğu oldu benim için.

